FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

CLARA’YI ANMAK VE TANIMAK…

CLARA’YI ANMAK VE TANIMAK…

CLARA’YI ANMAK VE TANIMAK… 

Nesteren Silivrili

Clara Zetkin üzerine bir çalışma- 1.bölüm

Geçtiğimiz ay, bir 8 Mart’ı daha geride bıraktık. Kimimiz 8 Mart için yazılar yazdı, kimimiz coşkulu eylemlere katıldı.
Kadınlara yönelik şiddeti protesto etmek, kadın haklarını dile getirmek için elimizden geleni yaptık. O günden beri aklımda Clara Zetkin’le dolaşıyorum..

Ne biliyorum, ne kadar tanıyorum diye düşündüm durdum ve okumaya başladım.
Rosa Luxemburg’un ve pek çok sosyalist liderin çağdaşı ve arkadaşı, çok saygın bir Marksist feminist olduğunu biliyordum. 1910 yılında Kopenhag’da 2. Enternasyonal’e bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, 8 Mart 1857 tarihinde New York’ta tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanması önerisini getirdiğini, bu önerinin oybirliğiyle kabul edildiğini de biliyordum.

Ama Avrupa’nın çalkantılı yıllarında var olan bu sosyalist/komünist kadının ne denli zor şartlarda, yoksullukla bu kadar sınanarak yaşadığı, savaş karşıtı tutumu yüzünden tutuklanmaları, sürgün ve polis baskıları ile geçen yaşamı, verdiği mücadele hakkında çok detaylı bilgim yoktu… Çok ama çok etkileyici ve düşündürücü geldi… 2026’da hâlen kadın cinayetleri işlenirken, kadınlar bir şiddet sarmalı içinde yaşarken, ülkemizde ve dünyada, kadınlar hâlen çifte sömürüye maruz kalırken, tüm eşitlik taleplerimize, tüm savaş karşıtı söylemlerimize rağmen ne kadar yol alabildiğimiz, Clara Zetkin’in bizlere devrettiği mirası ne kadar yüklenebildiğimiz, hâlâ ne çok baskı ile karşı karşıya kaldığımız fikri kara bir bulut gibi çöktü üstüme…
Yine de o yıllara göre çok daha ilerideyiz kuşkusuz… Adım adım, sabırla, kazanarak devam edeceğiz.

Kadınların verdiği mücadelenin geçmişini, ne uzun ve tükenmez bir direnç ile bugünlere geldiğimizi biraz olsun bilmenin umutlarımızı, enerjimizi çoğaltacağına inanıyorum.
Almanya feminist tarihi, sosyalizmin tarihi ve Clara Zetkin’in mücadelesi, kadın hareketi içinde çok önemli bir yer tutuyor.

Sizlere biraz Clara Zetkin’in yaşamından söz etmek, biraz da uluslararası kadın hareketinin tarihine damga vurmuş sözlerini aktarmak istiyorum.
Saksonya’da yoksul ve dokumacılıkla geçinen bir kasabada doğar. Yoksulluğuna rağmen eğitim almayı başarmış bir öğretmendir babası Gottfried Eisner. Annesi Josephine Vitale, bir tüccarın kızıdır ve Fransız Devrimi’nin fikirlerini benimseyen, George Sand’ın kitaplarını okuyan, 1848 devrimlerinden etkilenen, kültürlü bir kadındır. Almanya’da feminist hareketin öncüleri sayılan Louise Otto-Peters ve Auguste Schmidt ile ilişki kurmuştur ve kızının yolunu açmıştır. Bu ilişkileri sayesinde Clara, Auguste Schmidt’in kız öğretmen okuluna girebilmiş ve başarılı bir öğrenci olmuştu. O yıllarda işçi ailelerin kız çocukları yaşamlarına işçi olarak devam eder, burjuvaların kız çocukları ise evlenirlerdi. Eğitim görmek kız çocukları için az rastlanır ve çoğunlukla izin verilmeyen bir durumdu.
Mutlu geçen öğrencilik yılları sürerken, 1875’te babasını kaybeder ve aile büyük bir yoksulluğa sürüklenir.
Dönem, Almanya’nın ekonomik yönden atılım yaptığı, özellikle Saksonya’da dokuma işçiliğinin sanayileşmeye dönüştüğü, ev dokumacılığının ve zanaat işletmelerinin yerlerini büyük bir sanayi hareketine terk ettiği bir dönemdir. Bu büyük sanayileşme, proletaryanın doğuşunu ve örgütlenme ihtiyacını, dolayısıyla sosyalizmin güçlenmesini, sosyal demokrat partinin kuruluşunu ve büyümesini getirir. İki sosyal demokrat milletvekili (Bebel ve Liebknecht), Marks ve Engels ile iletişim hâlindedirler ve onların fikirlerini benimsemişlerdir.


