
Bir kaç gün önce çok konuştuğumuz bir soru çıktı yine önüme: ''Niye çok meşhur kadın sanatçı yok? ''
Bir an düşündüm. Evet özellikle sanat konusunda kadınların verdiği mücadele tarihi ve gelinen nokta çok tartışılacak, uzun yazılar yazılacak bir konu elbette ama aklıma yıllar önce gittiğim jinekolog doktorun sorduğu soru geldi ve onu sordum arkadaşıma. Peki sen çok meşhur bir kadın doktor ya da operatör gördün mü? Düşündü ve hayır dedi.
Yıllar önce gittiğim çok meşhur bir erkek doktor, annemi kanserden kaybettiğimi öğrenince, doğru dürüst bir araştırma bile yapmadan, hemen ameliyat olmam, rahim ve yumurtalıkları aldırmam gerektiğini söylemişti. Henüz otuzlu yaşlarımdaydım. Ondan kaçıp gittiğim kadın jinekolog, mesleğinde, üniversite kariyerinde kadınların yolunun her zaman kesildiğini, kadınların psikolojisini, onlar için vücut bütünlüğünün önemini dikkate almayan ve köşeleri kapmış olan erkek doktorların, koruyucu hekimlik adına bu tür operasyonlara başvurduklarını anlatmıştı. 70 yaşımı geçtiğim bu yıllarda hala o operasyon yapılmadı ve gerekli olmadığı çoktan anlaşıldı.
Çoğumuzun ailesinde özellikle bizden önceki kuşaklarda, annelerimizin, halalarımızın, teyzelerimizin, eğitimli, başarılı, tanıdığımız pek çok kadının ya yolları kesilmiş, ya geleneksel (!) görevleri onlara hatırlatılmış, evinin kadını, çocuklarının annesi olarak yaşamlarına devam etmişlerdir.
Bazıları da ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar eşlerinin gölgesinde kalmışlardır. Kaçımız Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun çok iyi bir ressam olan eşi Eren Eyüboğlu'nu biliriz? Ya da ressam Eşref Üren'in eşi, yine ressam olan Melahat Üren'i…
Ancak çok tutkulu, direnebilen, bedel ödeyen kadınlar görünür oldular geçmişimizde. Hala da biraz öyle değil mi?..
Aşağıdaki, daha önce Facebook'da arkadaşlarıma yönelik yazdığım yazıyı bu nedenle aktarıyorum sizlere ve bu nedenle, çoğumuzun bildiği türden bir kadın hikayesi diyorum.
Bir örnek olsun diye ve tabii ki annem biraz daha görünür olsun diye…

ANNEM İÇİN
Minyatür ve tezhip sanatçısı, bitki ressamı Neriman Epiker Silivrili’nin, ve aynı zamanda eski bir İstanbullu Neriman Hanım’ın hikayesi…
1921-1991
Babam Kerim Silivrili'yi çoğunuz tanırsınız. Ya hocanız olmuştur ya da öğretim üyesi olarak adını duymuşsunuzdur. Onunla ilgili çok yazı yazdım. Annemi anlatmak istiyorum şimdi.
Adı az bilinen annemi…
Bu yazıyı yazalı iki yıl olmuş. hep uygun bir zaman bekledim nedense…
1991 yılı Haziran ayı idi. Annem, Amerikan Hastanesi’nde yatıyordu. Hemşire hanım odaya girdi. Çok sevimli ama tabii ki profesyonel bir güleryüzle, “Aman da benim tombik anneannem, nasılmış bu gün?” diye sordu. Birden ağzımdan bir cümle çıktı. Çok da düşünmeden, siz onun öyle göründüğüne bakmayın, çok başarılı bir minyatür sanatçısıdır o. Akademi mezunudur gibi bir söz söyledim ve bir anda hasta yatan annemin gözlerinde bir ışık yandı. Büyük bir mutluluk duydu. Ve fark ettim ki annem, Prof. Kerim Silivrili’nin sevgili eşi, Nesteren ve Gülderen’in biricik anneleri, o muhteşem yemekleri yapan başarılı ev hanımı olarak anılmanın ötesinde, yıllar sonra ilk defa özlediği şekilde anılmıştı. 3 gün sonra da onu kaybettik. O gözlerinin içiyle gülen teşekkür bakışı hafızamdan hiç silinmedi. Kendime dersler çıkardım. Yaptığım işlerle anılmayı ön planda tuttum sonraki yaşamımda, ama annem için bir şey yapamamanın sıkıntısını da hep çektim. Telaşlı yıllar geçti, babamın bakımını üstlenmem, onu kaybetmemiz, yoğun vitray çalışmalarım, bir çocuk büyütmem, resim sergileri, sağlık sorunları ve hepsinin üstüne ablamın vefatı derken fark ettim ki zaman hızla geçiyor, elimi çabuk tutmam ve annemi anlatmam lazım. Onun dünyada bıraktığı izi, biraz olsun belirginleştirmem lazım. Üstelik çok ilginç, çocukken bana masal gibi gelen bir hikayesi vardır annemin. Bunları benden ve bazılarını yeğenim Melisa Somer’den başka hatırlayacak kimse kalmamıştı. Oğlum Kerim çok küçüktü annemi kaybettiğimiz yıllarda.

