FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

PARİS, SENİ SEVİYORUM

PARİS, SENİ SEVİYORUM

 

PARİS, SENİ SEVİYORUM

Neşe Ürel

 

Yeni yıl yaklaşırken dijital kanalların birinde izlediğim bir film bana Paris’te geçen izlediğim-izlemediğim pek çok filmi hatırlattı. Önce izlediğim bu filmden bahsederek yazıma gireyim. Noel yaklaşırken çekilen aynı zamanda ‘kendini iyi hisset filmleri’ denen filmlerden biri. Konusu için değil, Noel ve yeni yıl zamanı muhteşem görüntüleri olan Paris için izledim. Şampanya Yüzünden (Mark Steven Johnson, 2025), Paris’in şahane ışıltılı caddelerinin ve kırsaldaki üzüm bağlarının muhteşem görüntüleri eşliğinde izlenen bir romantik komedi. Klişelerden kaçmaya çalışsa da film zaman zaman bu tuzağa düşüyor ama yerinde mizahı, rahat izlenen temposu, ikna edici senaryosu ile samimi ve ışıl ışıl bir film. Her zamanki gibi beklenen yanlış anlamalar oluyor ama karakterlerin sıcaklığı ile bunu aşıyoruz. Müzikler de filmin ruhuna uygun seçilmiş. Filmin sonunu tahmin ediyoruz, ama gülümseyerek kabul ediyoruz, aslında ana karakterimizle birlikte bir Paris kaçamağı yaşıyoruz. 

 

İlk gençlik yıllarımdan beri görmek istediğim yabancı kentlerden biri Paris’di. Bu isteğimin oluşmasında, orta öğrenimimde Fransızca okumuş olmam ve romanlarda, filmlerde çok fazla fon olarak kullanılan bir kent olmasının rolü büyüktü kuşkusuz. Özellikle Fransız Devrimi’nin anlatıldığı romanlarla Bastille ve Concorde Meydanları, Versaille Sarayı görmeden tanıdığım yerler olmuştu. Basında ve filmlerde bolca kullanılan -kimilerince sevilmeyen- Eiffel Kulesi’ni ve Juliette Binoche’un oynadığı Pont-Neuf Aşıkları filmiyle tanıdığım Pont-Neuf Köprüsü’nü görme isteği ise bende takıntılı bir hal almıştı. Tarihi mekanlarıyla, romantizmi ve ışıltısı ile Paris, benim imgelemimde bir rüya kenti olarak yer alıyordu. Ancak elli yaşıma yaklaşırken görebildim Paris’i. Kaldığım yedi gün boyunca gezdiğim her köşesi, yürüdüğüm sokakları ve müzeleri ile adeta belleğime kazındı. Bu kez, tekrar gitme ve göremediğim köşelerini görebilme isteğiyle doldum. Paris tarihiyle yaşayan, sanatın ve sanatçının soluklandığı büyüleyici aynı zamanda da çeşitli ırktan, sınıftan, kültürden insanı barındıran kozmopolit bir kent. 

Paris dönüşü Enis Batur’un “PARİS, Ecekent” kitabını doyumsuz tatlar alarak okudum. Enis Batur kitabında “Tek başıma, onca zamanın ardından Seine kıyısında yürümeye başladığımda gövdemin her zerresinin zonkladığını unutamam. Pont-Neuf’e vardığımda kendimi tutamamıştım.” derken sanki benim duygularımı anlatmış, benim de “Buradayım işte nihayet Pont-Neuf’deyim” diye bağırasım gelmişti. 

 

Bu nedenle adında ve içinde Paris geçen her filmi görmeye, her kitabı okumaya çalışırım. Paris’te çekilen o kadar çok film var ki hangisini anlatayım? Paris’te Son Tango’dan Serseri Aşıklar’a, Paris Damları Altında’dan Amelie’ye, 5’ten 7’ye Cleo’dan Paris’te Gece Yarısı’na, Pont-Neuf Aşıkları’ndan Gündüz Güzeli’ne, Paris Blues’dan 400 Darbe’ye, Paris’te Bir Hafta Sonu’ndan Saklı’ya   saymayla bitmeyecek, her türden her dilden ne çok film var? Bu filmlerin hepsini tek tek anlatmak isterim ama pek çok filmi içinde barındıran bir filmi anlatayım isterseniz.

