FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Bataklıkta

Bataklıkta

Bataklıkta

Bu öykü ilk kez 1991’de İnsancıl dergisinde yayımlandı. Zerrin Taşpınar Şahin öykümü karamsar bulup karşı öykü yazdı. Düzeltilmiş ve değiştirilmiş haliyle kendi bastırdığım, büyük bir olasılıkla kimsenin eline geçmeyen kitabım Buzdan Heykel’de yer aldı. 

 

Ne zamandan beri burada, bu bataklığın dibinde sırt üstü yattığımı bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da bütün ömrümü burada, bu bataklığın dibinde geçirmemiş olduğum. Eminim bundan. Bazen düşlerimi pırıl pırıl bir gökyüzü süslediğine göre göğü olan bir diyardan gelmiş olmalıyım buraya. Dupduru suları çağıldayarak akan dereleri anımsıyorum ve dere kenarındaki kavak ağaçlarını… Nasıl, ne zaman buraya geldiğim ise unutuluşun sisi içinde eriyip gitmiş. Hangi gücün, hangi oluşumun beni buraya sürüklediğini anlamam olanaksız. Bir anlayabilsem…

Şimdi bu bataklığın içindeyim. Yoğun balçık gözlerimi, kulaklarımı tıkıyor. Üzerime yığılı binlerce ton ağırlığındaki çamur denizi kıpırdanmama izin vermiyor. Ellerimi, ayaklarımı uzatamıyorum, konuşamıyorum; hareket etme yeteneğimi tamamen yitirmiş gibiyim. Kıpırdayamamak ne kötü; kaçamamak, kaçıp buradan kurtulamamak. 

Binlerce asalak böcek var çevremde; derime yapışan, kanımı emen binlerce küçük canavar. Kovmak istiyorum onları, bedenimden, çevremden uzaklaştırmak istiyorum, ama gücüm yetmiyor. Bir kurtulabilsem onlardan, ayağa kalkabilsem, yürüyebilsem… Olası değil bunlar. Solucanlar gözlerimin önünde bir aşağı, bir yukarı gidip geliyorlar. Sülükler kaba etlerime, bacaklarıma, göğüslerime yapışıyorlar. Kendimi koruyacak, sülükleri bedenimden uzaklaştıracak gücüm yok. Gözlerimin önünden geçen bu iskeletsiz kaygan yaratıklar tiksinti veriyor, ama ben yüzümü kımıldatamıyorum bile. Küçücük bir hareket bütün bataklık yaratıklarına çağrı anlamını içeriyor. Bir de dayanılmaz koku; çürümenin, çamurlaşmanın insanın midesini ağzına getiren katlanılmaz kokusu.

Koyu bir umarsızlığın içindeyim. Düşünüyorum bazen, tabi ki düşünmek denebilirse buna. Aklıma arada bazı sorular gelmiyor değil, ama bu soruların yanıtını arayacak bilinçte değilim. Kafatasımın içi de balçıkla dolmuş gibi. Ne zaman bulunduğum ortamı irdelemeye çabalasam, binlerce karıncanın beynimin içinde kımıl kımıl yürüdüğünü duyar gibi oluyorum. 

Günler ıslak ve yapışkan. Ne zamanı biliyorum ne de bulunduğum yerin evrenin içinde nerede, hangi enlem ve boylamda olduğunu. Yalnızca gecelerin daha karanlık ve daha soğuk olduğunu ayırt edebiliyorum, o kadar. Gündüzler hafif bir aydınlanmayla belli ediyor kendini. Yalnızlık ise bütün zamanlarımın gerçek egemeni. Kocaman bir sıkıntı, bataklık asalaklarıyla birlikte bütün varlığımı gıdım gıdım tüketiyor.

Bir de aydınlık olan, aydınlığın kaynağı olan yukarısı var. Neler var acaba bataklığın ötesinde? Nasıl bir yer, kim bilir? Ölmeden, sülüklere, solucanlara yem olmadan bir görebilsem bataklık olmayanı, ışığı ve ışığın kaynağını; bir yukarı çıkabilsem. Bir bakabilsem durgun suyun yüzeyindekilere. Hiç mi hiç umudum yok. Haydi, yukarı çıkmaktan umudu kestim diyeyim; hiç değilse birisi bana suyun üzerinde olanları, gerçek yaşamı ve dünyayı anlatabilse. 

Sen anlatabilir misin saz kardeş? Bizlerden farklısın, bataklığın içinde olmana karşın, dışarıya, yukarıya uzanabiliyorsun. Anlatmıyorsun. Bencilsin, gördüklerini ve bildiklerini kendine saklıyorsun. Bencil olmasan bize bataklığın üzerinde neler olduğunu anlatırdın. Yukarısı böyle değildir, eminim bundan. Buradakiler gibi yumuşak ve iğrenç hayvanlar yoktur; genzimi tıkayan, beni soluksuz bırakan bu çürümüşlük kokusu yoktur, çamur yoktur. Belki de her şey hareket ediyordur, değişiyordur ve değişim bütün eskimişliklerinden arındırıyordur varlıkları. Bencil olmasan bu değişimleri anlatırdın bana. Kötüsün, ikiyüzlüsün. Duruma göre ya bataklıktasın ya da yukarıda, dışında bataklığın. Kime sorayım yukarıda neler olup bittiğini? Solucanlara, sülüklere mi? Onlar yapışkan ve iğrenç gövdeleriyle bedenime yapışmaktan, kanımı emmekten başka ne bilirler ki?

