Şoförü aracı sağa çekip durdurdu, yanında oturan yolcuya, “Geldik abi, Arhaçlar burası”, dedi. Adam yerinden yarı doğruldu. Ayaklarının arasına sıkıştırdığı çantayı aldı. Şoföre teşekkür etti. elini sıkıp iyi yolculuklar diledi, kapıyı açıp çevik bir hareketle aşağı atladı. Önünden süzülüp giden kamyonun arkasından el salladı. Yol köyün hemen kıyısından, yüksekçe bir tepenin eteğinden geçiyordu. Kenarına dikilip bir süre manzarayı seyretti. Gece aydınlık ve sıcaktı. Ufuktan yükselen dolunay köyü yumuşak bir aydınlığa boğuyordu. Vadinin iki yakasından yükselen dağların, sarp kayaların vahşi silueti geceyi ürkütücü kılıyordu. Aşağıdan gelen bir arabanın farları önce göğü taradı. Sonra aşağı indi. Evlerin çatılarını, önlerinde yükselen kavak ağaçlarının tepelerini yalayarak Köyün üzerinden geçip, sanki onu arıyormuş gibi gelip üzerinde odaklandı. Işıktan kamaşan gözlerini kırpıştırdı. Gelen onlarca tonluk bir TIR kamyonuydu. Hızla yanından geçip gitti.
Adam yol kenarındaki irice bir kayanın üzerine çöktü. Çantasının yan cebinden sigara pekti ve çakmağını çıkardı. Acele etmeden paketten bir sigara çekti. Çakmağı çakıp sigarayı yakarken, çakmağın alevi sağ şakağını boydan boya bölen derin bıçak yarası izini aydınlattı. Sigarasından derin bir nefes çekti. Bir süre nehrin çağıltısını, kurbağaların viyaklamasını, çirçir böceklerinin bildik şarkısını dinledi. Buralar çok değişmiş, diye geçirdi içinden. Geldiğine pişman olmuş gibiydi.
Ters yönden gelen yeni bir taşıt aracının farları göğü yeniden yardı. Yolcu ayağa kalktı, sigaranın izmaritini yere atıp ayağıyla ezdi, çantasını omzuna attı. Kolunu kaldırıp gelen taşıtı durdurmaya hazırlanıyordu ki, beklemediği bir şey oldu. On on iki yaşlarında bir çocuk kolundan tutup engel oluyor. Nereye gidiyorsun, diyor çocuk. Evimize gitmeyecek miyiz?
Sen kimsin, diye soruyor yolcu. Senin çocukluğun, tanımadın mı? Diyor çocuk.
Buralar çok değişmiş, diyor yolcu. Nesi değişmiş, diye soruyor çocuk. Her şey değişmiş, diyor yolcu, evler, yollar, bağ-bahçe, insanlar…
Daha iyi olmamış mı, diyor çocuk. O eski püskü otobüslerle köye gidene kadar içimiz dışımıza çıkardı. Şimdikiler çok daha rahat değil mi?
Öyle, ama ben yine de eskiyi özlüyorum.
Her şey değişiyor, zaman her şeyi değiştiriyor, diyor çocuk, yaşından umulmayan bir bilge tavrıyla. Biz bile değiştik. Bak, ben idim sen oldum. Senin niye gelmek istemediğini biliyorum, diyor çocuk.
Bak sen niyeymiş, diye soruyor yolcu, alaycı bir tavırla.
Korkuyorsun.
Neden korkuyormuşum.
Umutlarının boşa çıkmasından.
Ne umudu?
Bu köyde birilerinin hâlâ yolunu beklediğini hayal ediyorsun. Yıllardır bu umutla yaşadın. Şimdi boşa çıkmasından korkuyorsun. Diyor çocuk.
Peki bekliyor mu hâlâ? Diye soruyor yolcu. Bilmiyorum, diyor çocuk. Gidip bakalım. İki ihtimal var ya bekliyor ya da beklemiyor. Hangisinin doğru olduğunu ancak yoklayarak öğrenebiliriz. Sonra yolcuyu adeta sürükleyerek yamaç aşağı köye doğru çekiyor. Hatırlıyor musun, okul yıllarında tam burada arabadan iner inmez yokuş aşağı dört nala evimize doğru koşmaya başlardık. Nefes nefese avluya vardığımızda, kollarını açmış bizi bekleyen annemizin kucağına atardık kendimizi. Annemiz sarardı bizi sıcacık. Ne güzel günlerdi onlar. Sonra sesimizi duyan en küçüğümüz Telli paytak paytak koşarak gelip bacağımıza sarılırdı. Abi bana kımızı balon getidin mi, diyerek kucağımıza tırmanmaya çalışırdı. Kırmızı balonu çok severdi. Unuttun mu? Yolcu sinirleniyor. Hiçbir şey yıllar önce bıraktığımız gibi değil… Kollarını açmış bizi bekleyen bir annemiz de yok artık. Anlasana çocuk!
Adam direniyor. Gitmek istemiyor. Çocuk yalvarıyor.
Ne olur gel gidelim evimize, diyor. Yıllardır burada durmuş seni bekliyorum. Sensiz gidemiyorum. Gitsem de hep aynı sahneleri döne döne yaşıyorum.
Adam çaresiz çocuğu takip ediyor. Daracık köy sokaklarından geçiyorlar. Çocuk çok meraklı. Yol üzerindeki her değişikliğe tepki veriyor.
Bak sokak lambalarına, evlerin girişindeki aydınlığa. Köye elektrik gelmiş ne güzel. Evler de çok değişmiş. Çoğu çatılı beyaz boyalı, kutu gibi düzgün evler. Önlerinde bahçe de var. Su da getirmişler. Diyor çocuk.