Filmin adı Paris, Seni Seviyorum olunca ben de ilgisiz kalamadım. Bence bu filme pek çok kişi ilgi duyacaktır. Çünkü ortada pırıltılı bir yapım var. 21 işinin ustası yönetmen (Ethan ve Joel Coen, Wes Craven, Isabel Coixet, Vincenzo Natali, Alexander Payne, Christopher Doyle, Gus Van Sant, Tom Tykwer); pek çok yıldız oyuncu (Steve Buscemi, Juliette Binoche, Nick Nolte, Marianne Faithfull, Fanny Ardant, Natalie Portman, Ben Gazzara) ile on sekiz tane farklı anlatının öznesi olan Paris. 18 kısa filmin pek çoğu bu işe yeni başlayanlar için bir ders niteliğinde.

 

Film bittiğinde kısa filmlerin üç dört tanesinin öne çıktığını ve belleğinizde daha fazla yer ettiğini fark ediyorsunuz. Sonra içinizde filmi tekrar izleme isteği uyanıyor. Ben de bu yazıyı yazarken unuttuğum filmleri hatırlamak isteyerek tekrar izledim. Bu kaçıncı izleyişimdi bilemiyorum. Ana tema çoğu kişi tarafından aşk olarak belirtilse de bence tümüyle aşkı anlatan filmler değil bunlar. Paris’in 18 bölgesinde çekilen, aşk, ayrılık, hüzün, sevinç, yalnızlık, ölüm ve yaşam konularına yoğunlaşan öykülerde; gençlerin, yaşlıların, farklı dinden, ırktan, kültürden insanların ilişkileri harmanlanıyor. Bu proje dört yılda tamamlanmış. Teknik yönü oldukça kuvvetli, çekim kalitesi yüksek olan bu filmi bir bütün olarak değerlendirmek oldukça zor. Herkes kendine göre bir şeyler bulabilir, kimini sevip, kimini beğenmeyebilir. Benim en çok etkilendiklerimi ise şöyle sıralayabilirim:

 

Montmartre (Bruno Podalydes): Aşkla insanın nerede karşılaşacağını kimse bilemez. Arabanıza park yeri ararken bile karşılaşabilirsiniz.

16. Bölgeden Uzakta (Walter Salles ve Daniela Thomas): Göçmen bir annenin sabahın karanlığında kalkıp kendi çocuğunu ucuz bir bakımevine bırakarak başka bir ailenin çocuğuna bakmak için Paris’in lüks semtlerine doğru yola çıkısını anlatan duyarlı ve içten bir öykü.

Bayram Meydanı (Oliver Schmitz): Meydanda yaralı bir genç adam ve ona yardım etmeye çalışan tıp öğrencisi genç kız. Onların aşkı başlamadan bitmeye mahkumdur.

Faubourg Saint-Denis (Tom Tykwer): Görme engelli delikanlıyla genç aktris adayı sevgilisinin yaşadıkları aşk sürpriz bir sona ulaşır. 

Kabristan (Wes Craven): Paris’te ünlülerin yattığı mezarlıkta Oscar Wilde’ın mezarını arayan yeni evli çiftin tartışmalarına müdahale eden ve tatlıya bağlayan O. Wilde’ın hayaleti olur.

Quartier de la Madeleine (Vincenzo Natali): Bazılarının itici bulduğu bu vampir hikayesi ise görselliği ile belleklerde iz bırakıyor. 

 

İçinde değişik tatlarda ve biçimlerde çikolataların bulunduğu renkli kutular vardır. Ben bu filmi ve Paris filmlerini o kutulara benzetiyorum. Size de değişik tatlar alacağınız bu renkli çikolata kutularını almanızı öneriyorum. Pişman olmayacaksınız.

Picture of Neşe Ürel

Neşe Ürel

Tüm Yazıları