FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Per Petterson ve Kitapları Üzerine 2

Per Petterson ve Kitapları Üzerine 2


Per Petterson ve Kitapları Üzerine 2

Hülya Duman 

Evet, kafamızdaki şüphelerle üçlemenin ilk kitabında kalmıştık.

Kahramanımız Arvid, boşanmanın eşiğindedir. Gençliğindeyse okulu bırakıp, fabrika işçisi olarak, zaten mesafeli olan annesinin tepkisini üzerine çekmişliği vardır. Bu arada anne altı yıl önce bir oğlunu yitirmiş, hâlâ onun yasını tutmaktayken mide kanseri tanısı almıştır. Bu iki ağır yükü valizine sıkıştırarak evliliğinin ilk yıllarının, Arvid’in çocukluğunun geçtiği kasabaya gider bir başına. Arvid babasından ziyade anneye düşkündür. Anneyleyse bir türlü gelişemeyen, oldurulamayan bir ilişkisi vardır. Anne mesafelidir ve sık sık başarısızlığını kendisine hissettirendir. Arvid, kendi başarısızlık hikâyesi, boşanmanın üstüne çöktüğü yılgınlık, yalnız, terk edilmiş hissettiren bir anne, benzemeye korktuğu baba ve rekabet etmek zorunda kaldığı ölü kardeşiyle çepeçevre sarılmıştır. İçe dönük, hâlâ anne desteğine, varlığına ihtiyaç duyan Arvid’e rağmen annesi ona kayıtsız kalmaktadır. Ölmüş oğlu için döndüğü açıkça belli olan kasabada şu talihsiz konuşmaya kulak veririz. 
“Kardeşini düşünüyor musun?                                                                                                     

“Evet”                                                                                                                                       

“Beni de her gün düşünüyorsundur,” dedim,                                                                

“Hayır,” dedi,                                                                                                                              

“Neden düşüneyim ki?                                                                                                              

“Ben düşünüyorum.”                                                                                                              

“Düşünmen gerekmez,” dedi sırtı dönük.                                                                                      

“Evet, gerekir,” dedim.

Bu konuşmayı bize dinletme sebebin Arvid’i sevmemiz ve üçlemenin sonuna kadar onu şefkat ile takip etmemiz ise, bunu başardın Bay Petterson! “Yalnız gelecek değil, çocukluk da uzun sürer” demişti Murathan Mungan, Harita Metod Defteri’nde. Öyle ya hiç büyüyemez çocukluğunu yaşayamayan. “Bir çocuğun kalbinin ne zaman kırıldığını büyükleri ne kadar derinden kırıldığını da kendisi bilmez” demişti yine Petterson’la dertleşir gibi.                                                                          

“Benim kim olduğumu bildiğini sanıyordu ama bilmiyordu. Ne 1989’da ne on beş küsur yıl önce. Bana dikkat etmez, başka şeylerle ilgilenirdi. Nereden geldiğimi bilmez nasıl bocaladığımı anlamazdı. Ben, Mao ile annem hergün Gorbaçov ile konuşurdu. Ağabeyimi silmiştim Stalin’in Troçki’yi silmesi gibi.” Bu cümleyle farklı duygulara taşınıyorum. Hem buruyor hem güldürüyor hem de bana yakın geçmişin siyasi atmosferini hatırlatıyor. Bu dönemin Norveç kültüründe nasıl hissedildiğini görme imkânı sağlıyor.                                                   

Tüm bunlardan anlıyoruz ki Arvid’in üst üste eklemlenen yas ve hayal kırıklıkları vardı. Annenin kanser tanısı alması ve ilişkilerindeki olmamışlık, kötü giden bir evlilik, boşanma arifesi ve komünist parti üyesi olan, dünyayı değiştirmek isteyen bir kuşağın hayal kırıklıkları…

Kitap bitti. Araya başka kitaplar aldım ama Arvid’in haline takılı kaldım. Sanki onu ben de terk etmişim gibi yanına dönme ihtiyacım oldu. Bir taraftan da içime düşen kuşku ile yazarı araştırmaya başladım. Gördüm ki üçlemenin kahramanı Arvid, yazarla benzerlik taşıyordu. “Benim Durumumdaki Erkekler” ile sadece Arvid’in değil, yazarın da izini sürmeye başladım.                                                      