Adam cevap vermiyor. Beğenmedin mi, diye soruyor çocuk. Adam nihayet,
Güzel, ama ben yine de eski köyü, eski köy evlerini özlüyorum. O çatısız evleri. Hatırlıyor musun, yazları damda yatardık. Açık havalarda gökyüzüne dalar saatlerce, ta ki uyku gözlerimizi kapatana dek yıldızları seyrederdik. Ne de çok yıldız vardı. Adeta mısır patlatılması gibi kaynaşır, biri yanıp biri sönerdi. Hele yıldız kaymaları görülmeye değerdi. Ya Samanyolu, hiçbir yerde buradaki gibi açık net, parlak değildir. Bir süre sessiz yürüyorlar. Caminin yanından geçiyorlar. Bak camimiz de var, diyor çocuk. Minaresine bak, ne güzel ışıklandırmışlar. Evvelden camimiz yoktu, bu da yeni. İşte şu köşeyi döndük mü evin önündeyiz. Çocuğun gösterdiği köşeyi dönünce şaşırıyorlar. Karşılarına masalsı bir bahçeye açılan demir işlemeli, görülmez bir lambayla aydınlatılan güzel bir bahçe kapısı çıkıyor. Bir süre kapıya dayanıp bu olağanüstü güzel bahçeyi seyrediyorlar. Adam, yanlış geldik galiba diyor. Burası bizim ev olamaz. Her halde varlıklı birine aittir. Hayır, bizim ev, diyor çocuk heyecanla. Binanın şekline bak, uzun dikdörtgen biçiminde. İşte ortada giriş kapısı, her iki tarafında da birer pencere, sağda oturma, sağda da yatak odası. Pencereler de hayata bakıyor, diyor çocuk. Ne kapı ne de pencereler bizimkilere benziyor renklerinden başka. Ya önündeki o havalı taraçaya ne diyeceksin. Ayrıca avludaki küçük oda, tandır dama, ahır, kümes de yok. Diye itiraz ediyor adam. Bir süre daha tartışıyorlar, bizim, bizim değil diye. Sonunda çocuk, bak diyor,
Oturma odasının penceresinden ışık geliyor. Henüz yatmamışlar. Gidip soralım. Adam, çattık, der gibi kızgınlıkla çocuğa bakıyor. Çaresi yok diyor, kolunu giriş kapısının üzerinden uzatarak mandalı çekip kapıyı açıyor. Önce çocuğa yol veriyor. Yassı taşlarla döşeli patikadan yürüyorlar. Kapıya yaklaşır yaklaşmaz antre otomatik olarak aydınlanıyor. Adam kısa bir tereddütten sonra yandaki zile basıp heyecanla beklemeğe başlıyor. İçerden ayak sesleri geliyor. Gerçekten uyumamışlar diyor, çocuğa dönerek. Ancak çocuğun yok olmuştu. Gülümsedi. Bütün derdin beni buraya kadar getirtmekti kerata, dedi içinden. Tekrar zile bastı.
Ayak sesleri kapıya kadar yaklaştı. Bir süre bekledi. Sonra kararlı bir kadın sesi,
“Kim o gecenin bu saatinde” diye sordu. Yolcu kısa bir tereddüt geçirdi. Sonunda,
“Bir Tanrı misafiri” dedi.
“O zaman tanrının evine gidin. Biraz ilerdedir köy camisi var…”
“Hacı İskender’in evi ne zamandan beri tanrı misafirini geri çeviriyor?” İçerdeki ses heyecanla,
“Kimsiniz siz? Hacı İskender’i nereden tanıyorsunuz?” Diye sordu.
Daha fazla sabredemedi adam,
“Telli, sevgili bacım kapıyı aç! Benim abin Ekber,” diyerek kendini tanıttı. Karşı taraftan kapının sürgüsünün hızla çekildiğini duydu. Arkasından ardına kadar açıldı. Genç bir kadın figürü kapıda belirdi. Ekber ileri atılıp kadını kucakladı
Kadın şaşırdı, önce nasıl tepki vereceğine karar veremedi. Sonunda o da kendisini bıraktı kucaklamaya karşılık verdi. Bir süre öyle sarmaş dolaş kaldılar, birbirlerinin kokularını içlerine çekerek. Ekber kadını alnından, saçlarından öptü, hüzünlü bir sesle,
“Ah Telli… Telli, seni ne kadar özlediğimi bir bilsen… Kaç yıl geçti aradan… Ben giderken küçük bir çocuktun, şimdi boylu poslu güzel bir kadın olmuşsun.” Bunu duyan kadın sertçe,
“Ben Telli değilim!” dedi. Dikkatlice erkeğin kollarından sıyrıldı. Sanki erkek de kendine gelmişti. Ayrıldılar. Kısa bir süre birbirlerini dikkatlice süzdüler. Kadının gözleri erkeğin yüzündeki yara izine takıldı. İçi gitti. Erkek karşısındakinin kim olduğunu anlayınca, sevinçten haykırıp tüm gücüyle sarılmamak için kendini zor tuttu. Kadının ses tonundaki soğukluk buna engel oldu. Bunun yerine yaptığı gaftan dolayı özür dileyen bir sesle,
“Sizi tanıdım. Siz Telli değilsin. Suna’sınız,” dedi.
“Evet ben küçük kardeşiniz Telli değilim. Komşu kızı Suna’yım, siz de Hacı İskender’in oğlu anarşist Ekber olmalısınız.” dedi.
“Özür dilerim bir an sizi Telli sandım. Kapıyı ilk onun açacağını hayal etmiştim hep.”
“Özür dilenecek bir şey yok. Olur böyle yanlışlıklar.”
“Siz burada mı oturuyorsunuz?”
“Evet!”
“Yalnız mı oturuyorsunuz? Aileniz nerede?”
