KAHRAMANIN SONLU YOLCULUĞU
Ozan Aydın
Bugün hayatımın en güzel günü olacaktı. Bugün hayatımın en güzel günü olacaktı. Bugün…
“… yer yerinden oynayacak,” diyor yapımcı.
Oynayan tek şey tansiyonum halbuki.
“Bir türü yeniden canlandıracağız,” diyor.
Ölmek istiyorum, hemen şimdi şuracıkta.
“Yıllarca korsan filmi tutmaz dediler, çekmediler. Sonra n’oldu? Sonra bir gün Jack Sparrow karakteri çıktı ortaya ve gişeyi bir salladı pir salladı.”
Ellerini coşkuyla yumruk yapmış durumda. İlk kez bu kadar yürekten saçmalayan bir yapımcıyla karşı karşıyayım. İster istemez başımı sallıyorum.
“Tıpkı Karayip korsanlarının yaptığını yağacağız yani.”
Bardağındaki suyu bir dikişte kafasına dikiyor. Asistanlarından biri hemen suyunu tazeliyor. Bu elime geçen tek fırsat olabilir aklını çelmem için. Ama ben daha ağzımı açamadan:
“Hatırla,” diyor gözlerimin içine bakarak.
Hatırlamış gibi başımı sallıyorum.
“Eskiden televizyonları ele geçiren o korku filmlerini… Katil arılar, katil karıncalar, katil köpek balıkları… Jaws mesela, bir klasiktir. Katil kuşlar var bir de evet. Hitchcock”
Tekrar soruyor “Nasıl?” diye. “Hatırladın değil mi? Gözünün önüne geldi değil mi hepsi birer birer?”
Gözümün önüne Muhsin geliyor. Bir elime geçirirsem onu…
“Ama unutuldular,” diyor hüzünle.
Keşke sen de unutsaymışsın. Herkes hatırlasaymış da bir sen unutsaymışsın.
“Kuşlar yapıldı, karıncalar yapıldı, örümcekler, balıklar, arılar… Biz tavukları yapacağız.”
Şimdi anladınız mı derdimi? Biz tavukları yapacağız.
Geçen hafta otuz beş yaşıma girdim. Konservatuarın Tiyatro bölümünden mezun olduğumda kurduğum rengarenk hayaller çocukken kaynağını yakalamaya çalıştığım gökkuşaklarını andırıyor artık. Aradan geçen onca yıla ve çabaya rağmen bir adım bile yaklaşabilmiş değilim.
En başlarda dahil olacağım projeler konusunda çok seçiciydim. Bir yandan garsonluk yapıyor bir yandan da umutla beni parlatacak o rolün gelmesini bekliyordum. Ama eğer ünlü değilseniz seçici olmanın size kazandırdığı tek şey koca bir hüsranmış. İlk üç yıl birkaç sanat filminde aldığım minik roller dışında deyim yerindeyse yaprak kımıldamadı. Başrol olmayı hayal ederken aldığım tek terfi baş garsonluk oldu.
Konuyu karakter zenginliğine getiriyor ve “Paçalı tavuklar…” diyor yapımcı. Ağlamaklı oluyorum.
“Paçalı tavuklar da mı var?” diyorum.
“Ohooo, neler yok ki?” diyor. “Sultan tavuğu, Endülüs tavuğu, Çıplak boyunlu tavuk…”
Hiçbir şey ifade etmiyor bu saydıkları. Ben tavuk çeşitlerinden anlam ki. Bana göre tavuklar ikiye ayrılır. Bir tavuk ya kümes tavuğudur ya da gezen tavuktur.
“Jurassic Park’taki dinozor çeşitliliğini düşün,” diyor. “Mantık aynı. Aynı zenginlik bizim filmimizde de olacak.”
Düşünemiyorum.
“Bir zoolog, bir veteriner, bir etolog hatta bir de ornitolog var danışmanlarımız arasında.”
İleri geri sallanmaya başlıyorum.
Bir gün, sipariş ettiği kaz ciğerinin sosunda şarap olmadığını iddia eden bir müşteriyi aksine ikna etmeye çalışırken canıma tak dedi ve taktik değiştirip her şeye evet demeye karar verdim. Size, işte hayatım o gün değişti demek isterdim ama öyle olmadı. Karnabaharı bostandan hale götürünce muza dönüşmüyor. Evet diyecek bir muhatap bulmam gerekiyordu önce. Muhataplara ulaşmanın yolu da menajerlerden geçiyordu.
“Civcivler,” diyor bu sefer de. “Save the Cat anları…” diyor.