Üçlemenin ikinci kitabı: Benim Durumumdaki Erkekler. Biliyorsunuz, Arvid okulunu bırakıp, fabrikada çalışmaya başlamıştı. Burada ise, fabrikayı bırakmış yazarlık bursu almış ve yazarlık ile hayatını devam ettiren bir Arvid’e merhaba diyoruz. Kuzeydesiniz, yazarlık bursuna sahipsiniz, yazarak hayatınızı sürdürüyorsunuz kulağa hoş geliyor değil mi? Mutsuzluk için pek bir neden yok gibidir. Ne ki hayat kimseyi takmaz. Bir şekilde alır, verir kendi bildiğince. Arvid’i biraz tanıyoruz artık. İlk bölümde boşanmanın eşiğindeydi. Şimdiyse boşanmış, karısı üç kızını da yanında götürmüş, ıssız evde boş bir çuval gibi kalmıştı. Yalnızlığa katlanamayan Arvid düşüncelerin, anıların ve şimdiki dertlerinin arasında direksiyona yapışır ve Oslo sokaklarına vurur kendini de bizi de. Hoş, ben hiç de şikâyetçi değilim halimden, gezmeyi severim; hele ki bir yazarın betimlemeleriyle geziyorsam! Oslo’nun her köşe başını tanıyacak kadar ayrıntılara boğuluruz. Bu kadar ayrıntı olması şüpheli halimi iyice dürter. Çözeceğiz. Arvid evde, bir başınadır artık. Bazen saatlerce yemek yemeyi unutur. Gece iki kişilik, bir tarafı boş olan yatağında uyuyamaz, gider arabasında uyur. Sokağa çıkar, yalnızlığın dehşetiyle bar bar dolaşır, içer ve o mekânlarda kiminle uyuyacağının hesabını yapar, başka evlerde gözünü açar; neredeyse her gece.                                                                                                        

“Kendiliğinden son bulana kadar benim gibi bir erkeğin yapabileceğini hiç düşünmediğim kadar çok yatak odasından, evden, semtten geçmiştim. Günlerle geceleri birbirine karıştırmak istemiyor, gece karşılaşmak istediğim biriyle gündüz yüz yüze gelmeyi arzu etmiyordum. Ateş olmak istemiştim ama ateşimde alevden fazla kül vardı.” 

Boşanma sonrası böylesi raydan çıkma durumları olur, biliriz değil mi? Durun hemen kızmayın Arvid’e, bir ayrıntı daha vereceğim size. İlk kitapta biliyorduk zaten boşanmak üzere olduğunu, üstüne annesinin kanser tanısı vardı. Şimdiyse her şey farklı bir boyut almıştır. Karısı onu terk etmeden önce kendisinin de katılacağı ama son anda yetişemediği bir feribot kazasında annesini, babasını ve kardeşlerini kaybetmiştir. Ait olma duygusuna bu kadar hasretken, aile, hayatının merkezindeyken sürekli giden, terk eden, onu arkada bırakan birileri vardı. Arvid her yerden aidiyetsizlik çeperi ile kuşatılmıştı. Ve Arvid kalbimizi bükecek kadar şiirsel cümlelerle, duygu durumunu tanımlıyordu.    


“Yağmur damlaları otobüsün üstünde trompet çalıyordu.                                           