“Aslında ben İstanbul’da yaşıyorum. Geçici bir süre için buradayım, diyelim.”
“Bir kez daha özür dilerim. Ben gece karanlığında bizim evi şaşırmış olmalıyım.”
“Hayır, şaşırmadınız. Burası Hacı İskender’in yani sizin eviniz.” Ekber’in kafası karıştı.
“Eğer burası bizim evimizse siz niye burada oturuyorsunuz? Bizimkilere ne oldu? Yoksa başka bir eve mi taşındılar? Babam hep…” Kadın sözünü kesti.
“Bakın, bunların hiçbiri olmadı. Yıllardır bu evde sizden hiç kimse oturmuyor. İstanbul’a göç ettiler.”
“Ya Telli!”
“Telli…Uzun yoldan gelmişsiniz. Yorgun olmalısınız içeri buyurun. Rahat konuşuruz. İsterseniz dışarda balkonda da oturabiliriz.”
“Eğer mahsuru yoksa, balkonu tercih ederim.”
“Tabii ki… Ne mahsuru olacak.”
“Ne bileyim, gece yarısı evinizin balkonunda yabancı bir erkekle oturmanız yadırganabilir komşularınız tarafından diye düşündüm…” Kadın güldü, bembeyaz düzgün dişleri yarı karanlıkta fosfor gibi parladı.
“İffetimi düşündüğünüz için teşekkür ederim. Ama merak etmeyin komşularım beni iyi tanır,” dedi, belirgin bir alaycı tonda. Misafiri rahat koltuklardan birine oturması için davet etti. Kendisi ayakta kaldı. Misafir koltuğa yerleştikten sonra,
“Çay… Kahve ne içersiniz. Ya da soğuk bişey”
“Teşekkür ederim. Zahmet olacak”
“Yok canım ne zahmeti …”
“O zaman sade bir Türk kahvesi lütfen” Kadın kahve yapmak için içeri yöneldi ancak kapıdan geri döndü,
“Açlığınız var mı” Adamın tereddüt ettiğini görünce, “Organik malzemelerle hazırlanmış nefis bir menemene ne dersiniz?”
“Mükemmel olur, teşekkür ederim”
“Acı sever misiniz?”
“Kararın lütfen!” Kadın içerden bir sepet aldı. Malzeme toplamak için bahçeye inerken,
“Masada bir kumanda aleti var. Ben yemekle uğraşırken sıkılmamak için yeşil düğmeye basın” dedi. Adam aslında, rahat koltuğa şöyle yayılıp şu ana kadar yaşadıklarını aklından geçirip yorumlamak istiyordu, fakat biraz kadını kırmama korkusu, biraz da merakına yenilerek, kontrol komandasınız alıp kadının dediği düğmeye dokundu. Basmasıyla da yumuşak bir mavi ışık etrafı aydınlattı ve aynı anda da şakır şakır akan su sesi ve ona eşlik eden klasik müzik bütün bahçeye yayıldı. Sesin geldiği tarafa döndü. Bu biraz önce bahçeye girerken fark ettiği ve onu çok şaşırtan, girişin hemen sağındaki düzenekti. Yaklaşık bir metre çapındaki şeffaf (muhtemelen pleksiglas) boruydu. Soluk bir mavi ışıkla aydınlatıldığı için içini rahatça görebiliyordu. Bu suyla çalışan kocaman bir oyuncaktı. Büyükçe bir depoda toplanan su oluktan akıp aşağı iniyor oradan da su çarkıyla taşınarak tekrar aynı depoya akıtılıyordu. Burası çocuklu bir aileye ait olmalı diye düşünmüştü. Şimdi gerçeği öğrendikten sonra içi burkularak anımsadı. Bunu babasının onun için kurduğuna hiç şüphesi yoktu. Okumak için Ankara’ya göndermelerinden hemen önce komşu köyüne un öğütmeye gitmişlerdi. Malakanların yaptığı aynı prensiple işleyen yepyeni bir değirmen vardı. O zamana kadar bu yörede hiç görülmemiş, teknik harikası bir şeydi. Girişte buğdayı döküyordun hiç insan eli değmeden öteki uçtan elenmiş, kepeğinden bile temizlenmiş bembeyaz saf un çıkıyordu. Değirmenin işleyişine hayran kalmış, bunu babama da söylemiştim. Demek yokluğumda bu oyuncağı yaparak teselli bulmuş. Gözlerini kapatıp kendini müzik ve su sesine bıraktı.