Menajer konusunda da seçici olamadığımı zaten anlamışsınızdır. Sorarım size, hangi iyi menajer oyuncusuna tavukları yaptırır.
“Save the Cat” miş. Bana ne! Lan peki beni kim kurtaracak?
Şöhretli menajerlerin beni kabul etmesini bir yana bırakın çoğuyla yüz yüze görüşme şansına bile sahip olamadım. Onlar ünlü oyuncularla çalışıyor ve sadece ünlü oyuncuların referans oldukları ünsüzlere şans veriyorlardı.
Yine de şeytanın bacağını kırmaya çok yaklaştığım bir an oldu. Hepiniz Garson filmini izlemişsinizdir. Ne filmdi değil mi? Her festivalden ödülle döndü. Gişe de yapımcısına bir servet kazandırdı. Hepiniz tekrar tekrar izlediniz. Bir sürü taklidi çekildi kısa sürede. Kült oldu.
O filmde başrol için seçmelere katıldım ben biliyor musunuz? Menajer arayışlarına yeni yeni başladığım zamanlardı. Kağıthane’de bir ajansın bekleme salonunda başvuru evraklarımla bekliyordum. Biri sürekli kulağında telefonla volta atan, diğeri ise yanında getirdiği kitabı okuyan iki oyuncu -ya da oyuncu adayı- daha vardı benim gibi. Volta atanı başımı döndürdüğü için uyarmaya hazırlanırken telefonda şunu dediğini duydum: Kumral mı arıyorlar? Bir kuaföre bakar. Sonra da şunu dediğini duydum: Gizli topuklu ayakkabı ile hallederim. En sonunda da şöyle dedi: İki tepsi taşımak için garson olmaya gerek yok ki. Tamam itiraf ediyorum bunlardan daha çok beni teşvik eden bir şey daha duydum ağzından: Bu kaşeye babaannemi bile oynarım.
Kumraldım, uzun boyluydum garsondum ve paraya ihtiyacım vardı. Anlayacağınız bu rol benim için yazılmıştı adeta. Gidip başvurdum ve ne oldu biliyor musunuz? İlk elemeleri bile geçemedim. Gerçek hayatta baş garsonluğa kadar yükselen ben, o filmde garson olmaya uygun görülmedim. Ne kadar ironik değil mi?
“Karakter dönüşümünden önce küskün, biraz da asosyal bir adam göreceğiz,” diyor rolümü anlatırken.
Sikerler kişiliğini de, karakterini de.
Her şeye rağmen pes etmedim. Tiyatro, sinema, dizi, reklam, seslendirme ayıt etmeden her projeyi takip ettim. Her kapıyı aşındırdım -Hatta her pencereyi, her bacayı-. Ünsüz menajerim Muhsin’le de bu şekilde tanıştım.
Muhsin dünyanın en iyi menajeri değil. Daha da gerçekçi olmak gerekirse, ülkeyi şehri falan geçtim Beyoğlu’nda bile en iyi bile olamaz. Hatta onu ben menajer yaptım desem yeridir. Evet, oyuncusu olmayan biri menajerlik yapamayacağına göre sanırım bunu diyebilirim. Tuhaf; daha önce onunla aramdaki ilişkiye bu açıdan bakmamıştım.
Anlayacağınız; ben menajer arıyordum, o da oyuncu, yollarımız kesişiverdi.
Nasıl bir adam olduğuna gelince: iyi niyetlidir Muhsin. Çalışkandır. Yorulmak nedir bilmez. Bencil değildir. Tutabilirse tuttuğunu koparır Muhsin. Oyuncularını kendinden çok düşünür.
Dikkat ettiyseniz oyuncularını dedim, çoğul eki kullandım. Geçen hafta itibari ile bir oyuncusu daha oldu. Kadrom demeye başladı bize. Baktım ki çok mutlu, onu düzeltmedim ben de. Gerçi diğer oyuncusu Hasan Abi seksen dört yaşında. Umarım ömrü uzun olur Hasan Abi’nin de Muhsin’e kadro kelimesini bir süre daha cümle içinde kullanmak nasip olur.
Madem bu kadar iyi, o zaman neden şu an buradasın diyeceksiniz. Çünkü seçici değildir Muhsin. Çünkü çıtası yoktur Muhsin’in, olsa olsa esnek bir ipi vardır diyebiliriz. Tiyatroda, sinemada, dizi ve reklamlarda, festival ve karnavallarda, düğünlerde ve partilerde cesedi, kadını, yaşlı kadını, çocuğu, bebeği, uzaylıyı, demans uzaylıyı, birçok bitkiyi, pek çok meyveyi, neredeyse her hayvanı, kimi organları, tüm orta oyun karakterlerini, Hacıgöz’ü (Hacıvat ve Karagözün birleşiminden doğan bir tiplemeydi, tutmadı.), ejderha kuyruğu ucunu, birkaç uzvu ve daha neleri neleri oynadım bir bilseniz.
