GENERALİN UNUTULMAZ ANISI
Aynullah Akça
Gazetelerin internet sitelerinden çıkıp kafana yerleşen, iki resimden oluşan bir görüntü var, bir general ve bir de köylü görüntüsü. Zihninden hiç silinmeyen ve günlerce kafanda dolaştırmana rağmen bir anlam veremediğin, anlam bulmakta zorluk çektiğin bir görüntüdür bu. Paşamız, iki yıldır bulunduğu ordunun en tepe noktasındaki görevinden, yakında emekliye sevk edilecek. Paparazziler gibi iki yıldır peşini bırakmayan gazetecilerle mutad sohbetlerinden birini yapıyor. Etrafını kuşatanlar, rastgele davet edilmiş gazeteciler değiller tabii. Bunlar, özenle seçilmiş, genelkurmaydan akrediteli, paşalardan gelen her sözü, her sinyali, imayı, kulaklarına fısıldandığı şekliyle yorumlayan, senin Sovyet zamanındaki Kremlinologlara atfen, Genelkurmayologlar diye adlandırdığın gazeteciler.
Özenle kesilmiş saçları, bakımlı yüzü, üzerine göre dikilmiş pırıl pırıl üniforması içinde paşamız, ilerleyen yaşına rağmen formunda gözüküyordu. Bu haliyle gerçek bir generalden çok, büyük masraflı bir savaş filminde general rolüne çıkan bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Etrafını saran Paparazzi rolündeki gazeteciler, bu görüntüyü daha da güçlendiriyordu. İçlerinden biri, uygun bir anı yakalayarak, önceden kulağına fısıldanan ve gazetelerde manşet olacağını bildiği soruyu paşaya yöneltti: „Paşam,“ dedi sesini ballandırarak ve meslektaşları arasından bu görevin kendisine verilmesinden duyduğu budala bir gururla tepeden bakarak devam etti, “görev süreniz boyunca hiç unutamayacağınız bir anınız oldu mu?”
Paşanın yüz hatları gerildi, ciddi ve düşünceli bir hal aldı. Hafızasını yokluyormuş gibi bir süre öyle kaldı, nihayet „Var tabii,“ dedi, „hem bir değil birçok, ama bunlardan birini hiçbir zaman unutamayacağım. Bir cenaze töreni sırasında oldu bu. Hain, bölücü terör örgütü Doğu’da tuzak kurarak yine birçok erimizi şehit etmişti. O sıralar ben de bir teftiş için Konya’da bulunuyordum. Şehit erlerimizden biri yakın bir köydenmiş. Ben de gidip bizzat cenaze törenine katıldım.
Bu gibi törenlerde artık gelenek haline geldiği üzere, önce şehit annesinin elini saygıyla öpüp alnıma koydum. Babasını ise askerce selamladıktan sonra kucaklayıp başsağlığı diledim.“
Paşa dikte eder gibi kelime kelime aktardığı anısına burada ara verip sözlerinin üzerlerinde ne gibi bir etki yaptığını anlamak ister gibi bir süre basın mensuplarını süzdü. Herkesin pür dikkat dinlediğini görünce konuşmasını sürdürdü. „İşte o an hiç beklemediğim bir şey yaptı şehit babası. İki elini havaya kaldırarak ‘Tanrım ne mutlu bana, ben de şehit babası oldum.’ dedi. Gözlerim yaşardı. Böyle fedakâr babalar olduğu sürece bu ulusun sırtının yere gelmeyeceğine bir kez daha yürekten inandım.“
Soruyu soran muhabirin gazetesinin, ertesi günkü sayısında paşanın cevabının hemen yanında büyükçe bir resme de yer verilmişti. Fakir giyimli, başında el örgüsü bir külah, ağarmaya yüz tutmuş sakalı, çukura inmiş avurtlarıyla, yaşlı bir köylü vatandaşın resmi. Ellerini havaya kaldırmış, kaplumbağalarınkini andıran, etrafı kırış kırış, yuvarlak ve donuk gözlerini havaya dikmiş haliyle. Altında da generalin aktardığı sözler yazılıydı. Onun altında da daha büyük harflerle ve daha büyük bir başlık yazılıydı. „İşte Paşanın gözlerini yaşartan ve ‘hayatım boyunca unutamayacağım’ dediği an!“
Bu görüntüyü, mantıklı bir açıklama bulmakta güçlük çekerek günlerce kafanda taşıdın. Hadi, generalin samimiyetsizliği ortadaydı, rol kestiği belliydi. Vatan için bırak kendi öz oğlunu, kedisini bile feda etmek istemezdi. Ya baba denen bu sefil adama ne oluyordu peki? Bre sefil adam, hangi nedenle olursa olsun, daha yirmi yaşını yeni doldurmuş, hayata doymamış, sapasağlam bir gencin ölümünden nasıl mutluluk duyabilirsin, hele hele bu genç senin kendi oğlunsa? Sırf paşanın hoşuna gitsin diye boyundan büyük laf etmeden önce, onu dokuz ay karnında taşıyıp yoksulluk içinde büyüten, bu yaşa getiren o zavallı kadına, anasına sordun mu, rezil ihtiyar?
