KARA DELİK
Kifayet Ceylan
Yıllar sonra ilk kez geliyordu bu virane kasabaya. Pislik içindeki otogardan çıkıp sağa dönerek ilerlemeye başladı. Yürüdüğü toprak yolda ayakları geri geri giderek yokuşu tırmanırken nefes nefese kalmıştı. Otobüste yan koltukta oturan adam da inmişti. Bir süre peşinden geldiğini düşündü. Birdenbire yerinde durdu. Önce arkaya baktı. Sonra başını sol tarafa çevirdi. Peşinden gelen adamı unuttu. Buğulanan gözlerini uzun zaman alamadı okulun şehre benzeyen görüntüsünden. Badanası soluklaşmış, sıvası yer yer dökülmüştü. Yeni yapılan binaların pencereleri ile kıyaslandığında pencereleri ışıksız, küçücük ve umutsuzdu. Duvarların, camların çerçevelerin de kendisi gibi boynunu büktüğünü düşündü. Nemlenen gözlerini sağ elinin tersi ile sildi. Uzun boyu, giderek kamburlaşan sırtı nedeni ile kısalmıştı sanki. Başörtüsünün gevşeyen bağını sıkıştırdı. Yokuşun tepesine ulaştığında dönüp bir kez daha baktı sol yanına. Çocukluğunda zembillerle toprak taşıyıp diktikleri çam ağaçları kocaman olmuştu ama canlılığını kaybetmişti. Uç dallarının sararan iğne yapraklarına baktı. O iğnelerin kendisini yaralamasından korkar gibi kaçarcasına yürümeye başladı. Bu mahalleyi en ufak ayrıntılarına kadar bilirdi. Sağ taraftaki Hasan Hoca’nın evi yerini kocaman bir binaya terk etmişti. Bu virane kasabada bunca gösterişli binanın neden yapıldığına akıl erdiremiyordu. Binalar ihtişamla yükselseler de şehre sinmiş köhne kokuyu yok edememişti. Hasan Hoca’nın evinin tam karşısındaki kerpiç ev de yerini yepyeni bir binaya bırakmak zorunda kalmıştı besbelli.
Başını önüne eğdi artık sağa sola bakmak acı vermeye başlamıştı. Bu mahallede çocukluğunun hayalleri yerini banal gerçekliğe bırakmıştı. Kafasını kaldırmadan değirmene kadar geldi. Değirmen, eskiden olduğu yerde eğreti duruyordu. Bir kepçenin kendisine yaklaştığını düşündükçe korkudan titriyor olmalıydı. Ahşap ve tozlu değirmenin Karşısındaki yola döndü. Eve yaklaşıyordu artık. Birkaç dakika daha yürüdü. Kerpiç ve tek katlı iki bina arasındaki bahçe girişinden bahçeye süzüldü. Eve doğru uzanan bir metre genişliğindeki beton yolakta 15- 20 adım daha attı. Evin verandası önünde çocukluğundan kalma zambaklar inadına açmaya devam etmişleri. Turuncu çiçekleri ne çocukluğundaki kadar canlıydı ne de ince uzun süzülen yaprakları eskisi kadar yeşildi. Garip bir renk almıştı yapraklar, kahverengiyle sarı ve yeşil karışımı görünen bu renk karmaşasına baktı bir süre. Verandaya çıkan üç basamaklı merdivenin ikinci basamağına oturdu. Birinci basamakta ayaklarını birleştirerek Ellerini dizlerine yaslayıp çenesini ellerinin arasına aldı. Bir süre öylece kaldı. Akşamın erkenine karışan gözyaşlarını yine elinin tersi ile sildi. Usulca ayağa kalktı bahçe duvarına kuruyan dallarını salmış olan ceviz ağacına baktı. Kısık sesle,
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında” diye mırıldandı.