5. Murad zamanında saraya devşirme bir Çerkes kızı getirilir. Adı Ülfet’dir. Çok güzel olan bu genç kıza haremde ziyan olmasın diye 5. Murat’ın annesi Şevkefza kadınefendi sahip çıkar, himayesine alır. Ve bir süre sonra yine Çerkes olan müzisyen Ahmet Bey ile evlendirir. Ahmet Bey, sarayda Muzıka-i Hümayunda flütçü başıdır.
Annemin babaannesi ve büyükbabası oluyorlar bu kişiler …
Oğulları, dedem Mustafa Niyazi 1867 doğumlu, önce sarayda, sonraları Üsküdar Adliyesinde baş katiptir. Yine sarayda büyüyen anneannem Makbule Hanım’la evlendirilir. Annem bu çiftin ikinci çocuğu olarak Büyükdere'de bir yalıda dünyaya gelir. Annesinden babasından sıkı bir saray eğitimi alarak büyütülür… Ablamla beni asla sokakta oynatmaması, çocuk parkına dahi gitmemizin yasak oluşu, verdiği sıkı terbiye, 11-12 yaşlarıma kadar yaz günü sokağa çıkarken giydirdiği beyaz dantel eldivenler daha sonraki isyankar yıllarımın belki de temelidir:)). ilk kaçamağım ilk okul dördüncü sınıfta okul dönüşü çocuk parkına izinsiz gidişim ve eve geç kalarak yakalanışımdır. Sıkı bir azar işitmiştim.

Annem küçükken önce oturdukları Büyükdere'deki yalı yanar. Baba tarafına ait Üsküdar Harem İskelesi sokağında bir evde büyür iki çocuk. Ardından yine küçük yaşlarında babası vefat eder. Anneannem Makbule Hanım ve annem ile dayım Enver için zor yıllar başlamıştır. Saraydan destek yoktur artık. Anneannem sarayda dadılardan aldığı yabancı dil derslerini işe yaratır. Ders vererek geçimini sağlar. Bu arada Sultanahmet’te bir evde oturmaya başlarlar. Bu evin, çocukluğumda anneme tekrar tekrar anlattırdığım hikayesini de sıkıştırayım bu araya.
Küçük Neriman’ı yaz günü evin bodrumuna su soğutmak için koydukları testiyi almaya yollar annesi ve sıkı tembih eder, bodrumdaki kuyuya yaklaşma ve kapağına dokunma diye. Annem tam testiyi alacak, odanın içinde iki adamın konuşması yankılanmaya başlar. Çok korkar tabii ki ve seslerin kuyudan geldiğini fark eder. Dayanamaz kapağı aralar. Aşağıdan sandalla sigara içerek iki adam geçmektedir. Ev Yerebatan Sarnıcı’nın tam üstündedir ve o yıllarda sarnıcın kanallarında sandalla gezilebilmekte, evlerin bodrumlarından aşağıya açılan kapaklardan soğutmak için yiyecekler sarkıtılmakta, hatta bazen bunlar çalınmaktadır.
Anneannem (biz nene derdik) bildiği yabancı diller sayesinde postanede dış serviste iş bulur, bir süre sonra da postane müdürü Sadi Bey ile evlenir.
Annem ilk okulu Çamlıca Kız Lisesi’nde yatılı okur. Daha sonra Ameli Hayat Ticaret Okulu’nda kısa bir dönem Fransızca eğitim ve ardından Alman Lisesi…

1941 yılında Güzel Sanatlar Akademisi, Türk Süsleme Sanatları Bölümü’ne girer. Aslında heykel okumayı düşlemiştir ama İsmail Hakkı Altunbezer hoca ile tanışır ve onun etkisi ile Türk Süsleme Bölümü’nü seçer.
Ünlü hattat ve ressam Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer’in ve Profesör Süheyl Ünver’in öğrencisi olur. Babamın anlatımına göre 13 Ağustos1942 tarihli Tasvir-Efkar Gazetesi’nde Türk Süsleme Sanatları Sergisi’nde yer alan eserler arasında en başarılısı annemin işleri gösterilmiştir. Babamla bu yıllarda tanışır ve bir aşk hikayesi başlar.