Yağmur altında kalmış bir şilte gibiydim.” 
Yukarıda birkaç yerde, ayrıntılı anlatımlarda düştüğüm şüpheyi hatırlayın lütfen! Per Petterson’a dikiyorum gözlerimi. Arvid elimin altında duradursun. Röportajlarını okumaya başlıyorum ki işte buldum ve olamaz! Per Petterson duygu ve düşüncelerini Arvid Jansen üzerinden verdiğini söylemiş bir röportajında. Gerçekte de Petterson ve Arvid arasında çok benzerlik vardır. İkisi de yazardır, kızları vardır, boşanmıştır. Aile içi ilişkilerinin benzerliğiyle adeta yazarımız, Arvid’i içindeki o ışıksız kuyudan çıkarmıştır. Durun bitmedi. Yazarın hayatının büyük krizlerinden biri de benzer bir aile kaybı.1990’da 159 kişinin hayatını kaybettiği, Scandinavian Star feribot yangınında annesini, babasını, kardeşlerini ve yeğenlerini kaybetmesidir, tıpkı Arvid gibi…Tanrım! Benzer şekilde şüphe duyanlar sormuş elbette kendisine. Verdiği yanıt: “Farklı insanlarız ama paylaştığımız şeyler var. O zaman otobiyografi yazmış olurdum daha keskin sınırlar içinde kalırdım ve Arvid benden daha güçlü.”                           

Her şeyi bizimle paylaşır Arvid. Başarısızlığını, inisiyatif alamayan halini derbederliğini, kayıtsızlığını, travmalarını, zayıflıklarını, insan hallerini saklamaz. İşte bu samimiyeti seviyorum, kitap kahramanlarımız biraz da yaşayan insanlardır sonuçta. Saklanmayan, kendini süslemeyen insanlara baştan güvenirim. Bunun yanında o bitmeyen hüznünü, kederini, yaralarını kanırtmadan, köpürtmeden, acıdan nemalanmadan, kimseyi suçlamadan, sitem etmeden anlatır. Her şeye sakince bir razı oluşu vardır. İşte onca kederin içindeki bu sakinlik bana huzur verdi. Petterson anlatımı sizi yormaz. Kimseyi suçlamaz, acıtmaz. Ortadoğu ağlaklığı olmadan da keder anlatılabiliyormuş meğer dedirtir! 
Yazarla hemhal durumlarımız:

Benim Durumumdaki Erkekler‘de boşanmanın ardından bir erkeğin de benim gibi düşünmesi, aynı ayrıntıları dert edişi inanılmazdı.                   

“Parmağımda alyans olmasa bile alyans izi vardı. Sol elimin yüzük parmağında ince beyaz bir çizgi, hiç geçmeyecek bir yara izi gibi damgalanmışım gibi.”                                                                                                   

Karısının terk ederken bıraktığı mektubu ne yapacağını bilememesi ilginçti!                    

“Atmak yanlış geliyordu sanki Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ansızın kapımı çalacaktı gibi.”                                                                                                

Doğrusu bir erkekten beklemediğim duygulardı. Kendimi yakalıyorum birden: Arvid’e kadar cinsiyetçi ve ön yargılı mıydım yani!                              

Kitaplarla kurduğumuz ilişkinin benzerliği mutlu ediyordu bir de.   

“Her kitap sırtından içeriye, bana ait olmayan belki de bana ait olabilecek bir hayata kapı açardı. Belki de o hayatlar bana aitti. Çünkü kitaplardan her birini yüreğimde bir şamandıraya bağlamıştım ve ta okul günlerinde başlayarak buraya kadar onları yanımda getirmiştim, onlar olmasaydı ben kim olurdum.” 

Sahi onlarsız kim olurduk biz Arvid?

Kitaplarında başka yazarlardan sık bahseder Per Petterson, kendi kitaplarına da göndermeler yapar.                                                                                    

Aile içi gerginliğin çocuklar üzerinde yarattığı travmayı görmezden gelmez ve Arvid’in büyük kızı üzerinden dokunur yazar. Arvid, kızları ile ilgili kendisinden beklediğimiz ama başlarda alamadığı inisiyatifi nihayet almıştır, büyük kızı ile iletişimi yakalamıştır. Onu psikiyatra götürürken kurduğu sade ama bizi kavrayan cümleyle içimizi rahatlatarak bitiririz kitabı. “El ele yolun karşı tarafına geçtik. Vaktimiz çok. Acele etmeye gerek yok.” 