Clara henüz yirmi yaşındaydı ve yaşadığı, çevresinde tanık olduğu yoksulluk, sömürü, hükûmetin sosyal demokrat partiyi yıkmaya yönelik baskı ve girişimlerine kayıtsız kalmasına imkân vermiyordu. O çevrelerle ilişki kurmuş, kendini politik tartışmalar, mitingler ve yayınlar içinde bulmuştu. Bu ortamda bir Rus göçmeni olan sosyalist Osip Zetkin ile tanıştı. Heyecanla düşüncelerini savunan Clara’nın devrimciliği benimsemesi, hocası, Alman Feminist Derneği’ni yöneten Auguste Schmidt ile arasının açılmasına neden oldu. Hocası onun devrimci görüşlerini kabul edemiyordu. İyi bir eğitim, kadınlıklarının bilincine varmak ve ileride iyi bir eş olmakla sınırlanan feminist kadın hareketi, Fransız Komün hareketinden ve sosyalist fikirlerden etkileniyordu. Feminist kadın hareketi sınıfsal temellere dayanmaya başlamıştı artık. Burjuva feministleri olarak tanımlanan hareketin başında olan öğretmeni Auguste Schmidt, rahatsız olmuştu bu durumdan. Okulunu başarı ile bitiren Clara’ya iyi bir iş bulması için yardımcı olmadı. Annesi de kızmaktaydı Clara’nın devrimci olmasına. Polisle başının derde gireceğinden korkuyordu.. 

Sonuçta Clara annesi ve öğretmenleri ile bağını kopararak kişiliğini belirleyen iki unsurla, iradesi ve cesaretiyle ön plana çıkar. Ödün vermenin getireceği rahatlığı reddederek kendi yolunu çizer. Dadılık, özel eğitmenlik gibi düşük ücretli işlerde çalışarak ve arada Osip Zetkin’le buluşarak militan faaliyetlerine devam eder. Bu arada partiye yönelik saldırılar artmış, Osip, Almanya’yı terk etmek zorunda bırakılmış, Paris’e gitmiştir. Clara bu dönemde, yasaklanan yayınların ülkede dağıtılmasında çalışmış ve Bebel’in “Kadın ve Sosyalizm” adlı eserini okumuş, sosyalist çevrelerde çok okunan ve derhâl yasaklanan bu kitaptan çok etkilenmiştir.

PARİS YILLARI

Clara, 1882 sonbaharında Osip’ten ayrılığa daha fazla dayanamaz, tüm parasal sıkıntılara rağmen bir yolunu bulur, Paris’e gider. Genç çift çok zorlu yaşam koşullarında çeviri yaparak, dil dersleri vererek birlikte yaşamaya başlarlar. İki çocuk sahibi olurlar. Evlendiklerine dair bir bilgiye rastlamadım ama Clara, Eisner olan soyadını bırakıp Zetkin’i kullanmaya başlamıştır. Kirayı ödeyemeyip sokaklara atılmalar, hastalıklar, bitmeyen yoksullukla geçen bu dönem ancak devrimci yoldaşların dayanışması ile sürebilir.
Karl Kautsky, Clara’dan yönettiği bir dergiye yazı yazmasını istediğinde, içinde yaşadığı durumun zorluğundan, “kadınların zorunlu çift vardiyasından” yakınır ve bir mektubunda Kautsky’ye. “Terziyim, aşçıyım, çamaşırcıyım. Üstelik bana bir an rahat vermeyen iki haşarı oğlum var. Tam yazıya başlamak üzere iken bir numaranın burnunu silmem gerekti. Ancak yerime oturmuştum ki, kalkıp iki numarayı doyurmak zorunda kaldım. Kısacası yoksullukla karışık bir bohem hayatı sürdürüyorum.” der. Ancak geceleri yazı yazabilir. Çalışmayla, didinmeyle geçen bir günün sonunda kendini, tükenmiş, yorgun, bir araba beygiri gibi bezgin, halsiz hissettiğini söyler. Bazen de iki çocuğu kucaklayıp gece toplantılarına gider. Çocukları yan odada uyuturlar.