Okul biterken babam annemle evlenmek ister. Gelgelelim Silivri’de toprakları olan eski Kuvayi Milliyeci dedem, Silivrili Hüseyin Kazım Bey, bu evliliğe hiç de sıcak bakmaz. Babamın ailesi, geleneklerine bağlı, muhafazakar bir ailedir. Belki de babamın Akademiye gitmesini bile hoş karşılamayan dedem, Akademili bir gelin fikrinden hiç hoşlanmamıştır. Onun gönlünde, babamı başka bir toprak ağasının kızı ile evlendirerek topraklarını çoğaltma fikri yatmaktadır. Annemle evlenirse evlatlıktan reddedeceğini söyler babama. O sırada ikisi de mezun olmak üzeredir artık ve ne yapacaklarını şaşırmış bir haldedirler.
İsmail Hakkı Altunbezer Hoca girer devreye. Kişiliğinin ve isminin saygınlığının işe yarayacağını düşünür herhalde. O yıllarda çok uzun süren bir Yeşilköy yolculuğunu göze alır ve dedemle görüşmeye gider. Ama dedem hiç hoşlanmaz bu ziyaretten ve çok üzer Hoca'yı.

Bir iki gün sonra annemi çağırtır ve “Neriman sana bir iş buldum. İstanbul’u terk ediyorsun ve Kerim’e nerede olduğunu katiyen söylemiyorsun. Bu iş bitmek zorunda.” der. 1945 yılı. Her ikisi de mezun olmuştur artık. Annem aynı bölümden sevgili arkadaşı Piraye Abla (Piraye İz) ile yola çıkar. İş, Eskişehir Şeker Fabrikası’ndadır ve fabrika laboratuvarının bir bölümü ve bir lojman onlara ayrılmıştır. Laboratuvar şefi Afif Bey'dir. İngilizlerin sponsorluğunda bir kitap hazırlanmaktadır. Anadolu bitkilerinin suluboya resimlerinden oluşacak bir kitap. Annemin çok zevk aldığı bir çalışma başlar. Bu arada babam İstanbul’da annemin izini sürmektedir. 1946 yılının Şubat ayında bulur onu Eskişehir’de. 22 Şubat’ta yıldırım nikahı ile evlenirler. Ve babam askere gider. Babam askerden dönene kadar annem bitki resimlemeye devam eder. Sonra İstanbul’a yerleşirler ve 1950’de ablam doğana kadar babamın ailesi onları kabul etmez. Bilinen son: Torun gelince barışılır. Annemin en verimli olduğu, başarılı işler ürettiği dönem bu dönemdir.
Sonrası pek çok kadının başına gelen… yalnız kalmak, iki çocuk büyütmek, onu seven ama yol açıcı olmayan, kusursuz ev işleri bekleyen klasik bir erkek tipi olan babam… O çok severek resimlediği kitabın bir türlü basılamayışı (her halde Türkiye’de o yıllarda öyle bir kitap teknik olarak basılamıyordu).

Çocukluğumdan onu sevindiren iki olay hatırlıyorum. Tezhip desenleri ile bezediği bir kutu ve bir tabak Pakistan’a bir devlet sergisine yollanmıştı. Ve ikincisi: İngilizlerin vazgeçtiği sponsorluğu Japonlar üstlenmiş, Japon konsolosluğunda bir tanışma kokteyli verilmişti. Annem uçarak gitti o kokteyle… Tekrar bir bekleme dönemi geçti ve inanılmaz bir haber geldi. Kitap İngiltere’de matbaa da çalınmıştı. Tahminimiz sayfa sayfa müzayedelerde satıldığı oldu.
Annem git gide içine kapandı. Bizlerle mutluydu, arkadaştı, sevgi doluydu ama bence hep hüzünlüydü. Ben genç kızken çok konuşurduk, anne başlamalısınız tekrar diye, hep, “Nasıl?” derdi, “vakit ayıramam yapamam artık” … Ve çıkış yolunu bulamadı. Kendine evin içinde çiçekler, bizler ve sonra torunlarla dolu bir dünya kurdu. Sokağa bile seyrek çıktı. Sofralarımızda hep Akademi sorunları konuşulurdu. Her zaman annemin değerli fikirleri olurdu. O tam anlamı ile ’’her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır’’ sözünün örneği idi.
Nazik, kültürlü, adaletli, doğaya ve tüm canlara karşı sevgi dolu bir insandı anneciğim. Böyle anılmak da çok değerli. Ondan çok şey öğrendim. Çiçekler içinde, huzurla uyusun… İki gün sonra 34. ölüm yıl dönümü. Benim için hala dün gibi…
Nesteren Silivrili
Mart 2026



