DUVAR SAATİ
Züleyha Akın
I.
Yedi yılın sonunda kâğıt geldi.
İki sayfa, imzalar, mühür. Azra kâğıdı elinde tuttu ve duvara baktı. Saat yoktu orada — yalnızca soluk bir iz, saatin yıllarca beklediği yerin gölgesi. İcra memurları zamanı da götürmüşlerdi.
O iz her gece oradaydı. Azra ona bakmaktan kaçınırdı; çünkü o izi gördüğünde içinden bir ses çıkardı — küçük, inatçı, tuhaf bir ses. Guguk, derdi. Sadece guguk. Sanki içinde küçük bir kuş yaşıyordu ve tam zamanı geldiğinde kapısını açıp çıkıyordu, bir kez, iki kez, kaç kez gerektiriyorsa.
Yedi yıl. İçindeki kuş yedi yıl bekledi.
* * *
II.
O gece bileğindeki saate bakmıştı: on iki.
Kumar masasından kalkabilirse sabaha karşı gelecekti. “Kalkabilirse” — bu kelimede her zaman takılırdı. Kalkabilirse. Kocasının gelmesi bir olasılıktı, gelmemesi de. İkisi de aynı kapıya çıkıyordu.
Ev soğuktu. Salonda yalnızca o eski kanepe duruyordu — icra memurları kırık olduğu için götürmemişler, bırakmışlardı. Azra bu ayrıntıyı düşündüğünde içinden o ses geldi: Guguk. Onlar bile istemiyordu bu kanepeyi. Guguk. Ama başka bir şey yoktu. Guguk.
Bebeği yanına aldı. Battaniye, üstüne battaniye, yorgan. Bebek ateşliydi ama uyumuştu. Azra onun nefesini dinledi — o kısa, keskin nefesleri. Dünyanın en gerçek sesiydi bu. O ses yanındayken hiçbir şey tamamen mahvolmuş sayılmazdı.
İçindeki kuş sustu. Azra uyumaya çalıştı.
* * *
III.
Kapının kilidinde anahtar döndüğünde gözünü açtı.
Vural içeri girmişti. Azra ona baktı — o yüze, o gözlere. İçinden eski bir şarkı geçti; kendini toplamaya çalıştı. Olmadı.
“Kahve pişir.”
„Ocak yok,“ dedi. „Bebek hasta,“ dedi. “Taksi çağır,“ dedi. Her cümlesinde bir gerçek vardı; ama gerçekler o gece işe yaramadı.
“Yoksa yarat!”
Bebeği yana kaydırdı. Kalkmaya çalıştı. Ayağa kalktığı anda tokat geldi — sağ kulağına,
balyoz gibi. Betonun üzerine düştü. Halı yoktu. Ağzından kan geldi, burnundan, kulağından.
Kulağından yola çıkan ağrı beynine baskı yapıyordu.
O ağrının tam ortasında — acının içinde düşünmek mümkün müdür diye şimdi soruyor
kendine, o an mümkündü — içinden o ses geldi: Guguk.
Bir kez. Tek bir kez. Ama netti — duyulur gibiydi bütün o acının içinde, bütün o kanın
içinde. Sanki içindeki kuş tam o an kapısını açmış, bir kez çıkmış, bir kez bakmış ve geri
dönmüştü. Dönmemek için zamanın henüz gelmediğini söyler gibiydi.
Sonrasını anımsamıyordu.
* * *
IV.
Ertesi sabah kanepeye uzatılmış yatıyordu. Kulağında kurumuş kan izleri. Bebek yanındaydı.
Vural karşıda oturuyordu, yüzüne bakamıyordu. Boş ev. Kan. Hasta bebek.
Karar o sabah gelmedi aslında — yıllardır orada duruyordu, yalnızca o sabah görünür oldu. Azra bebeği sardı. Annesinin evinin yolunu tuttu.
İçindeki ses bu sefer konuşmadı. Susmak da bir cevaptı.
* * *
V.
Bu ülkede dul kadın olmak ölümden beter sayılıyordu.
Bu cümleyi ona söyleyen çok oldu. Herkes söyledi, herkes dilekçeyi geri çektirdi. Ve Azra her seferinde döndü — o boş odaya, o kırık kanepeye.
Her gidişte bebeği vardı yanında. Her dönüşte içinden bir şey eksiliyordu. Sabır değil, umut değil — adını koyamıyordu. Ama her eksilişte içindeki ses bir kez çalıyordu: Guguk. Sanki vakti sayıyordu. Sanki “henüz değil” diyordu, “ama yakında” diyordu.
Yedi yıl bu saymanın yıllarıydı.
Yedi yılın sonunda kâğıt geldi. İki sayfa. İmzalar. Mühür.
Azra kâğıdı elinde tuttu ve duvara baktı. O soluk iz hâlâ oradaydı — saatin izi, zamanın izi. Ve o an içinden ses geldi; bu kez tek değildi, bu kez sayıyordu:
Guguk. Guguk. Guguk. Guguk. Guguk. Guguk. Guguk.
Yedi. Tam yedi
Kapısını açmıştı sonunda. İçindeki kuş uçmuştu.