“Senaryoda seni en çok çeken şey ne oldu?” diye soruyor yapımcı.
Ha bir de pek senaryo okumaz Muhsin.
“Yani eğer olmasaydı bu projeye dahil olmazdım diyeceğin şey ne?” diye ekliyor sessizliğimi yanlış yorumlayarak.
“Muhsin,” diyorum
“Efendim?”
“Yani hem beni hem menajerimi çeken şey…”
Kaşesi çok iyiydi.
“Piyasa işi olmaması sanırım. Sizin de dediğiniz gibi son dönemde çekilmiş bu tarz film hiç yok.”
Büyük ihtimalle bundan sonra da olmayacak.
“Hep cinli, perili, lanetli korku filmleri…”
Yapımcının cevabımdan tatmin olduğu belli.
“Şimdi sıkı dur,” diyor masanın altına eğilirken.
Elinde koca bir karton koliyle yeniden görüş alanıma giriyor. Koliyi masaya yerleştirip ellerini sevinçle çırpıyor. Bir kaş hareketi yetiyor asistanını harekete geçirmeye. Hemen önceden hazırladığı belli olan ucu açık maket bıçağını çıkarıp kutunun bantlarını kesiyor asistan. İçinden çıkacak şey her neyse görmek istediğimden emin değilim.
“Hazır mısın?”
O kadar değilim ki…
“Sanırım,” diyorum.
Pandora’nın kutusu açılıyor.
“Eee?” diyor yapımcı.
“O tavuğun dişleri mi var?”
“Jilet gibi keskin dişler,” diyor.
Kutudan bir başka dişli tavuk daha çıkarıp kel boynuna işaret ettikten sonra poposunu bana çeviriyor.
“Bu cinsin dışkısı asitli.”
Yüzümdeki dehşeti olumlu anlamda yorumluyor.
“Olayların gelişmeye başladığı kısımda, hani evden çıkıp da aracını erimiş halde bulduğun sahneyi hatırladın mı? İşte bunun eseri.”
Sözleşmeyi imzalamadan önce Muhsin’den senaryoyu istemeliydim. Kefal gibi hemen atlamamalıydım.
“İlk başrolün için…” cümlesi daldığım karamsar düşüncelerden sıyrılıp daha kasvetli bir gerçekle yüzleşmemi sağlıyor.
Hatırlatma lütfen.
Son sürat hızla duvara çakılmak üzere olan trenin makinist koltuğuna oturmuş gibi hissediyorum kendimi. En öndeyim.
“… daha doğru bir proje olamazdı,” diyor yapımcı.
Biraz olsun beni anladığınızı umuyorum. Güzel bir kaşe ve başrol kelimesi gözümün dönmesine yetti işte. Daha önce ikisine de sahip olamamıştım.
Siktir! Başrolü kaptım. Ama yanlış projede.
Çekim takviminin ve tüm ekibin katılacağı bir sonraki toplantı tarihinin bir iki güne kadar netleşeceğini söylüyor. Diğer oyuncuları düşünmek beni biraz olsun rahatlatıyor. Yalnız ölmeyeceğini bilmek gibi bencilce bir rahatlama bu.
Toplantı sonunda asit sıçan tavuklardan birini bana vermeyi öneriyor yapımcı. Bir de o uğursuz şeyi eve mi götüreceğim? Teşekkür ederek geçiştirmeye çalışıyorum. Bu sefer de elime tutuşturmaya çalışıyor. Yeterince kıvrak olmadığını düşündüğüm zekâm kıvrılmayı başarıyor:
“Bu tarz şeyler ortalarda görünmeseler daha iyi olur,” diyorum. “En azından çekimler bitene kadar.”
Taklitçilere, fikir hırsızlarına karşı tedbirli olması gerektiğini söylüyorum. Gizliliğin öneminden bahsediyorum. İşe yarıyor. Ben bunu nasıl düşünemedim gibisinden bir bakışı var ki sormayın gitsin. Elimi sıkıp bu isabetli tespitim için beni tebrik ediyor.
Ben tamam artık bitti diye düşünürken “Aaa, şeyi unuttuk diyor,” yapımcı asistanlarına bakarak.
