FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

ERİKLİ

ERİKLİ


Erikli

Zerrin Oktay

Ömrüm yollarda geçti benim. Her zaman karayolunu kullanmadım, hayır. Kimi zaman havayolu, denizyolu, demiryolu, hatta keçiyolunu bile deneyimledim. Bir samanyolu kaldı bir de zaman… ama hayır, zaman yolculuğu konusunda az biraz deneyimli sayılırım. Hep gittiğim yollardan söz edecek değilim, gitmediğim yollar da var ama onlar başka bir makalenin konusu olsun. Bugün size tabanları yağlamak suretiyle gittiğim keçiyollarını anlatmak istiyorum. 

 

Geçmiş günlerin moda terimi “trecking” salgınına yakalanmıştık. Bir-iki arkadaş, her hafta sonu bir ya da iki gün süren gezilere katılıyorduk. O hafta sonu yolumuz Erikli Yaylası’na çıkacaktı. Cuma akşamından hazırlığımı yaptım. Sırt çantama kuru bir takım giyecek, yedek ayakkabı gibi olmazsa olmazları yerleştirip erkenden yattım. 

 

Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde buluşup yola çıktığımızda saat sabahın körüydü ve hava henüz aydınlanmamıştı. Bu kez küçük bir araçla yolculuk yapacaktık. Taş çatlasın yirmi kişi ya var ya yoktuk. Yaylaya çıkmadan önceki son durağa vardığımızda saat yaklaşık olarak kahvaltı vaktini gösteriyordu. Son durak dediğim, ufak ve tüm köyler için aynısı denir ya “sevimli” bir köydü ama nasıl desem, bir o kadar da sıradan göründü bana. Bu düşüncemin açlığımla doğrudan bağlantısını da inkâr edemem elbette. Neyse ki yola koyulmadan önce köyün kahvesinde bir iki lokma atıştırıp mideleri yatıştırdık.

 

Daha İstanbul’dan ayrılmadan rehberimiz açıklama yapmıştı. Dediğine göre bilinen en zorlu günübirlik parkurmuş Erikli Yaylası. Buna karşın, yürüyüş ilk başlarda gayet iyi başladı. Yol fazla eğimli olmadığı gibi trecking için gayet uygundu. Tempolu yürüyüşümüz esnasında rehberin sözleri geldi aklıma. Bazı insanlar abartmaya ne kadar da meyilliydi! Derken bir dereyi aşmamız gerekti. Belki de parkuru zorlu kılan o dereydi. Sığ su yatağının içindeki irice taşlara basa basa kendimizi karşı tarafa atmayı başardık. Aslında hepimiz başaramadı… Yanlış hatırlamıyorsam bir kadın yolcu kayıp ayak bileğini burktu. Neyse, onu yardımcı rehberlerden birinin yardımıyla köye geri gönderdiler. Sayımız fazla olmamasına karşın rehberlerin sayısı gayet yeterliydi. Önde iki rehber, arkalarında yürüyüş ekibi, en arkada da bir yardımcı rehber olmak üzere tekrar yola koyulduk. O kadar acele ediyorduk ki sanki arkamızdan kovalayan var. 

 

Açıkçası ben içerlemeye başlamıştım. Sağı solu göremeden, yanından geçtikleri ağaç mı, kaya mı bilemeden, öyle deli gibi koşturmaya trecking diyorlardı bu ülkede! Oysa, söylemesi ayıptır, “bizim Almanya’da” nice trecking turlarına katılmıştım daha önce. Gerek doğanın gerek sağlıklı yürüyüşün doyasıya keyfini çıkartmış biriydim. Tamam, kabul ediyorum, Almanya konusu gerçek dışıydı ama tavrım gerçekti: Tipik bir ‘almancı’ gibi söyleniyordum. 

 

Derken zaten serin olan hava iyice soğuyup bir de sulu kar yağmaya başlamasın mı? Kısa zamanda toprak balçığa dönüştü ve bastığım her yerde botlarım gömülü kalırken çıkan ayağım havada, tek ayak üstünde batan botu kurtarma operasyonuna koyuluyordum. Bu arada dengemi kaybedip sürekli o balçığın içine düşüyor, kalkmaya çalıştıkça ellerim de kayganlaştığından, daha beter yere kapaklanıyor ve arkadan yetişen yardımcı rehberin yardımlarına muhtaç oluyordum. 

 

Neyse… Kısa zamanda çoraplarımın ve botlarımın içi sıvama balçıkla doldu ve giderek ağırlaşmaya başladım. Sanki bastığım her yerde bana özel bir seviyede yer çekimi gerçekleşiyor, tabiat ana beni hemen oracıkta balçığın içine çekmeye çalışıyordu. Hayatımda ilk kez o gün oracıkta ölmeyi diledim. 