İkinci kitaptan sonra araya aldığım kitap, Per Petterson ile keşfettiğim Natali Ginzburg’un Bütün Dünlerimiz oldu. Ardışık okumalarda daha geniş perspektiften görebilmek için biraz uzağa çekilmem gerekiyor.  Yazarın Ginzburg’u neden sevdiği ortada diyorum, okurken. Aklımın bir yerinde “Arvid ne yapıyor?”, “Acaba toparladı mı?” sorularıyla okuyorum. Yok artık kitap kahramanlarıyla da mı bağlanma problemi yaşıyorum ben? Düşüneceğim bunu, söz!                                                                                                                 

Üçlemenin son kitabı Ardından elimde. İsmi kadar, kapağı da dikkat çekici. Kitaplarında da sıkça bahsettiği ressam Edvard Munch’ın Kış Gecesi çalışması var. Per Petterson, ailenin kendi yazının merkezinde olduğunu söyler. Üçlemenin ilk kitabında anne, ikinci kitapta eş ve çocuklar baskınken Ardından‘da babayla olan ilişkisiyle yüzleşmesini izleriz. Kazadan tek kalan yakını, taban tabana zıt olduğu abisi ile de tanışırız. Arvid’i burada kırk üç yaşında, ailesini kaybedeli altı yıl geçmiş, kızların velayeti anneye verilmiş, sıkça içen, dağıtan, orta yaşı az buçuk geçmiş, yalnız ve depresyonda bir adam olarak buluruz. Üstelik ailesiyle katılmayı planladığı ama son dakika vazgeçtiği deniz yolculuğundan kurtularak sağ kalmıştır. Bazı ölülerin nefesleri yaşayanlardan güçlüdür. Hiç bitmeyen ve onu ensesinden aşağı dibe doğru iten suçluluk duygusuyla baş etmek hiç de kolay değildir. Hayattadır ama sevdiklerinin kıyısına savrulmuştur. Tutunmaya çalışmaz, ucunda kalmaya itirazı yok gibidir. Birilerine deli gibi ihtiyaç duyarken öte yandan bağlanma problemleri ile harekete de geçemez. Bakmayın siz Arvid’in böyle görünmesine, güçlüdür yine de. Hayatta kalan tek akrabası ağabeyi, eşinden ayrılınca intihar girişiminde bulunmuştur misal. Kitap, kaza sonrası iki kardeşin baba evine eşya toplamak için gidip, anılar denizine dalmalarıyla başlar. Rüyalar, anılar, şimdiki zaman, geçmiş zaman döngüsel bir şekilde ilerler. Döngüsellik kısmı günlerimi çok meşgul etti, bitişe saklıyorum. Her kitabında bizi bir parçasına götürüyordu adeta yazar. Bu arada Per Petterson bana muhteşem bir sürpriz hazırlamıştı, habersiz okumaya devam ederken aniden yakalandım ve ağlamaklı oldum. Sürpriz için Arvid’e dönmeliyiz şimdi.

Arvid, Kuzey Irak’tan göç eden, yeni komşusu, Müslüman aileye kapıda kaldıkları bir gün, giriş kapısını açar. Ertesi günlerde teşekkür için evine gelen Naim Hajo’nun yerdeki kırık ayna parçalarına takılır gözü. Bir iki kelime dışında dil bilmeyen Hajo kalbini işaret eder ve problem? der. Bu işaret, Arvid’in kilidi olur ve çözülür.                                                                                                                

– Baban sağ mı? “Benim babam öldü. Yaşasaydı şimdi sekseni devirmiş olacaktı. Tuhaf olan şu ki, bunun dayanılmaz olduğunu fark etmem altı yılımı aldı.                                                                                                                              

Yine problem diyor kalbimi gösteriyor. İnkâr etmiyorum koridorda ani bir dürtüyle duvar aynasını paramparça ediyorsan bir problem var demektir, kabul ediyorum. O da kendi kalbini gösteriyor “problem” diyerek. Anlıyorum, ömrünün çoğunu geçirmiş olduğu şehirden babasından uzakta, belki babası ölmüş, öldürülmüş.