Büyük bir hümanist yazarın Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana romanında, kocası ve üç oğlunu İkinci Dünya Savaşı’nda şehit veren yaşlı ananın haykırışını hatırladın. „Hiçbir ana çocuğunu kahraman olsun diye doğurmaz.“ diyordu roman kahramanı, gözü yaşlı ana. Bu şaşkın babaya karşı öfken bir kat daha arttı. „Eğer oğlunun anası gibi zahmetini çekseydin, ağlarken kucaklayıp gözyaşlarını silerek teskin etseydin, acıktığında karnını doyursaydın, ateşler içinde kıvranırken başucunda nöbet tutsaydın, altının bezini değiştirseydin, böyle hazıra konan tufeyliler gibi konuşmazdın,“ diye geçirdin içinden. Başka bir paşanın, savaş meydanlarında barut koklamış, gerçek bir paşanın, en çok güldüğü söylenen bir fıkrayı anımsadın, nedense…
Birinci Dünya Savaşı yıllarıdır. Zaptiyeler Anadolu’da kapı kapı dolaşıp redif toplamaktadırlar. Sıra yedi oğlunun altısını Balkan, Yemen, Fizan, Kafkaslar derken şehit veren köylünün evine geldiğinde, yaşlı baba zaptiyelerin karşısına dikilip „Bu yedincisini vermem.“ der. „Gidin padişahınıza söyleyin, tebaasının malafatına güvenip her önüne gelen düvele harp ilan etmesin.“ diyerek, zaptiyeleri kapıdan kovar
Günlerce bu şaşkın babanın söylediklerini kafanda evirip çevirip durdun, bazen, „Acaba ben fazla mı Batılılaştım?“ diye tereddütlere düştün. Yaşadığın ülkede böyle bir durumda yapılacak ilk iş, ortada resmen ilan edilmiş bir savaş olmadığına göre, hemen olayı tüm yönleriyle soruşturmak için harekete geçmek ve olayda ihmali görülenler varsa, ilgili yasa maddelerine göre cezalandırmaktı. Türkiye’de ise, hangi nedenle olursa olsun vatani görev sırasında hayatını kaybeden herkes şehitti: şoförün dikkatsizliği sonucu uçuruma yuvarlanan askeri araçta hayatlarını kaybeden erler de komutanlarının ihmalkârlığı sonucu pusuya düşürülüp katledilenler de görevi başında vatandaşın kendisine emanet ettiği hayatını korumak için son kurşununa kadar savaşarak ölenler için de. „Neden, nasıl oldu da şehit oldu?“ gibi sorular sorulmazdı.
İşin ucu vatan hainliğiyle suçlanmaya kadar uzanırdı. Bu gibi düşüncelerin de ihtiyarın sözlerindeki acayipliği açıklamaya yetmedi. Bu gibi durumlarda genellikle „Vatan sağ olsun, milletimizin başı sağ olsun.“ gibi, alışılagelmiş beylik sözler ve duygusallığın tepeye ulaştığı durumlarda ise en fazla „Ne mutlu ona ki mertebelerin en yücesi olan şehitlik mertebesine erdi,“ dendiğini biliyordun. Fakat bir babanın, oğlu şehit oldu için mutlu olduğunu söylemesine ise ilk kez şahit oluyordun.
Sonunda düşüncelerin kendi babana gidecek ve kardeşinin bir çocukluk anısı her şeyi yerli yerine oturtacaktı. Yıllardır görmediğin küçük kardeşinle bir Avrupa şehrinde oturmuş, hasret gideriyordunuz. Sohbetinizin merkezi de tabii ailenizdi. Herkesi teker teker sordun. Uzun uzun babanızdan konuştunuz. Sen babanla, on iki yaşında ilkokulu bitirince, Ankara’ya, amcanın yanına okumak için gönderildikten sonra, sayılı kez, o da çok kısa sürelerle birlikte olabildin. Son yirmi beş yılda ise hiç görmemiştiniz. Dolayısıyla sende, babandan aklında kalan anılar, büyük ölçüde çocukluk yıllarına aitti. O dönemden hatırladığın, her zaman neşeli, zeki, herkesle iyi geçinen, hoşsohbet bir insandı. Bazen kızıp bağırsa da şiddetle arası iyi değildi. Tek bir kez bile kavga ettiğini, ya da sizlerden birine kızıp tokat attığını hatırlamıyordun. Melek gibi bir insandı da diyemiyordun. Çünkü ince uzun yüzünde, sivrice burnunda, geriye doğru uzayan kulaklarında ve yay gibi ince kaşlarının altındaki gözlerinde, o hiçbir zaman eksik olmayan alaycı pırıltılarda, meleğimsiden çok şeytani bir ifade vardı.