Kimden, nerden duyduğumu anımsamıyorum ama bataklığın dışında, suyun üzerinde nilüferler olduğunu duymuştum. Beyaz çiçeği varmış, kocaman yeşil yaprakları… Hem de bu bizim bildiğimiz bataklık yeşili değil, dipdiri yaşamın yeşiliymiş. Onların varlığını bilmek, ama görememek… Hiçbir canlı da anlatmayacak bana nilüferleri. Sazlar bile anlatmadığına göre, başka kim anlatabilir ki? Bataklığın dışında düşleyemeyeceğimiz çeşitlilikte güzellikler vardır, içindeyse korku ve umutsuzluk…

Bataklık yılanları var; sinsice avına yaklaşıp, birdenbire saldıran ve sokan, ardından ölüme götüren bataklık yılanları. Sessizce yaklaşıyorlar ve siz onların yakınınızda olduğunu duymuyorsunuz bile. Yılan avını sokmuştur, zehrini boşaltıp kaçmıştır. Zehri bedeninde duyan canlının yaşama şansı kalmamıştır artık. Birdenbire bir acı, sonrası kapkaranlık bir hiçlik…

Kaç insanın bu yılanların zehrinden öldüğünü anlamak olanaksız. Kimi zaman yılanların sevinçle dönenmesinden anlıyorum ki biri daha zehirlenmiş. Her ölüm yüreğimi kanatsa bile ağlayamıyorum. Bataklığın içinde gözyaşları kendine akacak bir yol bulamayınca nasıl ağlayabilirim ki? 

Benim çevremde de dolanıyor yılanlar. Bazen birisinin kuyruğunu görüyorum, bazen başını, bazen de çamurun içinde akıp giden bir hareket olarak görünüyorlar yalnızca. O anlarda ödüm kopuyor, kendi içime büzülüyor, büzülüyorum, sanki korkum beni görünmez kılacakmış gibi. Ama beni görünmez kılan korkum değil, yılanların hedefinin çokluğu olsa gerek. 

Bataklığın içinde benim gibi binlerce insan var. Üzerimizi kaplayan yoğun umutsuzluk dumanından anlıyorum bunu. İki kulaç ötemde biri var. O da benim gibi balçığa tutsak. Ne kadar yakınız birbirimize, ama bir kelime bile konuşabilmiş değiliz. Bir kez olsun bile elim eline değmedi, dokunamadım ona. Uğraşmadım değil, uğraştım. Elimi kıpırdatmayı, ona uzatmayı, ona seslenmeyi çok istedim, denedim ama olmadı, elimi kaldıramadım. Ona seslenmeye çalıştım, bataklığın kokmuş çamuru doldu ağzıma. Baktım olmayacak, ona seslenmekten, dokunmayı denemekten vazgeçtim. Buna karşın onu düşünmekten kendimi alamıyordum. Her an aklımdaydı. Hemen yanı başımda bir insanın varlığının bilincinde olmak, benim o ana dek dingin yaşantımı birdenbire değiştirmişti. Hep onunla doluydu düşlerim. Zihnimin onunla meşgul olmasının bana yeniden düşünme yetisi kazandırdığını anlayınca daha da arttı ona ulaşma tutkum. Artık beynimde yürüyen karıncalara aldırmıyor, onları yenmeye çabalıyordum. 

Bir ulaşabilsem, bir dokunabilsem ona… Sanki bu dokunuş, bir sihirli değnek gibi benim yaşantımı, her şeyi değiştirecek, hatta bataklığı kurutacak, bizi aydınlığa yeryüzüne çıkaracak. Ne yapmalıyım, nasıl yapsam da ulaşsam ona? Sesimi ve dokunuşumu ona iletebilecek bir yol olsa. 

Tamam, buldum. Bugüne kadar nasıl düşünemedim bunu. Her an usul usul, kıpırdana kıpırdana, ondan yana kaymaya çalışırım. Ne denli yavaş ve dikkatli hareket edersem, o denli güvenilir olur ilerleyişim. Bataklık asalaklarını ürkütmemek gerek. Gövdemi yavaşça kaydırarak ona ulaşırım, dokunabilirim hatta. Belki bu dokunuş yepyeni bir dünyanın eşiğine getirir ikimizi…

Usul usul kıpırdanışlarla başladı kayma hareketim. Bir günde belki bir karış kadar ancak yol alabiliyordum.  O kadar kısa bir yolu aşmak bile beni öylesine yoruyordu ki, soluğum tükeniyor, uzun süre yarı baygın, kalakalıyordum. Bu üç kulaçlık yolu ne kadar zamanda aşabildiğimi kestiremiyorum bile, belki bir hafta, belki bir ay, belki de daha uzun ya da kısa. Kimi zaman hep böyle yaşadığım sanısına kapıldığım anlar bile oldu, fakat sonuçta bütün güçlükleri yenmiştim. 