Tüm zorluklara rağmen Paris’te geçen bu yıllar, Clara’nın politik ve ideolojik kimliğini tam olarak oluşturduğu yıllar olarak tanımlanıyor.

1886 hastalıklalar gelir. Önce tüberküloz başlangıcı… Yine dostlarının desteği ile kısa süre için Leipzig’e döner. Ama dinlenmesi gerekirken, takma isim kullanarak halkın karşısında çok ilgi çeken konuşmalar yapar. Dönüşünde Osip ağır hastalanır. Felce kadar giden bir omurilik iltihabı teşhisi konur. O yıllarda tedavisi olmayan bir hastalıktır. Clara’nın, üzüntüsünün yanı sıra yükü daha da ağırlaşmıştır. Marx’ın damadı Longuet, Kautsky ve Liebknecht gibi isimlerin desteği ile Osip ve Clara, Almanca üç gazetenin muhabirliğine getirilirler. Biraz rahatlarlar ekonomik anlamda ama Osip iyileşemez ve bir süre sonra Clara onu kaybeder. Sonraları, yaşadığı büyük acıdan onu hayata döndüren gücün, çocukları ve Osip’in militan mücadelesini devam ettirmek azmi olduğunu söyler.
1889’da Paris’te toplanan uluslararası kongrenin örgütlenmesinde faal görev alır. Bir yandan da Alman sosyal demokrasisini temsil etmek üzere katılımcı olur ve kongreye bir rapor sunar. Kapitalist düzende çalışan kadınların durumunu inceleyen bu rapor büyük beğeni toplar. Bu kongre ve rapor hayatında bir dönüm noktası olur ve Avrupa’nın tüm önde gelen sosyalist temsilcileri tarafından onay görür.

Artık yedi yıl önce aşkının peşinden gittiği Paris’ten ayrılma zamanı gelmiştir. Almanya’da yeni bir devir başlamış, Bismarck görevden alınmış, Clara için daha özgür koşullarda mücadelesine devam olanağı doğmuştur. Dört ve altı yaşlarında iki oğlan çocuğu ile ülkesine döner.

Buraya kadar sizlere Clara Zetkin’in ilk gençlik yıllarından başlayarak bilinen bir isim hâline gelene kadar yaşadığı dönemi biraz ayrıntılı anlattım. Aslında çok daha fazlası var ama benim seçtiğim konu Avrupa’da sosyalizmin tarihi değil, bu tarihle iç içe geçmiş bir yaşamın öyküsü. Genç, âşık, inançlı ve dirençli Clara Zetkin’in öyküsü…

YENİDEN ALMANYA VE CLARA’NIN KADIN HAKLARI MÜCADELESİ

Yeni bir Almanya ile karşılaşır Clara… Sanayi büyük bir atılım yapmış ve sanayide çalışan kadın işçi sayısı artmıştır. Hatta erkek işçi sayısından bile büyüktür bu artış. 1. Dünya Savaşı’na kadar bu artış sürerken bir yandan da kadın işçilerin, evlerde hizmetçi, küçük fabrika ve atölyelerde emekçi, kahvehane ve lokantalarda temizlik ve servis elemanı olarak çalışmaları devam etmektedir. Toplumsal talepler artmıştır ve Sosyal Demokrat parti hızla güçleniyordur. Sendikalar Konfederasyonu kurulur. Üye sayısı artarken kadın işçilerin sendikalılaşma oranı çok düşük kalır ne yazık ki… Otuz kadın emekçiye karşın yalnız bir kadın sendikalı olmaktadır. En yüksek oran %23 ile tütün işçiliği, ardından %9,5 ile dokuma geliyordu. Ve bildiğimiz gibi kadın işçilerin ücretleri, erkeklere göre her zaman çok daha düşüktü

