İstanbul 3 Aralık 2025
2025 YILINA VEDA
Sevgili Tijen
Sevgi Soysal Kitaplığında okuma tiyatrosu
Sen psikolog arkadaşınla birlikte Sevgi Soysal Kitaplığı’ndaki son okuma tiyatromuza gelince çok sevindim. Ne yazık ki bu seferki etkinlikte düşüş oldu. Biliyorsun izleyicinin enerjisi çok önemli. İzleyicimiz çok azdı. Oyuncularımızdan Mert onbeş, onaltı yaşlarındaki öğrencilerini getirmişti. İlk anda sevindim ama onları çok aşan bir konuydu. Oyun boyu telefonlarıyla oynadılar. Onları böyle bir konuya mutlaka öncesinden hazırlamak, sonra da üzerinde konuşmak gerekiyor. Aslında böyle bir etkinliği okullara da götürmek gerekiyor, ama tabii gerekli koşulları sağlayarak. Ekipte de aksamalar vardı, ekipte rol değişikliği olmuştu, bazıları uzun süreden beri yoktu, onun için tam uyum sağlayamadı. Kısaca ekipteki uyum diğer etkinliklerimizdeki gibi iyi değildi. Benim de iyi yönettiğim söylenemez, çünkü konuyu dağıttım. Kısaca zorlandık.
Öte yandan bu kadar merkezi bir yerde bu kadar güzel bir mekan olan Sevgi Soysal Kütüphanesi de hiç yaşamayan, ölü bir mekan. Bu da beni olumsuz etkiledi. Düşünebiliyor musun iyi bir yönetimin elinde orası cıvıl cıvıl olabilir, insanlarla olup taşabilir. Ne güzel ne anlamlı etkinlikler yapılabilir orada. Öyle sanıyorum ki orayı kimse bilmiyor. İnan ki içim acıdı.
İstanbul’un dönüşümü
Ekrem İmamoğlu’nun kurduğu ve kullandığı bütün mekânlar, kütüphaneler, Feshane, Gashane, Bulgur Palas büyüleyici. Bir tek burada mekânın yaratabileceği heyecanı ve enerjiyi hissedemedim. Merak ediyorum sen bu konuda ne düşünüyorsun? İmamoğlu şehre gerçekten farklı bir hava verdi. Ama acaba bu kalıcı mı? Yoksa her şey gibi uçup gidecek mi? Düşünüyorum da İstanbul’un son yarım yüzyılını anlatan bir kitap ya da bir belgesel ne güzel olurdu. Neler yapıldığını ve nelerin bir takım politik oyunlara kurban edilerek bozulduğunu, nelerin kaldığını nelerin yıkıldığını anlatan bir araştırma İstanbul’un öyküsüne farklı bir bakış getirebilirdi. İşin tuhafı İstanbul’un hala bütün olumsuz gelişmelere karşı direnen büyüleyici bir şehir olması.
Yollardayız
Bu arada yıl sonunu getirdik bile. Ben her yıl sonu bir hesaplaşırım kendimle. Bu mektupta da hesaplaşmaya başlıyorum. Gelecek mektubumda devam ederim. Yıl göz açıp kapayana kadar geçti demek istemiyorum çünkü insan yaş aldıkça zamanı durdurmaya çalışıyor. Zamanı durdurmanın en güzel yolu kısa yolculuklar. Ben de İlkbahar’da arkadaşlarımla Urfa’ya gittim (Orası bambaşka bir dünya geçen mektuplarımın birinde anlatmıştım), bu ay da Mudanya ve İznik’e gittik, bildiğimiz yerler ama yine de yıllar yılı gitmemiştim oralara… Önümde daha İzmir yolculuğu var. Lena Leyla ve Diğerleri sahneleniyor, Anlatılamayan Öyküler dijital tiyatro projemizden tanıdığın Nilüfer Akca oynayacak, Semih Çelenk sahneliyor. Bu, Ayla Algan ve Ayşen İnci’nin ve Bambu tiyatrosunun sahne yorumlarından sonra dördüncü sahne yorumu olacak. Hiç bir oyunum bu kadar tutmadı. Çok merak ediyorum. Bir daha ki mektubumda sana izlenimlerimi yazarım.
Ben Moldavya’dan Maria geleli beri Norbert’i sağlam ellere teslim edip uzaklaşabiliyorum evden. Eski arkadaşlarımla birlikte olmak çok hoş. Büyük bir uyum var aramızda. Arkadaşlarımdan Nilüfer’e hayranım. Benden yedi yaş büyük olmasına rağmen çok güzel bir yaşlılık yaşıyor. Yaşam dolu, dinç, her şeyin keyfini çıkartıyor. Ama diğerleri de öyle. Bence bizler iyi yaş alanlar grubuna giriyoruz.
Yolculuklar tıpkı yazmak ve okumak gibi insan ruhuna çok iyi gelen soluk alanları değil mi?. Birden gündelik yaşamdan kopup bambaşka bir yerde, bambaşka bir ortamda buluyorsun kendini. Biz de bol bol gezdik, yürüdük ,temiz hava aldık, göl balıkları yedik, çinilerin en güzellerini aldık, bir gün önce İznik’e gelen Papa’nın gezdiği yerleri dolaştık. En hoşuma giden de geceleri arkadaşımın evinde pijamalarımızı giyip saatlerce laflamamızdı. Biz buna gençliğimizde pijama partisi derdik.