Yarım saat kadar sonra ev sahibi bir tepsiyle geldi. Tepside menemen, meyve suyu ve sapsarı bir kavun vardı. Adam kavunu alıp burnuna götürdü uzun uzun kokladı. Bu arada ev sahibi servis yaptı. “Kavunu çok sevdiğinizi unutmadım. Siz soğumadan yemeğinizi yiyin ben kavunu doğrarım” dedi. Yemek gerçekten nefisti. “Yağdan yumurtaya kadar hepsi de kendi bahçemizden”, dedi kadın, gururla. “Ne güzel, elinize sağlık” dedi adam. Kadın ucu sivri, kama şeklindeki bıçakla kavunu doğrarken bir an adamın gözü bıçağa takıldı. Hipnotize olmuş gibi bakışları bıçaktan ayıramıyordu. Çiğnemeyi bırakmış, bütün dikkatini bıçağa, kadının hareketlerine çevirmişti. Kadın adamın bu halini görünce korktu. Gözü adamın yüzündeki bıçak yarasına ilişti. Dehşetle “Aman Tanrım” deyip bıçağı elinden fırlattı. Adamın yüzüne derin bir şefkat duygusuyla baktı. Masanın üzerinden uzanıp yaranın izini okşamak istedi. Fakat adam ani bir hareketle kadının bileğini yakaladı, sıkmaya başladı. Kadın bağırmadı, bileğini kurtarmak için çabalamadı, yalnızca sonsuz bir sevgi ve şefkatle adama bakmaya devam etti. O an aralarında yılların ördüğü soğuk duvarın yıkılma noktası oldu. Adam da yumuşadı. Kadının elini alıp yaranın üzerine bastırdı, huşu içinde gözlerini yumdu. Kadının gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Hıçkırıklar arasında,
“Kim yaptı bunu… Nasıl kıydı o güzelim yüze… Ne istiyorlardı senden Ekber… Ah Ekber nerelerdeydin şimdiye kadar… Neden bizi aramadın, bir haber olsun göndermez miydin” Yerinden kalktı Ekberin yanına oturdu. Kolunu boynuna attı. Başını omuzuna yasladı. Ekber kadının gözyaşlarını eliyle kuruladı,
“Ağlama artık. Geçmiş bir olay. Hepsi geride kaldı. Korkacak bir şey yok.” Yavaş yavaş sakinleşen Suna,
“Artık seni hiçbir yere bırakmam. Burada yanımda kalacaksın. Bu evi bir gün gelirsin umuduyla senin için hazırladık.” Yara yerinden öptü, okşadı. Kalktı, “Sen yemeğini ye bitir. Ben gidip kahve yapayım. Sabaha kadar oturup konuşacağız bunca yıldır ne yaptığını, neyle uğraştığını bilmek istiyorum. Teker teker bana anlatacaksın. Seni arayıp, sormadığımız yer, makam kalmadı. Bir ara Rusya’da olduğunu duyduk. Hacı babam Rus Konsolosluğuna gitti sordu soruşturdu. Bir yıl oyaladılar bizi, sonunda haberimiz yok dediler.”
Yarım saat sonra balkonda karşılıklı oturmuş sessizce kahvelerini içiyorlardı. Vakit gece yarısını geçiyordu. Birbirlerine anlatacakları çok şeyleri vardı. Fakat nasıl ve nereden başlayacaklarını bilemiyorlardı. Yıllar önce kopan bir diyaloğu yeniden başlatmak kolay değildi. Suskunluğun giderek ağırlaşıp sıkıcı bir hal alacağını sezinleyen Suna,
“Telli’yi sormuştun,” diye söze başladı.
“Evet, lütfen çok merak ediyorum Telli’yi” Suna’nın yüz hatlarının gerildiği, gözlerinde yakıcı bir öfke kıvılcımının yanıp söndüğü Ekber’in gözünden kaçmadı. Derin bir nefes aldı,
“Ekber, Telli hakkında anlatacaklarım hoşuna gitmeyecek biliyorum. Kesinlikle duymak istemeyeceğin şeyler anlatacaklarım. İstanbul’da yaşıyor, adresini vereyim git kendin bul konuş diyeceğim, ama onu da diyemiyorum…” Sona sustu, sözlerinin arkasını getiremedi. Gözleri doldu. Masanın üzerinden uzanıp Ekberin ellerini tutu, ağzına götürdü. “Korkuyorum Ekber… Senin için korkuyorum. Başına bir şeyler gelir diye korkuyorum.”. Ekber ellerini hızla Suna’nın ellerinden kurtardı. Sinirli bir şekilde,
“Anlamadım… Ne demek istiyorsun? Kendi öz kız kardeşimle konuşmak neden bu kadar tehlikeli olsun.”
“Zeynep çok değişti Ekber. Senin bildiğin saf temiz çocuk değil o artık. Gırtlağına kadar pisliğin içine gömülmüş. Etrafında katil mi desen, hırsız m desen, dolandırıcı mı desen, şantajcı mı desen her türlü pistlik var?”
“Peki, siz ne yaptınız o adım adım bataklığa sürüklenirken. Ağabeylilerim, babam, annem, sen bile ona yardım edebilirdin.”
“Bildiğim kadarıyla ailen elinden geleni yaptı. Abilerin saf temiz, kendi halinde insanlar. Tek düşünceleri çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak. Zeynep’e de kol kanat germek istediler, ama engel olamadılar. İstanbul’un renkli, parıltılı, neon ışıklı göz alıcı batakhaneleri aklı havalardaki genç bir kız için büyük bir tuzaktır. Onun cazibesine kapılan bir genç kız için kurtuluş yoktur. Hacı İskender babamın ricası üzerine ben de ilgilendim. O yıllarda ben İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim bölümüne devam ediyordum. Son sınıftaydım Onu karanlık çevresinden koparmak için elimden geleni yaptım. Değişik yerlere götürdüm. Resim sergileri, sanat galerileri, müzeleri gezdirdim. Sıfır ilgi… Sıkıntıdan patladığı yüz ifadesinden belli oluyordu. Sonunda dayanamadı,
“Suna abla, dedi, boşuna değerli vaktini kaybetme benimle. Ben buraların insanı değilim. Bırak beni kendi dünyama döneyim, dedi” Ne diyebilirdik ki, hayat onun hayatı, tercih onun tercihi. Her ihtimale karşı telefon numaramı kaydetmesini, ihtiyacı olursa her zaman arayabileceğini söyledim.”
“Aradı mı?”
“Benden ayrıldıktan birkaç hafta sonra bir gece geç vakitlerde telefonum çaldı. Zeynep’in numarasıydı. Hemen açtım. Bir hastanenin acil servisinden arıyorlardı. Ağır yaralıymış, komadaymış. Benden başka ulaşabilecekleri bir yakınını bulamamışlar. Hemen gittim. Perişan halde yoğum bakımda yatıyordu. Beş yerinden bıçaklanmış, Yüzü gözü mosmordu. Dudağı parçalanmış, burnu ezilmişti. Sabaha kadar başında bekledim. Ertesi günü komadan çıktı. Kardeşlerine ve Hacı babama telefon ettim, kızın durumunu anlattım. Hemen geldiler. Baban perişandı. Her şeyin neden bu kadar ters gittiğini bir türlü anlayamıyordu. Ben kime ne yaptım ki bütün bu kötülükler beni buldu. Oğlumdan yıllardır haber alamıyorum. Ne oldu, öldü mü kaldı mı bilmiyorum. Kızım bu perişan halde!’