Sevincimden içim içime sığmıyordu. Kolumu azıcık uzatabilsem ona dokunabilirdim artık. O kadar yakınlaşmıştım. Bütün iş elimi uzatıp ona dokunmaya kalmıştı. Evet, ona, o insana, o dosta, o sevgiliye… Sevinçlerimi, üzüntülerimi ona anlatabilirdim, o da bana anlatırdı bütün duygularını. Belki o yukarıyı, bataklığın dışını daha iyi biliyordur ve bildiklerini benimle paylaşırdı. Ben de çocukluğumdan aklımda kalan, bir hayal perdesinin ardında, yarı silik anılar olarak hatırladığım mavi gökyüzünü ve çağıldayarak akan dereleri anlatırım ona. Belki de konuşmadan anlaşmanın bir yolunu bulurduk, Böylelikle konuşmak için ağzımızı açtığımızda ağzımıza dolan mide bulandırıcı çamuru yenmiş olurduk. 

Şimdi yaşantımın en önemli anı. Bütün gücümü toparlayıp elimi uzatıyorum. Siz bilemezsiniz bataklığın içinde elinizi uzatabilmenin ne denli zor olduğunu. Kıpırdandığımı hisseden bütün bataklık canlıları harekete geçtiler. Binlerce irili ufaklı sürüngen, kan emici kurtçuk ve asalak böcek hızla döneniyorlar hemen yanı başımda. Bazıları bu kıpırdanışın kaynağını seçememiş olsa gerek ki kendi çevresinde, bazıları da onların çevresinde dolanıp duruyor. Ama asıl çoğunluk benim bedenime saldırmış durumda. Binlerce hareketi, binlerce saldırıyı tenimde hissediyorum, ama ona ulaşacak olmanın verdiği umutla hiçbir acıyı ve güçlüğü önemsemiyorum.

Ona öylesine yakınım ki şimdi. Bir gıdım daha uzatmam gerek elimi, biraz daha, biraz daha. İşte şimdi oldu. Dokunuyorum, dokundum bile, ama beklediğim değişiklik olmadı; ne bende, ne de onda. Yoksa dokunduğumu hissetmedi mi? Bir kez daha denesem… Bir daha dokunuyorum, daha doğrusu onu dürtüklüyorum. Dürtüklememle birlikte çürümüş deri ve kemik yığını balçığın içine dağılıyor. Bu yığının içinde dolaşan binlerce, hatta milyonlarca yaratık, böcek, kurt, solucan… adını bile bilmediğim milyonlarca irili ufaklı böcek, cansız bedenden beslenerek semirmiş ve çoğalmışlar. Belki de o zehirli yılanlar onu sokmuş, belki de başka bir şey neden olmuştur ölümüne, kim bilir, belki de bataklığa ölü olarak gelmiştir. 

Kocaman bir çığlık, benim çığlığım, zehirli gazların balçığın içinde yayılması gibi bataklığın içine yayılıyor. Gözyaşlarım akmak için çamurların arasında yer arıyor, ama bulamıyor. Bütün bedenimin ve ruhumun her köşesini kanırtan bir acı bu. Dişlerim dudaklarımı kanatıyor. Sülükler kan kokusunu duyar duymaz üzerime akın ediyorlar. Bunca beklentiden geriye kalan kurtçuklar kımıl kımıl. Biraz önceki coşkumdan hiçbir iz yok artık. Gözlerimi kapattım, bütün umutlarım, bütün düşlerim gözlerini kapattılar. Kocaman, çürümüşlük ve çirkinlikten oluşan bataklık bile umudumun gözlerini kapattığını gördü, içini çekti. O kaygan ve mide bulandırıcı solucanların bile iç çekişlerini duydum. Gözlerimi yumdum sıkıca, bütün iyimserliklerim de iyice gözlerini kapattılar. Acı vardı sadece bütün boylamında yaşamımın.

Bunca acıdan arta kalan bir şey vardı yine de. Hem de sevinilebilecek, güzel bir şey; artık düşünebiliyordum. Bu çok uzaklardaki bir ışığın yavaşça yaklaşması gibiydi. Çok uzun zamanda da olsa, bu kadar yolu kayarak gidebilmişsem, neden aynı şekilde bataklığın sonunu aramayayım? Çok mu zor? Burada, bataklığın dibinde kıpırtısız durmaktan, bataklığa razı olmaktan zor olabilir mi? 

Sanmıyorum. 

 

Cemile Çakır 1991

Picture of Cemile Çakır

Cemile Çakır

Tüm Yazıları