Savaşı, mülteci olmanın zorluğunu dil bilmesek de kalpten kalbe daima bir yol bulunduğunu düşünürüz. Mülteci konusuna gönderdiği selamı başım gözüm üstüne diyerek alırız, ilk vuruş! Kolunun altında teşekkür için getirdiği kitap, Yaşar Kemal’in İnce Memed’idir, ikinci vuruş!                                                                                                                                   

Per Petterson’un en sevdiği yirmi yazardan biriymiş Yaşar Kemal ve üçüncü vuruş!                                                                                                                     

Ne büyük mutluluk bu, gözümden yaş geliyor, göğsüm kabarıyor… Ben milliyetçi miyim acaba diye soruyorum bu sefer kendime. Ama nasıl kıvanmayayım? Dönüp dönüp defalarca okumama sebep olan görkemli tanıma bakın!                                                                                                            

“Onu on beş yıl önce okuduğumu iyi hatırlıyorum. O sırada yaşadığım dairedeki sandalyeyi, perdelerin rengini, duvarlardaki badananın renklerini hatırlıyorum; dönel kavşağa giden otobüslerin pencerelerine giren uğultusunu, otobüs durağındaki fren seslerini ve kapıların açılışını. Her gün çaldığım İrlanda müziğini, bana sonsuza dek Çukurova’da yanan dikenleri çağrıştıracak olan o müziği ve Mehmed’in sevgilisinin sadece onun için ördüğü benzersiz örneği olan çorapları.”

Nordik ülkelerinin mesafeli, soğuk insanlar olduğunu düşünürdüm. Aslında müthiş bir espri anlayışı da var Petterson’un. Ağabeyini hastaneye ziyarete gelince hemşire “durumu stabil” der. Burada “stabil”e epey bir takılır. Sağlıkçıların kullandığı bu mesafeli ve çok sır vermeyen ifadeyi cümlelerinde kullanışıyla epeyce bir gülümsetir.

Okuru ile sakin sakin, konuşur gibi yazan Petterson ile muhabbeti biraz daha koyultmak için son kitabı Reddediyorum ile vedalaşmak istedim. Sadece bu kitabında bir kadın kahramana yer vermiş. Onun dışında tüm kitaplarının erkek kahramanlar ve erkek halleriyle ilişkili olduğunu göreceksiniz. Son kitapta da arkadaşlık, insan halleri ve yine aile içi travma ağırlıklı idi ve bana Trond’u hatırlattı, “Nasıl biri olacağına sen karar verirsin.”

***

Sevdiğim okumaların sonunda hissettirdikleri kalır zihnimde. Önceki ya da sonraki okumalarıma, kendi yaşadıklarımı iliştirir, birbirine bağlarım. Bu daha çok yazma sürecinde ne yazacağım, nasıl anlatacağım kısmında yoğunlaşır. Biraz da bu üşüşmeler nedeniyle yazmayı sevdiğimi fark ettim. Bakınız:                                                                                                                                                

– İskandinav ülkelerinin yaşam felsefeleri, tutumluluğu üzerine düşündüm okurken. Arvid’in babasının kazağını giymesi, sade yaşamı, Trond’un günübirlik yaşamı ilgimi çekti. Çekmekle de kalmadı, bizim yaşamımızla kıyaslamayı getirdi. Aklıma Ayfer Tunç’un Osman isimli kitabı geldi. Şöyle bir cümle vardı oarada: ‘Tüketim’ dilimize öyle bir yerleşti ki su içmek yerine ‘su tüketiyorum’ sebze yemek yerine ‘sebze tüketiyorum’ cümlelerine evrildik yaşama biçimimizle. Bizdekinin tersine bu ülkelerde korumak, saklamak geleceğe bırakmak var, lüks ve konfor doğanın önünde; ezerek, yok ederek, salına salına ve umarsızca gitmiyor misal.

– Okuma oranlarının, sosyal refahlarının aile içi iletişimsizlik ve mesafe ile ters orantılı olmasını bekliyordum ama değil. Aile içi mesafeli ilişkiler keza boşanma oranı da yüksekti.