Tabii en önemlisi kendimizi sisli puslu soğuk kış günlerine direnebilmek için iyice şarjladık. Köln’ün buz gibi soğuğundan artık korkmuyorum. Yaz aylarını geçirdiğimiz Olimpos Çıralı’ya gelince orası yol kategorisine girmiyor. Çünkü artık evimiz gibi, sürekli yaşam alanımız. Bu yıl orada Hayaller adlı performansı yazdım. Şimdi Essen Katekombe Theater’de sahnelenecek: Bakalım Almanya’ya gidince beni neler bekliyor.
Romanların dünyasında
Norbert’e gelince idare etmeye çalışıyor. Eve merdiven koltuğu yaptırdık, çok rahat etti. Bu arada ben yüksek sesle okuma yeteneğimi günden güne geliştiriyorum. Wirginia Woolf’un romanlarından sonra Charles Dickens’in Little Doritt romanını bitirdik. Birlikte okuma, üzerinde düşünme, tartışma çok keyifli oluyor. Dickens’a humorundan dolayı gençliğimde aşıktım. Ama bu sefer uzun cümleleri beni rahatsız etti. Oldukça karmaşık bir anlatım, dahası yapay, yer yer zorlama. Eee tabii insanın zevki de her şey gibi zaman içinde değişime uğruyor. Ama en hoşumuza giden Wirginia Woolf’un Yıllar kitabı oldu. Şimdi biraz modern edebiyat okuyacağız. Elif Şafak’ın son romanı bizi bekliyor. Bize birlikte okumak için önerebileceğin güzel bir kitap var mı, ne dersin? Biliyorsun her kitap okumaya uygun olmuyor. Onun için hep özenle seçmem gerekiyor.
En beğendiklerim
Söz kitaplara gelmişken sana bu yıl en beğendiklerimi yazayım. Bunların içinden tiyatro ve filimleri yazıp yazı yayınladım bile :
Roman: Wirginia Woolf, Yıllar. Çok beğendim ama toplumsal cinsiyet açısından hiçbir şey göremedim. Sadece üstü kapalı olarak kadınlar arası duygusal ilişkiyi yer yer hissettim.
Dans Tiyatrosu: Biz kimiz? Katalan Fransız Topluluğu Baro Devel’in Biz Kimiz? Oyunu festivalin en çarpıcı oyunuydu, ekoloji üstüne…
Tiyatro: Filler ve Karıncalar, Cas Tiyatro, Yaşar Kemal’in bir romanından uyarlanmış. Küçücük sahnenin sınırlarını aşan çok başarılı bir çalışmaydı.
Film: İran filmi. En Sevdiğim Pastam, Yönetmen: Behtash Sanaeehe. Çok sıcak ve duygulandırıcıydı.
Yerli film. Kelebeklerin Uyuduğu Yer, Yönetmen: Ceyhan Kandemir, İnanılmaz görüntüleriyle büyüleyici bir filmdi.
Dizi: Kızılcık Şerbeti, Uzak Şehir
Kızılcık Şerbeti’ne herkesin saçmasapan olaylardan dolayı çok kızdığını biliyorum. Şimdi diziler çok gerçekçi olduğu için insanlar inandırıcı bir şeyler görmek istiyorlar. Dizi absürde kaçtığında ise canları sıkılıyor. Ama bence dizinin bir özelliği de her türlü saçmalığı bir araya getirebilmesi. Bu, Kızılcık Şerbeti’nde baştan beri var ama şimdi daha da yoğunlaştı. Benim de beğendiğim tam tamına bu. Bakalım bu hafta dizide ne saçmalıklar olacak diye izliyorum ve çok eğleniyorum. Modern aileyle muhafazakâr aile arasındaki çatışmalar. Ailenin her bireyinin öteki aile bireylerine aşık olması. Alavereli dalavereli ilişkiler, şaşırtıcı beklenilmedik olaylar hepsi çok saçma ve komik. Saçmalığın mizahı diyebiliriz buna. Bilinçli mi böyle yapılmış yoksa istemeden mi oluyor o ayrı konu. Ama ben Brechtiyen bir gözle izliyorum.
Uzak Şehir’e gelince kadınların paçavraya dönüştüğü eril ve feodal bir dünya gösteriliyor. Öte yandan kadınlar yaş aldıklarında oğulları da varsa hanım ağa olarak bu sistemin bekçiliğini yapıyorlar. Bu dünya öylesine şiddet dolu ve ilkel ki izlerken dizide cep telefonu çaldığında bir an irkildim. Ortaçağ’da cep var mıydı gibi tuhaf bir duyguydu bu…
Tijencim yakında yine Köln’e dönüyorum. Bana bol şans dile. İnşallah güzel günlerde yine buluşacağız. Sana şimdiden sağlıklı, etkin aydınlık bir yeni yıl diliyorum.
Zehra
www.zehraipsiroglu.com



