
Lahey’in gri gökyüzü, 2005 yılının Mayıs ayında şehre her zamanki melankolisini bulaştırıyordu. Sokaklar soğuk, yüzler mesafeliydi. Benim küçük fotoğraf stüdyom ise bu buz gibi şehrin ortasında öykü, zamanın ve kuralların durduğu bir vaha gibiydi. Dükkânın başköşesinde duran 1912 model devasa körüklü makine, bir asırlık tanıklığıyla nice savaşlar, nice aşklar görmüş, dükkânın sessiz bekçisiydi. Ahşap gövdesi ve pirinç aksamıyla bu antika dev, sanki dış dünyadan sızmaya çalışan hıza ve disipline karşı bir kalkan oluşturuyordu.
Her pazartesi saat tam 08:30’da bu ağırbaşlı sessizlik, neşeli bir rüzgârla dağılırdı. Kapıdaki rüzgâr çanı telaşla çalar ve içeri on üç, on dört yaşlarında beş kız çocuğu girerdi.
Onlar, dükkânın o loş ve ilaç kokulu havasında, baharda betonların arasından fışkırmış taze tomurcuklar gibi dururlardı. Gözleri pırıl pırıldı ama bakışlarında hep bir "yakalanma" endişesi ile karışık bir macera heyecanı vardı. Her defasında aynı kararlılıkla, sanki çok ciddi bir iş görüşmesine gelmişler gibi, "Vesikalık çektireceğiz," derlerdi.
Birlikte arkadaki stüdyo kısmına, o beyaz fonun ve şemsiyelerin arkasına geçerlerdi. İşte o an dükkânın ruhu değişirdi. Perdenin arkasından gelen fısıltılar, bastırılmış ama durdurulamayan kahkahalar, kumaş hışırtıları ve çantaların sertçe açılıp kapanma sesleri… On dakika boyunca o vaha, bir dönüşüm merkezi oluverirdi.
Sonra içlerinden biri, az önce gizli bir ayinden çıkmışçasına ağırbaşlı bir tavırla tabureye otururdu. Ben artık dijital makineyle çekim yapsam da, köşedeki 1912 model emektar makine, merceğiyle bu genç kızların dönüşümünü sessizce onaylar, sırlarını saklayacağına dair onlara güven verirdi. Flaş patlar, çekim biter ve hepsi bir toz bulutu gibi dükkândan dışarı süzülürlerdi.

Haftalarca bu rutini izledim. Sonunda bir gün, gidişlerini camın arkasından seyrederken asıl mucizeyi fark ettim. Giren kızlarla çıkan kızlar aynı değildi.
İçeriye; ailelerinin ve toplumun onlara biçtiği rollerle, başörtüleriyle, solgun ve yorgun yüzlerle giren o çocuklar; dışarıya bambaşka birer genç adayı olarak çıkıyorlardı. Üzerlerinde emanet gibi duran renkli bluzlar, yanaklarında taze bir bahar gibi parlayan hafif bir allık ve dudaklarında dünyanın en büyük sırrını saklıyormuşçasına duran incecik bir parlatıcı…
Anladım ki benim stüdyom, onlar için sadece bir dükkân değildi. Orası, ailelerin baskısından, okulun disiplininden ve toplumun beklentilerinden kaçtıkları bir "özgürlük odası"ydı. O antika makinelerin ve banyo ilaçlarının kokusu arasında, kendilerini aynada görmek istedikleri gibi yeniden inşa ettikleri bir oyun alanıydı.
Yine bir pazartesi sabahıydı. İçerideki o bildik telaş bittiğinde beni çağırdılar. Bu tatlı oyunu bozmadan onlara bir iyilik yapmak istedim. Belki de kendimi onların bir suç ortağı, onları kollayan bir baba figürü gibi hissetmiştim. İçeri girdim ve yüzümdeki en babacan gülümsemeyle Türkçe konuştum:
"Kızlar, artık fotoğraf çektirmenize hiç gerek yok. Sanırım siz buraya daha çok kıyafet değiştirmek ve makyaj yapmak için geliyorsunuz. Burası sizin yeriniz, her zaman gelebilirsiniz, kapım size sonuna kadar açık."
O an, havada asılı kalan neşeli toz zerrelerinin bile donduğunu hissettim. Kurduğum cümle bir iyilik köprüsü değil, onların mahrem dünyasına, o kutsal sığınaklarına fırlatılmış ağır bir taş olmuştu. Yanaklarındaki o canlı renk bir anda uçtu; yerini derin bir mahcubiyete ve "ifşa olmuşluk" korkusuna bıraktı. O ana kadar stüdyoyu koruyan o görünmez büyü, tek bir cümleyle paramparça olmuştu.
Hızla çantalarına sarıldılar. Birbirlerine bakmadan, tek bir kelime bile etmeden toplandılar. Başlarını önlerine eğip kapıya yöneldiler. O neşeli rüzgâr çanı, bu kez bir vedanın hüznüyle titredi. Köşedeki 1912 model makine, gidişlerini son kez sessizce izledi.
Dışarı çıktılar ve bir daha hiç gelmediler.
Lahey’in sokakları benim için o günden sonra daha sessizleşti. Meğer büyümek, birinin sizin oyununuzu bildiğini fark ettiğiniz o ilk saniyeymiş. Ben onlara kapımı açmıştım ama farkında olmadan, saklandıkları o eşsiz vahanın anahtarını ellerinden almıştım. Onlar için stüdyo, kimse bilmediği sürece özgürdü. Bilindiği an, orası da dış dünya gibi olmuştu.
15 Mayıs 2005
Den Haag
Cemal T.Akça