Mizah, belki de onun en karakteristik özelliklerinden biriydi. Düğünlerde, bayramlarda çıkardığı orta oyunlarıyla hemen herkesi, en başta da kendisini acımasızca iğneleyerek seyircileri kırıp geçirirdi gülmekten. Buna rağmen palyaço değildi. Sözü dinlenen biriydi. Kapı komşusuyla da devlet erkânıyla da aynı kolaylıkla diyalog kurabiliyordu. Defalarca muhtar olarak seçmeleri boşuna değildi. Prensip sahibi biriydi. Yeniliğe çok açıktı. Köydeki hemen hemen her ilk onun adıyla bağıntılıydı. Keyfine ve sağlığına çok düşkündü. Kahvaltı etmeden sigara yaktığı görülmemişti. Müthiş bir çay tiryakisiydi ve kimseye itimadı yoktu çay konusunda; kendisi demlerdi çayını. Sabahları erkenden kalkar, sobayı ateşlerdi. Çayı hazır olana kadar namazını kılardı. Tereyağı, yumurta, peynir ve baldan oluşan gaylanaltısını (sizin yöre ağzında eskiden sigaraya gaylan, sigara içmeye de “gaylan çekme” denirdi) yapıp pencerenin önündeki radyonun başına oturduğu zaman “Yurttan Sesler” programının başlama saati geldi demekti. Radyoyu açıp günün ilk sigarasını yakardı. Sigarayı ise, gül ve vişne dallarından kendi eliyle hazırladığı, uzun ağızlıklarla içerdi. Bu ağaç türlerinden yapılan ağızlıklar sigaraya hoş bir tat ve koku veriyormuş, ayrıca uzun olması da, zifirin daha büyük bir kısmını içinde tuttuğu için, sağlığa uygunmuş. Ağır fiziksel işlerle arası pek iyi değil gibiydi. Onu, örneğin büyük amcan ve kardeşlerin gibi ağır bir işe koşulmuş haliyle hatırlamıyordun. O dönemden aklında kalan, onun, elinde bir bahçıvan makasıyla özenle diktiği, aşılı meyve fidanları arasında dolanıp durmasıydı.
Kısacası, o yıllardan aklında kalan, doğuştan entelektüel, ileri fikirlere daima açık, modern bir insan portresiydi. Çocuk belleğinin çizdiği bu baba portresinin, aslına uygunluk derecesine de pek güvenemiyordun doğrusu. Çünkü o yaştaki bir erkek çocuğun her zaman babasını kahramanlaştırma eğiliminde olduğunu biliyordun ve dolayısıyla onun birçok yanını abarttığın muhakkaktı. Bu intibalarını kardeşinle de paylaştığında onun, hiç değişmemiş, bildiğin “Tamaş Kişi” dediğini duyunca çok sevindin. Demek ki yanılmamıştın, ama kardeşin hemen arkasından çektiği bir iki fırça darbesiyle bu çocukluk anılarının baba portresini tanınmaz hale getirecekti.
„Çok iyidir,“ demişti kardeşin, „keyfîne diyecek yok, hayatından memnun. Kasabada yeni bir ev yaptırdık. Annemle birlikte oturuyorlar. Hepimiz aydan aya belli bir miktar para gönderiyoruz, kendisinin, tarlalardan gelen kiralar dışında düzenli bir geliri yoktur. O da çay-kahve parasına zor yetiyor mübareğin. Ne kadar savurgan olduğunu bilirsin. Buna rağmen Meşhed, Kerbela, Mekke derken ziyaret etmediği kutsal yer kalmadı. Ne yapacaksın, öteki dünyasını da bizim sırtımızdan kazanmaya çalışıyor.“
Anlatırken bir ara dalmıştı kardeşin. Parmağıyla terlemiş soğuk bira bardağına şekiller çiziyordu bilinçsizce. Neden sonra bir çocukluk anısını anlattı: „Bugün gibi hatırlıyorum, üç dört yaşında olmalıyım, en küçüğümüz Medine ise bir yaşında falan. Sıcak bir yaz günüydü. Avluda oynuyorduk. Medine üstten yeni çıkan iki dişini gülerek, gelip geçene gösteriyordu. Bembeyaz, porselen gibi sevimli iki diş. Babam da her zamanki gibi duvarın gölgesine serili keçe ve minderler üzerinde, arkadaşlarıyla birlikte oturmuş, karpuz yiyip sohbet ediyorlardı. Bir ara Medine koşarken düştü, yere çarpan ağzı kan içinde kaldı. Koşup kaldırdım. Öyle içten ağlıyordu ki susturamıyordum. O canım dişlerine bir şey oldu diye ödüm koptu. Çaresizlikten ben de ağlamaya başladım. Babamdan yana baktım, gelip yardım eder diye. Göz göze geldik. Bana öyle düşmanca bir bakış fırlattı ki içim buz kesti. İçeriye doğru bağırdı, ‘Avrat neredesin? Gel de şu sıpalarını sustur. Kulağımız gitti.“ Sonra arkadaşlarıyla gülüşerek karpuz yemeye devam ettiler. Annem bir yerlerden koşarak gelip bizi susturdu.“