Bir hafta hastanede yattı. Bu zaman zarfında her gün ziyaretine gittim, canının istediği şeyleri aldım götürdüm. Babanla karşımıza aldık uzun uzun nasihat ettik, öğüt verdik. Bizi uslu uslu dinledi. Artık aklının başına geldiğini, çevresiyle ilişkilerini keseceğini, yeni bir insan olacağını söyledi. Bütün ısrarlarımıza rağmen onu kimin bu hale getirdiğini söylemedi. Eve giderken yolun karanlık bir yerinde hiç tanımadığı iki kişi üzerine saldırmış. Soymak istemişler o da karşı koyunca bu hale getirmişler. Ama ikimiz de içten içe biliyorduk ki bütün bunları bizi avutmak için söylüyor. Buradan kurtulmaz eski yoluna devam edecek. Çünkü o artık geri dönülmez bir yola girmişti. Hastaneye son gittiğimizde yerinde yoktu. Meğer polis tarafından aranıyormuş. Hastanede olduğunu öğrenince gelip götürmüşler.”
“Sen de peşini bıraktın, daha fazla ilgilenmedin. Sonra ne oldu.”
“Evet daha fazla ilgilenmedim. Ne yapabilirdim ki. Ara sıra kulağıma çalınan bilgilerden giderek daha derin sularda yüzdüğünü her türlü kaçakçılık işlerine bulaştığını, büyük mafya baronlarına kuryelik yaptığını duyuyordum. Ama bir şey yapamıyordum. Buraya taşındıktan sonra da hiçbir ilişkim olmadı. Ta ki… Neyse boş ver.”
“Neyi “boş ver” anlat ne oldu. Onunla ilgili her şeyi öğrenmek istiyorum. O benim bacım, canımın bir parçası, ben ondan vazgeçemem. Gidip kolundan tutup buraya getireceğim. İkimiz onu hastalıklarından arındıracağız. Temiz hayata döndüreceğiz.” Sona acıyarak baktı sevdiği adamın yüzüne.
“Bütün bunlar boş hayaller. O hiçbir zaman eski Telli olmayacak. O battığı kadar battı pisliğe. Dibe vurdu. Oradan tekrar yüze çıkmasına imkân yok, yok anlıyor musun? Çünkü o bataklığı seviyor, çıkmak için hiçbir çaba göstermiyor!”
“Ne oldu neden böyle kötümser konuşuyorsun? Yoksa sakladığın şeyler mi var?” Sona öfkeden mosmor olmuştu. Dudakları titriyordu. Yağmur yüklü kapkara bulutlar gibi dokunsan boşalacaktı.
“Ben hayatta onunla aynı çatı altında yaşayamam, onun elini sıkamam, ayna masada yemek yiyemem. Çünkü bana ve İskender babama karşı çok büyük bir suç işledi. İğrenç bir iftira attı.”
Ekber Suna’nın ellerini eline aldı okşadı, sakinleştirmeye çalıştı.
“Ne yaptı sana, size, anlatmak ister misin?” Dedi yumuşak bir şeşle.
“Rahmetli İskender babam adil bir insandı. Bu dünyadan göçerken arkasında çözülmemiş sorun bırakmak istemedi.” Diye başladı hikayesine, “İstanbul’dan kardeşlerini çağırmış köye. Ben de gittim. Gitmememi o istedi. Değil mi ki bir çeşit manevi babamdı. Öz babam annemi yalnız başına bırakıp kayıplara karıştıktan sonra bize o kol kanat germişti. Beni Akademi’ye yazdıran da oydu. Mülkünüzü üçe bölmüş. Üç kardeş: ağabeyleriniz Şirzat, Behzat ve kız kardeşiniz Telli, herkese bir parça. Evi de kendisine ayırmış. Ölene kadar kendisi yaşayacak, öldükten sonra da geçici olarak bana geçecek mülkiyeti. Eğer sen, Ekber bir yerlerden çıkar gelirsen o zaman evin mülkiyetini sana, Ekbere devredeceğim.
Kimse bu paylaşmaya itiraz etmedi. Herkes hakkını alıp geldiği yere döndü. Zamanla ağabeylerin paylarına düşen yerlerini satıp kendilerine İstanbul’dan ev aldılar. Telli de sattı, ama parayı barlarda, pavyonlarda eğlence yerlerinde tüketti. Ben akademiyi bitirdikten sonra bir reklam şirketinde bir yıl kadar çalıştım. Bu arada annem vefat etti. Ağabeyimle defnetmek için köye geldik. Annemi toprağa verdikten sonra ben İstanbul’a dönmedim. Burada kaldım. Evimize çeki düzen verip güzel bir atölyeye çevirdim ve burada doğanın ortasında resim çalışmalarıma başladım. Giderek eserlerim birçok ünlü galeriler tarafından aranmaya başlandı. Bunun üzerine kesin olarak buraya yerleşmeye karar verdim.