Demin suyu dolduran asistanı yine diğerlerinden atik davranarak elinde beyaz bir zarfla yapımcının yanında bitiyor. Zarf asistandan yapımcıya, ondan da bana takdim ediliyor.
“Küçük bir sürpriz,” diyor.
Ne olabilir ki? Çekim öncesi alacağım peşinat, yani ücretimin yüzde yirmilik kısmı hesabıma yarın yatacak. O tutarın bu zarfa hiçbir para cinsinden sığması mümkün değil. Yoksa çek mi verecekler. Çek olmasın. Hiç sevmem çekleri.
Herkesin gözü bende. Zarfı açmamı bekliyorlar. Çaresiz beklenileni yapıyorum. Manyetik çipli ön ödemeli bir restoran kartı çıkıyor içinden. Üzerinde yazanı sesli okuyorum:
“Chick-i chick-i baba.”
Bir de gülen, renkli gözlü tavuk amblemi var kartın üzerinde.
“Sponsorlarımızdan,” diyor yapımcı. “Oyunculara jest yapmak istemişler. Her ay otomatik bakiye yüklenecek bir yıllık kurumsal hediye kartı.”
İlk kez duyuyorum bu restoranı. Taktir edersiniz ki bir kez duyunca unutacağınız cinsten bir isim değil zaten.
“Nerede?” diyorum çekinerek.
“Doğrusu nerede değil nerelerde olacaktı.”
Anlayan varsa beri gelsin.
“Henüz hiçbir yerde,” diyor yapımcı.
Anlayan varsa biraz daha beri gelsin.
“Ama yakında her yerde.”
Anladım diyen varsa büyük yalancıdır.
“Tıpkı filmimiz gibi”
Biri şunu durdursun artık.
Çalışkan asistan yine devreye giriyor, sanki iç sesimi duymuş gibi. Yapımcının kulağına eğilip bir şeyler fısıldıyor. Ardından da:
“Piyasaya yeni girecek bir zincir restoran zinciri,” diyor sözü yapımcımdan alarak. “İlk şubesini dün üst caddeye açtı,” derken eliyle pencerelerin olduğu tarafı gösteriyor. “Yakında adını sık sık duyarız. Çok iddialılar.”
Bunu desene be adam. Zaten bir travmanın eşiğindeyim. Bak ne güzel kısa ve öz açıkladı asistanın kafa karıştırmadan, bilmece bulmacaya dönüştürmeden.
Gülümsemeye çalışıp, karta önem verdiğimi göstermek için cüzdanıma koymadan önce önüne arkasına görmeden bakıyorum. Son anda aklıma geliyor; cevval asistandan ellerinde fazladan bir tane senaryo metni daha olup olmadığını soruyorum. Birinin üzerine notlar alacağım için bir tane de temiz metne ihtiyacım olduğu yalanını sallıyorum. Sağ olsun, beni kırmıyor. Sanki bunu dememi bekliyormuş gibi koltuk altına sıkıştırdığı mavi kaplı dosyayı uzatıyor. Teşekkür ediyorum.
“Görüşmek üzere,” diyorum.
Bu sefer gerçekten vedalaşıp ayrılıyoruz. Yine de binadan çıkarken biri seslenecekmiş gibi gayri ihtiyari olarak arada bir arkama bakıyorum. Ta ki sokağa çıkıp köşeyi dönene dek. Artık kendimle ve birbirimize sosyal yükümlülüklerin ağırlığını yüklemediğimiz bir sokak dolusu insanla baş başa kalıyorum.
Beynim kalkanından kurtulmuş mıknatıs gibi en duyarlı olduğu düşünceleri çekiyor: Acaba yarın param söz verdikleri gibi yatacak mı? Yatarsa doğalgaz faturamı öderim. Yeni bir bilgisayara da ihtiyacım vardı ne zamandır, onu hallederim. Kira yenileme dönemi yaklaşmıştı, ev sahibi ağzını kaçtan açacak diye panik atak geçirmeyeceğim? Kaç zamandır buzdolabını açtığımda görebildiğim tek şey ampulünün yaydığı ışık. Savaş çıkacakmış gibi erzak alıp buzdolabına hiçbir şeyin sığmadığından şikâyet edeceğim. En güzeli de kedime bir gün daha mama diye bulyonlu ekmek vermek zorunda kalmayacağım… Yarın ne halt edeceğim endişesi ile yastığa koymayacağım bir başa ihtiyacım var anlayacağınız, ona kavuşacağım.
