Hasretinde Tuz Üşür
yüreğimde kömür karası bir yara
düşüm uykudan kara
gözümden düşen her damla yaş
katrandan kara
sahipsizlik duygusu var içimde
kemirir nara nara
ağlama buğdayın esmer bacısı
ağlama
kardeşlik nutuklarına bel bağlama
yaramızı gören her kurt
eksik etmiyor tuzu
ölçeksiz kullanıyor dozu
bilir misin
ne kadar çok acı var
yaralı yürüyen yüreğimde
ne kadar çok
acılarla boğuştum yıllar yılı
özgürlük ve sevda yolunda
kaç tarla sulandı kanımla
şimşekler öpüşünce tanda
kaç kere öptüm yer
mermi yağmurunda
dünyada kalan en eski şey
insanın insana verdiği acıdır
onun için
kardeş deyince sızlıyor sırtım
aşk deyince kalbim
kibrit çaksam karanlıkta sesime
tutuşur nefesim
isimsiz savaşlarla geçti ömrüm
sırtıma vura vura çıkardılar
kursağımda kalan
mutluluk kırıntılarını
ne acılarım bağdaş kurdu feleğe
ne mülteci yalnızlığım
onun için her kuşluk vakti
potin sesleri altında
hüsrana uğrar sığınağım
her güne sığarsa birkaç ölüm
kalır mı takvimde yassız bir günüm
cam gibi parçalar var içimde
kırılınca keskinleşen cinsinde
onun için canhıraş çığlıklar
paramparça yüreğimde
ne taştan yumuşak yastık
ne deliksiz gece uykusu
umurumda
aklım firari vatanda
vuruldu düşlerim
yalnızlığımda
vuruldu yetmiş beş kez
tanrılar huzurunda
kaç ihanet gördü ömrüm
kaç kez hançerlendi
sırtından hüznüm
kardeş sandıklarımın gözleri
dalardı ta uzaklara
yakından bilinmezdi emelleri
ve kan kokardı süngüleri
kendimi bildim bileli
coğrafyamda öpücükler hileli
kurşundandır çocuk bilyeleri
gülmedim bir kez bile
prensipsiz kahkahalarla
dilimde orantı yok
öfkemde pranga
acımın öfkesi dilde lal
bilir misin
kaç ihanet darbesi var yürekte
kaç hançer yarası
eskiden dağlar vardı aramızda
şimdi kış eklendi birde
sermayesiz
basiretsiz
hayâsız
onun için gökyüzüne açılır
boş avuçlarımız
ve sapı kalır elimizde
güneş gözlü papatyaların
sen de bilirsin
Colemerg’de kırılan kol
kalmaz yen içinde
sindirmez bu zulmü
hiçbir genç
kalsa da kan ter içinde
yol alır dura kalka
özgürlük vaat eden
mor sümbüllü dağlara
bilmediğim dilde yazdım
sol elimle adresimi
oysa ülkesi olmayanın
olur mu ev adresi
saklasam da
kendi içimde kendimi
yine gelip bulur beni
postalların it eniği
ben de bilirim
kor düşen damarda
durmaz kan
sağır eder kulakları çığlıklar
cananı yitirince can
ateşle korkutuyorlar beni
korkar mı ateşten kül olmuş biri
defalarca yakılan diri diri
bir fırtınaya tutuldum
uçurdu hayallerimin çatısını
bir deli rüzgâr
söktü dibinden
en kalın kalasını
yüreğimde taht kuran
umut adına ne varsa
dönemedi arkasını
ellerim çatladı ayazda
avuçlarım kamış kesiği
öyle gizli gizli ağladım ki
gözlerim bile habersizdi
içte kanayan yaramdan
yüzümde yüzyıllık ağrı
nüks ediyor damarda
keşke çocuk kalsaydım hep
ayağıma batan kara dikeni
en büyük acım saysaydım
ne ben düşerdim derin sevdaya
ne sevda bana
görünmez gecede beynim
yakalanmazdı tufana
öyle bir özlem var ki içimde
kederli nehirler birikmiş gözlerimde
ne zaman kirpiklerim
ilişirse sırlı gözlerime
Fırat’a yeltenir yüreğim
bir başka sevdim
başka da sevemedim
özlemin şavkı düştü
yine yüreğime
sen hiç sevdin mi
asla senin olmayacak birini
yıkadın mı iri gözlerinde
kurşundan hızlı kalbe gireni
ve tılsımlı sevişmelerde
yüreğini iğdiş edeni
elleri hamur kokulu
kerbela gülüşlüm
ayazında yandığım sevgili
ne acıyı gördü gözümde
ne de sevgiyi
bastı çürük elma tadında
yarama mühür
hasretinde tuz üşür
ikimiz de çok iyi biliriz
kanlı coğrafyada kör dövüşü
ve tehcir yürüyüşü
engel olsaydık eğer
İzgihu’nun sırtında kamçı izine
saplanmazdı bugün
süngü böğrümüze
Zaruhi, Heranuş, Horen ve hepsinin
vebali binmezdi belimize
sen de bilirsin
çocuklar yatarken susulur
şişlenirken değil
silindi hafızamda
tüm nükteli sözcükler
umutların sevdiği gün
vuruldu kanadından kuşlar
gülüşünden çocuklar
aklım karıştı
nasıl karışmasın ki
bir avuç kum gibi
kayıp gitti yüreğimden
altın tasta sunulan güven
ey Çanakkale’de ölen dedem
göğüs göğse çarpıştıkların dili
olmuş zorunlu
benim anadilim sorunlu
onların torunlarına serilir kırmızı halı
bize zehirden bindallı
onlar karşılanır devlet bandosuyla
biz vahşi komandoyla
gel de sen anlat
kavgamız mı zamansız
zaman mı acımasız
her suskunluk
bir iç kanamasıdır
bazen demlenir acıdan
bazen yoksulluktan
çocuk ölüsüyle doluyken yerler
çıldırmaz mı çığlık çığlık
Mahabad
Şengal
Botan
ve her parça Kurdîstan
uykum da ağır
öyküm de
mayın sessizliği var içimde
mayın da sessizdir bilirsin
ta ki üstüne basılana kadar
sonra etrafında ne varsa
börtü, böcek, insan, çiçek
her şeyi yakar
ben de sessizdim
çivim çakılana kadar
uyumadan uyandım
yine bu sabah
kafam Leyla
yüreğim Mecnun
bak karşı dağ ardında
yasakların ve sınırların
canı cehenneme dercesine
bir türkü tutturmuş şîvan
ruhu bahara hasret
sesi metanet
çöktü karanlık
senin gününe
benim ömrüme
sanma ki bir sen dardasın
ve hardasın
tüm analar gibi
üşütmeyecek kadar yakın
yakmayacak kadar uzaksın
sarıl bana
sımsıkı sarıl
öyle bir sarıl ki
ben sen olayım
sen de ben
umudunu sıcak tut
üşütme yüreğinde
solundan öp umudu
öp ki
düşsün yârin yanağından
sevgi damlası
insanlar sağırsa
bağırmanın ne anlamı var
diyeceksin dayê
bir olmazsak eğer
yok oluruz birer birer
kanatırlar gülümüzü
zorba zalim beraber
belki birazdan ölürüm
bu bakışımı veda say
kalbimi tut avuçlarında
bir başka bahar için
güneşe hasret topraklara ek
ek ki
irkilmesin uçaklardan çocuklar
kabuk tutsun iyileşmez yaralar
Cumali Essizoglu
HASRETİNDE TUZ ÜŞÜR