İskender babam çocukları yolcu ettikten sonra hemen kolları sıvayıp işe koyulmuş. Evin tadilatına girişmiş. Ben geldiğimde baya ilerletmişti. Değil mi ki burası aynı zamanda benim de evimdi, ben de işin bir ucundan tuttum. O eski evi, dağınık dökük hayatı bu hale getirmemiz tam üç yılımızı aldı. Tabi bu arada evin değeri de arttı. Önceden dönüp gözünün ucuyla bile bakmayanlar evimize müşteri olmaya başladılar. Satmak aklımızdan bile geçmezken gün yok ki bir yerlerden bir talipli çıkıyor, ciddi paralar teklif ediyordu. Biz tabi reddediyorduk. Bu evi yaparken aslında ikimizin de kafasında birebirimizle paylaşmaktan çekindiğimiz bir hayalimiz vardı. Burası prensimizin malikânesiydi. Prensimiz uzun bir severe çıkmıştı. Döndüğünde onun huzur bulacağı bir malikâne hazırlayacaktık. Malikâneyi hazırladık. Ama o prensin gelişini göremedi. Gözü arkada itti. Nur içinde yatsın. Ölürken yanındaydım. “Kızım, dedi, belki de gerçekte böyle bir prens yoktu, o yalnızca bizim hayalimizin ürünüydü. Sen boşa bekleme, gençsin, güzelsin hayatına yeni bir yön ver.” O tanıdığım en bilge insandı. Sözlerinde her zaman bir hakikat payı vardı. Onu dinledim. Onu toprağa verdikten sonra kendime uygun bir hayat arkadaşı aramaya başladım. Ta talebelik yıllarından tanıdığım bir ressam arkadaşım vardı. Bana âşık olduğunu biliyordum. Yeni boşanmıştı onu köye davet ettim. Buraları, köy hayatını çok beğendiğini hep söylerdi. Bir hafta bana misafir oldu. Civar köyleri, kırı, bayırı gezdik dolaştık. Her şey çok hoşuna gitti. “Meğer ben bütün hayatım boyunca böyle yerlerin özlemini çekmişim” diyordu. Bana evlenme teklif etti ve evlendik. Bizimkinin bana ve doğaya olan aşkı yalnızca bir yıl sürdü. Doğup içinde büyüdüğü şehir konforuna alışmıştı. Onsuz edemedi. “Burada oturup bir bardak soğuk bira içip, dedikodu yapılacak bir yer bile yok,” diye yakınmaya başlamıştı. Fazla yakınmasına gönlüm razı gelmedi. Boşandık. O İstanbul’una döndü, ben de ebediyen burada sevdiğim prensin malikânesinde kalmaya karar verdim. Verdim, ama yıllarca gözüm ve kulağım hep kapıda oldu. Her kapı zili çalışında, her postacı gelişinde, acaba sen mi geldin, senden bir haber mi getirdiler diye bekledim durdum. Sonunda yoruldum. Tam da ümidimi kesmişken sen çıkageldin ve şimdi karşıma oturmuşsun sohbet ediyoruz.” Suna burada hikayesine ara verdi. Bakışlarını Ekberinkilere dikti, yıllardır içini kemiren sorunun yanıtı oradaymış gibi dikkatlice taradı. Sonunda,
“Eee, sevgili prensim görüyorum ki seferiniz ağır geçmiş, derin yaralar almışsınız. Söyleyin, kalbiniz ne durumda, orada da yara izleri var mı?” Ekber çok duygulandı, yerinden kalktı, Suna’nın yanına oturdu. Kolunu boynuna doladı. Dudaklarından öptü,
“Hayır, prensinin kalbinde hâlâ sıcak bir ağustos akşamı bir bostan tarlasında karşısına çıkan, o 17 yaşındaki güzel perinin bakışları var. Yıllardır hep içini ısıttı. Ona direnmeyi, ümit etmeyi öğretti.”
“Bunu duyduğuma memnun oldum. Demek ki boşuna beklememişim,” dedi, mutluluktan yaşaran gözlerle. Ardından Ekber’e döndü,” Sevgili prensim bilirsiniz ki her masalın bir de kötü kalpli kahramanı var. Bizimkisi de kız kardeşiniz Telli. Masalımız mutlu sona yaklaşırken müsaade buyurursanız onun da bu masaldaki rolünü kısaca anlatayım.” Ekber kolları arasındaki genç kadının öptü, saçlarını okşadı, göz yaşlarını sildi, yapmacıklı bir törensel sesle,
“Buyurun prensesim söz sizindir,” dedi.
“Teşekkür ederim sevgili prensim. Nerede kalmıştık… Evet, İskender babam vefat ettikten sonra onun arzusu üzerine sizin eve ben taşındım. Telli duymuş bunu, aradan çok geçmeden damladı. Bir sabah dışarı çıktığımda baktım ki Telli kanepeye uzanmış sigara tüttürüyor. Yanına gittim.
“Ne zaman geldin, niye haber vermedim diyerek dostça elimi uzattım.” Ayağa kalktı elleri belinde, tam bir kabadayı pozunda,
“Bırak bu ağızları Suna Hanım, söyle kim senin buraya yerleşmene müsaade etti”, dedi.
“Kimseden müsaade almama gerek yok. Burası abin Ekber’e ait ve o gelene kadar buranın sahibi benim. Baban böyle kararlaştırdı bunu sen de biliyorsun” dedim.
“Ben onun öz kızıyım, neden bana değil de sana emanet etti o bunak.” “Kendisine soracaktın, hem ölmüş bir insanın arkasından böyle çirkin laflar söylenmez, ayıp. Üstelik o senin baban.”
“Aslında sormama gerek yok ben biliyorum neden sana verdiğini” dedi.
“Nedenmiş!” Suna burada durdu, yutkundu. Sanki sözcükler utançlarından dışarı çıkmak istemiyor gibiydiler. Sonunda,
“Çünkü Hacı İskender’in altına yattın. Onun metresi oldun” dedi. O an dünya başıma yıkıldı, gözüm karardı. Sandalyeyi kaptığım gibi kafasına indirdim. Yere düştü. Rastgele tekmelemeye başladım. Yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Saçlarından tuttum sürüye sürüye bahçe kapısının dışına attım. “Bir daha seni buralarda görürsem ayaklarını kırarım,” dedim.