Clara Zetkin yöneticisi olduğu Die Gleichheit (Eşitlik) isimli dergide bütün bu koşulları çarpıcı rakamlarla ortaya döktü. Ama bu rakamlar bile durumun korkunçluğunu açıklamakta yetersiz kalıyordu. Yemekhane ve lavabo olmayan iş yerleri, penceresi bile olmayan lojmanlar, çok çocuklu ailelerle aynı odayı paylaşmak zorunda kalan bekâr kadınlar, hiçbir zaman olmayan hijyen koşulları ve yarı aç geçen günler… Kahvehanelerde, barlarda çalışan kızlar ay sonunu getirmek için fahişelik yapmak zorunda kalırlardı ve zaten erkek müşteriler onlara o gözle bakarlardı. Bu satırları okurken ve yazarken gözümün önüne bu yıl çok konuşulan Şişli Kız filminden sahneler geliyor… O yoksulluk, o çaresizlik çarpmıştı beni. O film, 1. Dünya Savaşı sonrası bir işçi kızın dramını anlatıyordu ve şartlar o günlerdeki kadar kötüydü.

Bütün bu olumsuzlukların yanı sıra Almanya devletlerinin pek çoğunda (örneğin Prusya) kadınlar başka engellerle de karşılaşırlardı. Politik etkinliklere ve kurumlara katılmak yasaktı 1908’e kadar. Aynı tarihte genç kızlara üniversite eğitim hakkı da tanındı. Daha önce bazı bölgelerde kadın öğrenciler yalnız dinleyici olarak kabul ediliyorlardı. 1918’e kadar kadın öğretmenlerin evlenmesi de yasaktı.

Erkek egemen dünyada bu kısıtlamalar olağan kabul ediliyordu. İmparator II. Wilhelm, 1910’da halkın karşısında yaptığı bir konuşmada; “Kadının görevi eşit haklar için mücadele etmek değildir. Kadın sessizce ev işlerini yapmalı, yaşlılara saygılı ve itaatkâr çocuklar yetiştirmelidir.” der. Aynı imparator, ünlü kadın ressam Käthe Kollwitz’e ödül verilmesine de karşı çıkmış, jüriye, “Bırakın canım, alt tarafı bir kadın bu.” diyebilmiştir.

CLARA, ENGELS’İN SÖZLERİNDEN ESİNLENİR…

Almanya’da feminist hareket, diğer Avrupa ülkelerine, ABD ve Büyük Britanya’ya göre çok daha çekingen, millî, manevi ve dinî değerleri baz alan bir yapıdaydı. Bu yapı, sosyal demokrasi saflarında bile etkisini sürdürüyordu. Clara, hem bu yaklaşımı benimseyen burjuva feministlerine hem de zaman zaman partili yoldaşlarına karşı bile mücadele etmek zorunda kaldı. Onun derdi, emekçi kadınlara ulaşmak, bu mücadeleyi sistematik bir yapıya oturtmaktı. Engels’in çok net ifadesi ile: “Kadının kurtuluşunun gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce kadının geniş çaplı toplumsal üretimde yer alması ve ev işlerine çok az bir zaman ayırması gerekir. Bu da ancak büyük sanayi sayesinde mümkün olmuştur; çünkü büyük sanayi yalnızca çok sayıda kadının çalışmaya başlamasını sağlamakla kalmamış, kadın emeğini gerekli kılmış ve evde yapılan özel çalışmaları kamu hizmeti veren bir sanayi üretimine dönüştürme eğilimi yaratmıştır.”
Ama bu yaklaşımla kadın evdeki kölelikten kurtulur ancak sermayenin kölesi olur. Ekonomik bağımsızlığını kazanırken tüm emekçi kesimlerle birlikte hak arayışına katılabilir.
Burjuva kadınları için durum farklıydı. Sermayenin kölesi değildiler ama erkekler tarafından yasal aşağılanma durumları söz konusuydu. Kamu hakları ve eşitlik mücadeleleri bu nedenledir. Burjuva feministleri, kadınların üniversiteye devam edebilmesi için mücadele vermekteydi. 