– Petterson karakterlerinin yaşamlarında hep kayıp, ölüm, ayrılık vardı. Derin boşluk ve gecikmiş olma hissi ön plandaydı. Yine geçmiş ve şimdiki zamanda dönüp duruyorduk.                                                                                                               

Zaman ve geçmişi hatırlama üzerine de çok düşündüğümü fark ediyorum. Uzun kaldık birlikte çünkü yazarla…                                                                

Yazma sürecinde tesadüf ettiklerim daima şaşırtmıştır beni, yine şaşırıyorum. Yakın zamanda okuduğum, Georgi Gospodinov, Zaman Sığınağı‘nda: “Kayıp bir ayrıntının ne zaman yüzeye çıkacağını, birkaç yüz ve ifadenin aniden oluşan kırılgan nöron kapsülünden ne zaman atlayacağını asla bilemezsin. Geçmiş elli yıl gelecekteki elli yıldan daha güvenlidir. Geçmişe bakarak ileriye doğru gidersin ve geriye dönüp geleceğe bakarsın.”   

Sonra, Gospodinov’un “Zaman Sığınağı” ismini ödünç alıyorum. Bazen sığınmak gerekiyor bazı zamanlara. Ve sıkça, hemen her gün gözüme batan cümleler geliyor aklıma sosyal medyada: “Arkana dönme, ileri bak, geçmişi düşünme, geleceğe bak, enerjini alanları geride bırak, hayatından çıkar.” Bu kolay ve sığ olan yaklaşımlar beynimde uğulduyor uzunca bir süredir, reddediyorum.  Hayır, zaman tek bir çizgide ilerlemiyor ve hep ileri gitmiyor her zaman. Zaman döngüseldir. Geçmişte nasıldık, nasıl davrandık, nasıl izler bıraktık?  Kişisel tarihimizde olan birinin yıllar sonra, belki de en önemli dönemeçte karşımıza aniden çıkarak; hayatınıza dokunup, akışı değiştirdiğine tanıklık ettiniz mi? Ben ettim. Petterson okumalarıma denk gelen bu olağanüstülük üzerine tekrar yorumluyorum ki zaman hep ileri akmaz, döngüsel anlar vardır ve bazen de geriye bakmamız gerekir. Eskiden nasıldık? Şimdiye nasıl geldik? Her travmada, gücümüz eksildiğinde biraz çocuklaşır, geçmişe döndürürüz bakışlarımızı; yaralarımızı sarmak için güvenli yerlere ihtiyaç duyarız. Erişkin bir insanım ama her canım yandığında oyunbaz babaannemin uydurduğu cadı- çocuk oyunlarımızın neşeli anlarına gözlerimi kapatırım. Beni yeniden ayağa kaldıracak oradaki neşenin, kedersizliğin, özgürlüğün, hafifliğin sesini ve kokusunu duyumsarım Süreç, gelinen konumlar bazen aklımızı karıştırır. Bu dönemlerde sadece şimdi de olup, gelecek planlarımıza odaklansak da geçmişlerimize muhtacız. 

Zaman, küçük elektrik şokları gibi teninin altında dolaşır diyordu Petterson. Yol alırken, yaşamın karşınıza çıkardığı herkese hatta börtü böcek, doğaya iyi, dürüst, güvenilir, yapıcı ve koruyucu olmak önemlidir. Emin olunuz, bıraktığınız tortu ne ise yıllar sonra gelip size dokunacaktır. 
Keyifli buluşma için Per Petterson’a teşekkür ediyor, fiyordları selamlıyor, kim olduğumuzu unutmadığımız temennim ile iyi okumalar diliyorum.
Dip not: Kültüre ait saptamalarımı doğrulamadan size veremezdim. Görüp, yaşadığım, gözlediğim bir yer değildi. İlk okumamı İsveç’te yaşayan yazar dostum, Aynullah Akça’ya verdim. Sonra yaklaşık bir saat üzerine konuştuk. Kendisine katkıları ve ilk okuma için teşekkürlerimi iletiyorum.

Picture of Hülya Duman

Hülya Duman

Tüm Yazıları