Ekber duyduklarına inanamıyordu. Şoke olmuş gibiydi. Bir süre anlamsız gözlerle Suna’nın yüzüne baktı,
“Sen ne diyorsun ya. Söylediklerini kulağın duyuyor mu. Böyle bir şey olamaz, anladın mı ol-la-maz… Telli böyle bir şey söyleyemez. Yanlış duymayasın?” Sona büyük bir hayal kırıklığıyla Ekber’e baktı. “İnanmayacağını biliyordum. Tabi ki bana değil sevgili kardeşin Telli’ye inanacaksın. Ben kimim ki…”
“Sana inanmıyorum, demedim. Ne bileyim, yanlış anlamış olamaz mısın? Onun bilerek böyle bir laf kullanacağına ihtimal vermiyorum. Kızgınlık anında istemeden ağzından kaçırmış olamaz mı?”
“Olamaz! Çünkü tamamen bilinçli olarak söylenmiş bir sözdü. Çünkü onun dünyasında hiç kimse bir kadına karşılıksız bir şey vermez. Kadın cinsel bir objedir. Bir kadın gurup içinde ya güçlü birilerinin sevgilisi ya kuryesi ya sermayesi ya da metresi olarak bir yerlere varabilir.” Oturduğu yerden kalktı. “Ben babana verdiğim sözü yerine getirdim. Evine sen gelene kadar bekçilik yaptım. Artık geldin ve benim görevim de sona erdi. Anahtar kapını üzerinde. Evine sahip çık.” Dedi. Kendi evine yollandı. Deliye dönen Ekber balkondan atlayıp önünü kesti.
“Yapma! Gidemezsin, anlıyor musun, gidemezsin… Ben bunca yıl bu anı bekledim. Şimdi bırakıp gidemezsin. Elbet hepimizi memnun edecek bir çözüm buluruz. Hemen küsüp gitmek olmaz!”
“Ben küsüp gitmiyorum. Ben bana o sözleri söyleyen biriyle yüz yüze gelemem. Onun varlığı bende tiksinti uyandırıyor, anlıyor musun.” Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. “Ekber, lütfen bırak beni evime gideyim. Seni anlıyorum o senin bacın. Ona elini uzatmazsan ömür boyu ıstırap çekeceğini de biliyorum. Ama ne yapacaksan bensiz yap!” Ekber korktu. Eğer Suna bu kırgınlıkla onu terk ederse, bir daha hiçbir zaman geri dönmeyecekmiş gibi kötü bir his belirdi içinde. O gerilimli anlar ağır çekim bir film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden:
“Gel içeri gidelim. Senin yardımına ihtiyacım var,” diye yalvarıyor. Suna dinlemiyor kendi evine gitmekte kararlı. Ekber Suna’nın kolundan tutup zorla içeri getirmek istiyor. Sona karşı koyuyor. Ekberi bütün gücüyle itiyor. Dengesini kaybeden Ekber düşerken Suna’yı da aşağı çekiyor. Bir süre yumuşak çimenlerin üzerinde alt alta, üst üste kapışıyorlar. Ekber nihayet bir punduna getirip Suna’yı altına alıyor. Ayaklarını ayakları asına alıyor ve kollarından bastırarak etkisiz hale getiriyor. İkisi de nefes nefese kalmış, burundan soluyor. Gözleri ateş saçıyor. Etrafa aşk, intikam, kaybedilmiş yılların öfkesi, sınırsız tutku ve şehvet ışınları saçıyor. Kalp atışları kulak zarlarını patlatacakmış gibi aralıksız gümbürdüyor. Onları böyle heyecanlandıran yorgunluktan çok bir sonraki hamlenin beklentisi. Kimden ve nasıl gelecek. Ringde dans eden iki boksör gibi, birbirlerine göz hapsine almışlar, açığını yakalamaya çalışıyorlar. Beklenen hamle Suna’dan geliyor. Ani bir hareketle rakibinin dudağına saldırıyor. Ve böylece dört dudak, iki dil, bir düzine diş ve dört elin karıştığı müthiş bir kapışma başlıyor
Yarım saat kadar sonra nefes nefese kalmış halde birbirlerinden kopuyorlar. Çimler üzerine sırt üstü uzanıp kendilerine gelmeye çalışıyorlar. Ekberin eli Suna’nın bedeninde geziniyor, elini tutmak istiyor. O önce itiyor. Sonra tutuyor, sıkıyor. “Sen bir zorbasın. İlk gerçek sevişmemizin böyle meydan muhaberesi gibi olacağını hiç düşünmemiştim,” diyor. “Ya nasıl düşünmüştün?” diye soruyor Ekber. “Ne bileyim sıcak bir oda, rahat bir yatak, masada soğuk ve sıcak içecekler, atıştırmalık. Yatağa uzanıyoruz yavaş yavaş öperek, okşayarak birbirimizi soyuyoruz falan”. Ekber gülüyor “Tam bir küçük burjuva hayali” diyor. Sona yanıt vermiyor yerinden kalkıyor Üstünü başını çeki-düzen veriyor. Sessizce bitişikteki kendi evine gidiyor. Ekber engel olmuyor. Yattığı yerden Suna’nın hareketlerini takip ediyor. Bir süre daha çimler üzerinde kalıyor. Şafak sökmek üzeredir. Horozlar günün başlamakta olduğunu müjdeliyor. Ekber de kalkıp içeri giriyor.