Geriye döndü kerpiç eve baktı. Çocukluğunda ne de güzel görünürdü gözüne. Pencere camındaki kırıktan içeriyi görmeye çalıştı. Kırık, bir kara delik gibi görünüyordu. “Karadeliğin derinlikleri belki de aydınlıktır” diye geçirdi içinden. O delikten süzüldü içeriye. “Anne, ben geldim”. Derinliklere indikçe düşündüğü gibi aydınlanmaya başladı. Çocukluğunda annesinin diktiği bez bebeği kırık camından baktığı oda kapısının sağ tarafındaki sandalyeye oturtur, ona çay, kahve ikram ederdi. Çoğu zaman arkadaşları da gelirdi evlerine. Yıllar sonra kendi kızı doğduğunda artık bez bebekler yoktu. Ona, plastikten yapılmış, sandalyeye oturmayı beceremeyen bebekler almıştı. Onun da arkadaşları evlerine sırtlarında nerede ise kendi ağılıklarında çantaları ile test çözmeye gelirlerdi.
O zamanlarda bile hep bez bebeğini özlediğini hatırladı. Genç yaşına kadar her şey ne kadar da güzeldi. Sahi karanlık ne zaman çökmüştü ve bu ev ne zaman kara deliğe dönüşmeye başlamıştı. Zihnini zorladıkça hatırlamaya başladı. Babası ücra bir kasabaya sürgün edildiğinde bu kara delik oluşmaya başlamıştı. Bir yıl süren bir dağınıklık dönemiydi. Annesi akıllı bir kadındı. Derleyip topladı dört çocuğunu. Evin eski neşesi yoktu ama hayat rutininde fazla değişiklik olmamıştı. Yirmili yaşlardan geriye doğru gitti tekrar aklı. Babası çevrede sevilip sayılan bir insandı. Kararlı ve vicdanlıydı. En büyük rehberi hep babası olmuştu. Gerici, yoz bir çevrede kendisine güvenen bir kadın olmasını öğütlerdi hep. “Yolunu kendin bulmalısın ve dik duruşundan ödün vermemelisin” derdi. Üniversite yıllarında tatillerde eve geldiğinde uzun uzun edebiyat ve siyaset konuşurlardı. Dört kardeşi de cıvıl cıvıl hayat doluydular. Emekli olarak sürgün yaşamından kurtulan babası, örgüt liderliği suçlamasıyla cezaevine atılmıştı. 65 yaşında bir insandan ne kadar örgüt lideri çıkarsa o kadar örgüt lideriydi. Bu tatsız olay da bozamamıştı ağızlarının tadını. Büyük erkek kardeşi de babası ile tutuklanmıştı. Uzun süren tutukluluk yıllarından sonra hayat normale dönmeye başlamıştı ki cezaevinden çıkan kardeşini bir iş cinayetinde kaybetti. Sonra da diğer kardeşlerini. Birini lösemiden diğerini bir trafik kazasında. Babası kazadan sonra üç gün tutunabildi yaşama. Sonra onu da götürdüler ötekilerin yanına. Bir yazar “ölüm yataydır” diyordu. Öyleydi sahiden de. Karadeliğin en derinleri apaydınlıktı. Yüzeye çıktıkça her şey kapkara olmaya başlamıştı. “Anne neredesin, boğuluyorum” diye ağlayarak seslendi. Annesinin sesini duyamıyordu. Hafif esen rüzgâr önüne katıp sürüklüyordu belki de…
Yakından bir tıkırtı sesi geldi. Ürkerek bakındı etrafına. Tıkırtıyı da rüzgâr alıp götürmüştü. Ne kadar da karanlıktı ortalık. “Bir parça aydınlık gerek bana” diye söylendi. Sigarasını ve çakmağını çıkardı. Üst üste birkaç nefes çekti. Yanan izmariti gelirken gördüğü sarı ve cılız otların olduğu yere fırlattı. Ortalık aydınlanmıştı. Ateşin kızıl renginin oynaştığı şekilleri izlemeye başladı. Çok sürmedi siren sesleri ve polis arabasından gelen telsiz sesleri birbirine karıştı.
“Bırakın beni, kara deliği kapatmalıyım, bırakın beni” diye bağırmasına aldırmadan polis arabasına bindirdiler.
“Evet amirim hastaneden kaçan şahsı evini yakarken bulduk. Emredersiniz amirim, merak etmeyin amirim bağladık. Çocuk sesleri çıkarıyor. Baş üstüne amirim, derhal yeniden hastaneye götürüyoruz.”