Tabii bu durumda berbat bir filmde oynayacağım da kesinleşmiş olacak. Hangisi daha kötü sizce? Son on küsur yılımı parasızlıkla boğuşarak ve iş kovalayarak geçirdim. Ne istediğim paraları alabildim ne de istediğim rolleri.
E, madem bu kadar çulsuzsun, niye garsonluk yapmayı bıraktın diyeceksiniz. Çünkü yapamıyordum. İnsan hayallerinin uzağına düştüğünde tek hissettiği duygu kayıp oluyor. İster geçip giden yıllar deyin, ister gün be gün uzaklaşan düşler, ister yaşama sevinci… Öyle bir his ki pusulasını kaybetmiş bir orta çağ denizcisi gibi karşısına çıkan ilk yabancı kara parçasına ayak basıyor insan.
Chick-i chick-i baba tabelası ile göz göze geliyorum. Ayaklarım ne ara beni buraya getirdi? Midem ile iş birliği yapmış olmalılar hazır beynim meşgulken. Deminden beri aklımı kurcalayan sorunun cevabı cebimdeki kartta olabilir. Eğer bakiye yüklenmişse yarın banka hesabımın şenlenmesi ihtimali yüksek demektir. Nerden bu kanıya vardın, diyeceksiniz. Bir yerlerden aklımda kalmış: Sözünde durma eylemini yineledikçe, bu davranış zamanla bir alışkanlığa dönüşüyormuş.
Hadi deneyelim bakalım, diye hınca hınç dolu restorandan içeri girip kuyrukta beklerken devasa panolardaki menüleri inceliyorum. Çok fazla çeşit var. Hepsi de iştahımı kabartıyor. Bir alana bir bedava dev chickenburger menü kedim Çintal’ı hatırlatıyor bana. Evet bunu sipariş edeceğim, onunkini paket yaptırırım. Yanına da iki kişilik karışık kova menü mü söylesem? Sıram yaklaşıyor ben siparişimi kararlaştırırken. Ya restoran kartını uzattığımda tezgahtar çocuk bana bakiyeniz yetersiz derse? Cüzdanımı kurcalar ve kredi kartımı ofiste unutmuşum deyip rezil olmadan tüyerim ben de. Hemen önümdeki hanımefendi siparişini verirken onu paravan yapıp çaktırmadan cüzdanımı açıp kredi kartımı görünmeyecek bir bölmeye sıkıştırıyorum.
“Hoş geldiniz,” diyor kasadaki çocuk. Beklentiyle yüzüme bakıyor.
Az önce kararlaştırdığım menüleri ikiyle çarpıp sipariş ediyorum ve restoran kartını uzatıyorum. Masalara göz gezdiriyorum, hepsi dolu. O zaman kendiminkini de paket yaptırırım ben de.
“Paket olacak,” diyorum.
Şurada ki adam kalkacak gibi mi? Dedin bir kere paket olacak diye. Hem ödeyebilecek misin bakalım? Bir bekle hele. Pos rulosunun makineden gösterdiği başı uzuyor. Ödedi!
Yaşasın, zengin oldum!
Eyvah, kesin tavukları yapacağız.
Demin masadan kalkıyor zannettiğim adam her anlama gelebilecek bir ses çıkarıyor. Etrafındakilerin ilgili bakışları arasında renk değiştirmeye başlıyor. Yemeğinin soluk borusuna kaçtığını anlamam için kâhin olmama gerek yok. Hiç düşünmeden arkasına geçip ilk yardım eğitiminden beri pratiğini yapmadığım Heimlich manevrasını deniyorum. Adamın gövdesi geniş ve kilosu ben çarpı bir buçuk. Biraz zorlansam da ikinci hamlemde soluk borusunu tıkayan fail bir kavis çizerek masanın ortasına yuvarlanıyor. Çemberi sıyırarak basketi kaçırdım. Neredeyse kola bardağına girecekti. Savunma ribaunduna kimse girmiyor.
Tüm masalardan alkış sesleri yükseliyor. Birileri cep telefonlarıyla kayıt alıyor. Sahne dışında aldığım ilk alkış bu. Az önce hayatını kurtarmış olabileceğim adam tekrar tekrar teşekkür ederek Heimlich manevrasını tersten uyguluyor bana.
Kasiyer çocuk siparişiniz hazır diye sesleniyor. Adamın güçlü kollarından kurtulmayı başarıp geçmiş olsun diyorum ve elimdeki senaryo dosyasını sallayarak ekliyorum:
“Tavuklar bazen öldürücü olabilirler.”