Ekber ertesi ünü uzandığında balkon masasının üzerinde içine yemek artıkları konulan türden bir plastik kap ve bir de küçük sandık buldu. Kutunun üzerinde “Kendi malınız gibi yiyin, malzemeler sizin bahçenizden çalıntıdır,” yazılıydı. Kapağı açtı, yeni pişirilmiş sıcacık börek kokusu burnuna vurdu. Sandığın üzerinde ise büyük harflerle, “Oğlum Ekber’e” yazılı bir not vardı. Babasının sandığında ne olduğunu ölesiye merak etse de açmakta acele etmedi. İçeri girdi, çay yapıp getirdi. Suna’yı da çağırmak istedi, baş başa kahvaltı etmek için, ama vazgeçti, gelmeyeceğini biliyordu. Hem babasının sandığını açtığında yanında başka birinin olmasını istemiyordu. Sıcak çayla sıcak börekleri keyifle yedi. Kahvaltıdan sonra babasının sandığındaydı sıra. Ceviz kaplamalı küçük bir sandıktı. Önünde diz çöktü. Heyecanını güçlükle zapt ediyordu. Üzerinde kilit yoktu. Açmadan önce gözlerini yumup, okşar gibi ellerini sandığın üzerinde gezdirdi. Sonra paha biçilmez kutsal bir emanetmiş gibi dikkatlice açıyor sandığın kapağı. O an dış dünyayla ilişkisi kesiliyor. İçinden çıkanlar onu alıp yılların ötesine götürüyor. En üste defterler, silgiler, kalemler, kalem açacakları, birkaç dergi ve okul yıllarında kullandığı daha bir dizi kişisel eşyası itina ile dizilmiş. Onların altında bir çift beyaz tiftik eldiven… Tanıyor eldivenleri. Babasının kendi eldivenleri, ona bırakmış. Öpüp alnına götürüyor. En, altta sandığın dibinde ise kalın kartona sarılı bir paket var. Paketi dikkatlice sandıktan çıkarıp açıyor. İçinden yaldızlı kalın çerçeve içinde bir yağlıboya tablo çıkıyor. Tabloda hayatlarının ilkbaharında bir oğlan ve bir kız resmedilmiş. Ekber tabloyu sandığa dayayıp karşısına geçip divana oturuyor. Tablo o kadar tanıdık ki bakmaya gerek duymuyor. Gözlerini kapatıyor. Tablo orada göz kapaklarının arkasında. Yirmi beş yıldır asılı duruyor. Yaz tatilinde köye gelmişler. Kendisi Ankara’da lise son sınıfa gidiyor. O ise kasabadaki lisenin ikinci sınıfında. Kapı komşular, her gün birkaç kez yolları kesişiyor, ancak başlarıyla selamlaşıp çabucak uzaklaşıyorlar. Ekber kendi kendine hayret ediyor. Kızlarla konuşmak, şakalaşmak onun için hiçbir zaman sorun olmamıştı. Hata burada bu köyde bile kızlar her zaman başına toplanır, şakalarına göler, onlara Ankara’yı anlatmasını isterlerdi. Pek neden onu gözünce felç olmuş gibi eli ayağı bağlanıyor dili tutuluyordu ve neden her defasında heyecanlanıyor kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Aşk dedikleri bu muydu, acaba? Sürekli birbirlerini kolluyorlar. Bir türlü tenha bir yerde yalnız karşılaşamıyorlar. Nihayet o sıcak Ağustos akşamı kırda bostan tarlaları arasında yolları kesişiyor. Gözlerini açıp tabloya bakıyor. Tıpkı tablodaki gibi, dimdik kolları bedenlerinden hafif aralıklı çaprazlama durmuş birbirlerini kolluyorlar. Ateşli bir Latin dansı tutmaya hazır çiftler gibi. Ressam o anı o kadar güzel resmetmiş ki, yarı profilden gözüken yüzleri iyice seçilmese de ikisinin de müthiş bir gerilim içinde oldukları vücut dilinden, duruşlarından anlaşılıyor. Arka fonda gün batımımın alev kızıllığı tabloya olağanüstü bir güzellik katıyor. Tırtılın kelebeğe dönüşme metamorfozu gibi. Ergenlik çağını geride bırakıp, yaşlıların dünyasına adım atma anıdır. Olağanüstü bir şeyle, aşkla tanışma anıdır. Ekber kıza yaklaşıyor, nefes nefese “Ben seni seviyorum,” diyor. Yüzü alev alev. Kız heyecanlanıyor, başını öne eğiyor, “Ben de seni,” diyor. Ekber bu yanıttan cesaret alarak, filmlerdeki gibi kızı omuzlarından tutup kendine çekiyor ve dudaklarına masum bir öpücük konduruyor. Kız şaşırıyor, onu itip “Ne yapıyorsun, bir gören olur,” diyor. “Umurumda değil, görelerse görsünler,” diyor Ekrem. Yeniden öpmeye yelteniyor. Kız onu itiyor. “Yapma, diyor, siz erkekler için hava hoş, olan biz kızlara olur, adımız hemen orospuya çıkar” Ekber’in ısrar ettiğini görünce, öfkeden kıpkırmızı oluyor, yüzüne müthiş bir tokat patlatıyor. Ekber kendine geliyor, yaptığı hatanın farkındadır, ne diyeceğini bilemiyor. Kızdan özür dilemek istiyor. Kız da perişan haldedir, yaptığına pişman olmuştur, gözlerinden yaşlar akıyor. Ekberi dinlemiyor. Koşup az ötede nehre inen hendekte kayboluyor. Ekber arkasından bakakalıyor…
Ekber tablonun altındaki yazıyı okudu. “Bir Hüzünlü Boa” ve sahibinin imzası: Suna. Tablonun adı üzerinde bir süre kafa yordu. Bir dizi açıklama buldu, aklınca. Fakat ressamın eserine neden “Bir Hüzünlü Boa” adını verdiğini hiçbir zaman öğrenemedi.
Aynullah Akça/ Nisan 2024 Fagersta



