FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

FARKINDALIK

FARKINDALIK


FARKINDALIK 

Berin Uyar

Eylül sıcak geldi. Hem de çok sıcak geldi. 

Yok artık bu da olmaz dediğimiz herşey oluyor. Şaşıramıyoruz bile. 

Tam da 1 Eylül Barış Günü’nde CHP’nin İstanbul İl Örgütü mahkeme kararı ile görevden alındı ve kayyum atandı. Kayyum, partinin en geri ve şaibeli takımı. Galiba artık bıçak kemiğe dayandı. Dünden beri saat tam 20.00’de balkonlardan tencere tava sesleri yankılanmaya başladı. Bakalım nasıl gelişecek olaylar. Yaşadığımız politik gelişmeler, ekonomik durum, insanların çaresizliği, hukuğun, adeletin yok edilmesi, nefes alacak alanın kalmaması, tıklım tıklım dolu hapishaneler, çürümüşlük, huzursuzluk yiyip bitiriyor beni.

Ben on beş günlük bir deniz tatilinden yeni döndüm. Ailemle, ikizlerimiz Luna ve Leo ile güzel günler geçirdim. Kuzenimle İstanbul’a dönerken Ortaca’da bir çiftlik evinde yaşayan can bir dostuma uğradık. Üç günlük çiftlik yaşamı, emsalsiz doğa, yeşil, sopayı diksen yeşerecek mümbit toprak, hayvanlar ülkemizin yok edilen değerlerini yeniden ve derin derin düşünmeme sebep oldu. 

Düşünmüyor muydun demeyin sakın. Torosların üç bir yandan şevkatle kucakladığı o toprak parçasındaki sükûnet, sessizlik, bahçeye özgürce yayılmış hayvanların birbirleriyle ilişkileri, yumuşacık rüzgarın yüzünü okşadığı geceler, çeşit çeşit meyva ağacı, onların serin gölgesi, sabah ellerinle toplayıp kahvaltına katık ettiğin sivri biber, domates… 

Her sabah ve her akşam Toroslara bakarak buraya yangının henüz uğramadığına şükrettim desem inanın.

Bende tuhaf bir korku başladı. Gezegenimiz yanıyor gibi geliyor. Amazon ormanları yanıyor. Yanmasa da acımasız haramiler tarafından ağaçsızlandırılıyor. Akdeniz yanıyor. Yunanistan, İtalya, İspanya yanıyor. Yangınlar söndürülemiyor, kentlere saldırıyor. Yağmursuz gün yaşamayan Almanya’da bile yangınlar var. Toprak şarham şarham yarılıyor. Sel can alıyor.

Türkiye’de ise daha bir ateş sönmeden diğeri alev alıyor. Kimi yerler bilerek yakılıyor şüphesiz ama kuraklık, ormanların bakımsızlığı, dikkatsizlik nedeniyle çıkan yangınlar bu yıl da acıttı canımızı. Sadece ağaçlar da değil, ağaçlarla birlikte ormanları yuva yapmış canlılar, tüm doğal yaşam yok oluyor. Nehirler, göller kuruyor. Bu felaketler karşısında çırpınıyoruz üzüntüden, ağlıyor, acı çekiyoruz. Ama korkuyoruz da. Geleceğimiz için, çocuklarımız için bu büyük kayıp için. 

Bu arada İztuzu’na da gittik. Kilometrelerce uzanan bir sahil. Burası Carettaların yumurtladığı sahillerden biri. Aynı zamanda plaj. Yumurtlama alanını bir şeritle ayırmışlar, yumurtaların üzeri de kafeslerle korunuyor. İnsanlar duyarlı ve dikkatli. Plajın hemen yanında bir Caretta müzesi ve hastanesi var. Onu da gördük. Hastane odaları diyebileceğim çok büyük su dolu metal bidonlar yan yana dizilmiş. Hasta ve yaralı Carettalar yüzüyor suda. Kiminin kabuğu bir motor tarafından parçalanmış, sırtlarına metal dikişler atılmış, çivilerle tutturulmuş kabuk. Kimi kolunu bacağını kaybettiği ağlardan kurtarılmış, kimi hasta, kimi suya dalma yeteneğini kaybetmiş, sırtına ağırlık bağlanmış, kimi de kirli sulardan kaptığı bakterilerle uğraşıyor. Büyük bir çaba. Etkilendim. En çok da ziyaretçi çocukların üzüntülü yüzlerinden ve çoğu yanıtlanamayan sorularından. Burayı gören bir çocuğun hayvan ve doğa dostu olmaması imkansız bence.

Artık ekolojik bir yıkımın geri dönülemez sınırına ulaştık gibi geliyor bana. Hergün yeni bir haberle sarsılıyoruz. Buzullar eriyor, doğal afetler çoğalıyor. Seller, Tusunamiler, heyelanlar, depremler, patlayan yanardağlar, kentleri yok eden fırtına ve hortumlar, susuzluk, kuraklık… Yayın organlarında, TV ve sosyal medyada sürekli bu haberleri görmek, okumak enerjimi emip götürüyor. “Eko korku” terimini bir dergide okumuştum. Bu korkunun içimi sardığını, beni esir aldığını, tükettiğini hissediyor; zamanında gerekeni yapamadık bu gelişmelerin bir sorumlusu da benim duygusundan kurtulamıyorum. 

Arkadaşımın çiftliğinde geçirdiğim üç günde çok düşündüm. O huzur veren ortamda bir karar verdim. Daha çok toprağa basmalı, ağaçlara daha çok sarılmalı, yüzünü okşayan ılık rüzgarlara sık sık bırakmalısın kendini; daha az alışveriş etmeli, sadece ihtiyaç maddelerini almaya özen göstermeli, büyük marketlerden değil pazarlarda kendi ürününü sergileyen insanlardan aldığın sebze ve meyvanı yanında götürdüğün çok kullanımlık torbalara koymalı;  fidan dikmeli hatta arkadaşlarınla birlikte fidan dikme günleri düzenlemelisin diye düşündüm. Bilinen basit şeyler ama memleketin haline dertlenmekten doğayı unuttuğumu farkettim galiba.

İşte böyle. Çalkantılar içinde kalmış gibiyim. Kafam arı kovanı. Tek başıma bir şey yapamayacağımı biliyorum ama aklımda bir hikaye var. Biliyorsunuzdur ama yine de anlatayım tekrar:

Bir genç okyanus sahilinde denize telaşla bir şeyler atan bir adama rastlıyor. Biraz yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize fırlattığını fark ediyor. “Bu yıldızları neden atıyorsun ki suya? diye soruyor. Yıldızları tek tek denize atmaya devam eden adam, “yaşamaları için” yanıtını veriyor. Genç bu defa, “iyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atamazsın. Bunları atman neyi değiştirecek ki?” diyor. Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize fırlatan adam, “bak onun için çok şey değişti” diye yanıt veriyor. 

Evet aynen böyle, ben de tek başıma hiç bir şeyi değiştiremem ama en azından bir canlının, ağaç olsun, bitki olsun, insan olsun daha iyi yaşamasını sağlayabilirim değil mi?