Haklı olduklarını düşünse de, Clara Zetkin, emekçi kadınların mücadelesinin farklı olduğunu vurgular. Emeği ile ekonomik bağımsızlığını elde eden kadının erkekle eşit olduğunu, zaten üniversiteye gitme gibi bir talebinin hiçbir zaman olamayacağını, onun mücadelesinin proleterya mücadelesi olduğunu düşünür ve burjuva feminizmi ile proleter feminizmini birbirinden ayrı tutar. Dönem bu tartışmalarla geçer, her iki taraf da birlikte yapılabilecek mücadele konusunda çekimser davranır. Burjuva feministleri anlaşılmaz bir şekilde talep ettikleri reformlara programında yer vermeyen liberal partiyi destekler. Oysa Sosyal Demokrat Parti bu talepleri programına almıştır.

Clara Zetkin, başlangıçta tüm emekçi kadınlar için, erkeklerle eşit şartlarda, hiçbir özel korumayı, kayırmayı kabul etmeyen bir tutum içinde olmasına rağmen 1892’den sonra makalelerinde kadın ve annenin özel görevlerinin altını çizerek, emekçi kadının özel bir koruyucu yasaya ihtiyacı olduğunu belirtir. Clara, kadın işçilerin düşük ücret almalarının, emek pazarında erkeklerin de ücretlerinin düşmesine neden olduğunu, çare olarak kadın emekçilerin yasal olarak korunması ve sendikalı olarak hak arayışında bulunmaları gerektiğini düşünüyordu.


Emekçi kadınlar eğitimsizdiler, ürkektiler, patrondan korkuyorlardı. Ev işlerinden kurtulamamışlardı ve iş hayatı da omuzlarındaydı. Erkek emekçiler kadın arkadaşlarının kadınlığını ön planda tutuyor, rahatsız ediyor ya da kaba davranıyordu. Sendikal mücadele için ortak bir bilinç ve eğitim gerekiyordu. Yalnız işçi ücretlerini eşitlemek için değil, tüm emekçilerin kurtuluşu olan sosyalizmin zaferi için kadın erkek tüm işçilerin sendikalılaşması ve Sosyalist Parti’ye üye olması şarttı.
Bu yıllar, yasal engellere rağmen açılan kapatılan dernekler, kooperatifler, eğitim çalışmaları, parti içinde dahi kadınların daha aktif olabilme çabaları ile geçti. 1902’de Berlin’de halka açık toplantılar konusunda yasalar biraz yumuşadığında, kadınlar bu toplantılarda yer alabilmeye başladı. 1900 yılından itibaren kadın sosyal demokratlar parti dışında kadın kongreleri düzenlemeye başladılar. Clara artık Alman proleter feminizminin önde gelen bir ismi olmuştu. 1895’te SDP’nin yönetim organına seçilen ilk kadındı o…

Gelecek yazımda Clara Zetkin’in feminizm anlayışına gelen eleştirilerden de söz ederek, yaşam öyküsüne devam etmek istiyorum. Dilerseniz bu yazıyı ona ait bir iki sözle noktalayayım…

“Eğer erkekler öldürüyorsa, biz kadınların görevi yaşamı korumak için savaşmaktır. Erkekler susuyorsa, bizim görevimiz, ideallerimizle dolu olan sesimizi yükseltmektir.”

“Kadınlar dünün köleleri, bugünün savaşçıları ve yarının galipleridir.”

“Bir işçi nasıl ki bir kapitalist tarafından boyunduruk altına alınıyorsa, kadına da aynısını kocası yapmaktadır. Kadın, ekonomik özgürlüğünü almadığı sürece bu boyunduruktan kurtulamayacaktır.”

Nesteren Silivrili, Nisan 2026

 

Kaynak: Yazımı hazırlarken ağırlıklı olarak, Gilbert Badia’nın, Yar Yayınlarından çıkan, ”Clara Zetkin- Sınır Tanımayan Feminist” isimli kitabından ve internette bulduğum çeşitli kaynaklardan yararlandım. 

Picture of Nesteren Silivrili

Nesteren Silivrili

Tüm Yazıları