 

Ne ki henüz benim sulu kar ve balçıkla, peşimi bırakmayan yardımcı rehberinse benimle olan sınavımız bitmemişti. Düşe kalka yol alırken ansızın ön taraflarda bir yığılma olduğunu fark ettim. Yaklaştıkça -gördüğüm kadarıyla- benim boyuma yakın bir yüksekliğe tırmanmamız gerekiyordu ve bir çalının açıkta kalmış kökünden başka tutunup yardım alabileceğimiz hiçbir alet, edevat yoktu. Sırası gelen herkes o çalının köküne sıkıca tutunuyor ve kendini hoop diye yukarıya çekiyordu. Sıra tam bana gelmek üzereyken, benden önceki de kendini yukarı çekti ama bunu yaptığı sırada o yedi sülalesini saygıyla andığım ağaç kökü çat diye kırılmasın mı? Hem de tam dibinden! Böylece bana tutunacak bir dal kalmamıştı. Kimse de umursamadı bu durumu ve dönüp bana yardım etmediler. Edemezlerdi aslında çünkü her nedense önden giden rehberlerin acelesi vardı. Hani Bulgurlu’ya gelin gideceklerdi ya, o sebepten olmalı…

Neyse ki arkamdan yetişen yardımcı rehber -kendisiyle bu arada halen tanışmıyorduk- benden izin isteyip öne geçti ve bir hamlede kendini yukarıya attı. Üstünü başını çamura bulaştırmadan bunu nasıl yaptığını aklım almadı diyebilirim. Yukarıya çıkar çıkmaz dönüp bana uzandı ve ensemden yakaladığı gibi beni de yukarıya çekti. Neden ensemden tuttuğunu tahmin edebiliyordum; tutabileceği, çamura bulanmamış bir orası, bir de kulağımın arkası kalmıştı! Öyle ki kirpiklerime doğru inen çamur yüzünden gözkapaklarım bile ağırlaşmaya başlamış, neredeyse gözlerimi açamaz hale gelmiştim.

 

Orada yeterince vakit harcadığımızdan, artık öndeki kafileye yetişmek için koşmak zorunda kaldık.  Ne var ki halen devam eden sulu kar yüzünden zemin iyiden iyiye yumuşamıştı ve ben koşmaya çalıştıkça, her üç adımda bir ayağım kaydığından yüz üstü yere yapışıyordum. 

 

Neyse ki en sonunda yürüyüş parkurunun sonuna gelmeyi başardık. Tepede ufak bir düzlük vardı. Orası sözde mola yerimiz olacaktı, diğer bir deyişle vaat edilen topraklar. Şöyle yerlere uzanıp dinlenecektik… Ayrıca en başta başrehberin söz verdiği gibi mangal yakılacak, ekmek arası mangalda sucuk ve çikolata ziyafeti çekilecekti. Ancak yerlerin çamurlu olması nedeniyle kendimizi ağaç diplerine atamayacağımızdan, ayrıca sulu kar nedeniyle mangal da yakamayacaklarından dolayı işi sadece birer parça çikolata dağıtarak oldubittiye getirdiler. Daha çikolatalarımızı yutamadan da geri dönüş yoluna geçme emri verdiler. İşin ilginç yanı, dönüş yolu da tırmandığımız aynı parkur olacaktı. Çıkarken herhangi bir hatıra değeri taşıyan -manzara, iki tilki, bir baykuş- göremediğimiz gibi, koşarak aşağıya ineceğimiz için dönüş yolu da aynı şekilde bodoslama yöntemiyle aşılacaktı. Hey gidi hey! Sen kalk koskoca Erikli Yaylasına git, çamur dışında hiçbir şey göremeden geri dön! Kabul ediyorum, o kırılan çalı kökünü gayet iyi görmüştüm…

 

Herkes rehberin talimatına sevinmiş olmalı ki bir anda harekete geçip çılgınlar gibi koşmaya başladı; ben de tabii arkalarından. Üstelik tırmanırken tüm düşme kontenjanımı doldurmuş olmalıydım ki hiç dengemi kaybetmeden bir güzel koşuyordum. Ben öyle gözümü karartmış koşarken önümde bembeyaz bir görüntü belirdi. Bu, ayakkabılarından başlamak üzere, pantolonu, ceketi, şapkası, kısacası baştan aşağı her şeyi bembeyaz olan bir adamdan başkası değildi. Onca çamurlu yolda ayakkabısında bile tek damla leke yoktu. Hayretler içinde o vatandaşı sollayıp geçmeye çalıştığım sırada maalesef ayağım bir ağacın, açıkta kalmış köklerinden birine takıldı ve şlaap diye bir kez daha yüz üstü yere kapaklandım.

 

“Ah, olamaz! Tüm yol boyunca sizden kendimi sakındım, olabildiğince uzağınızda kalmaya çalıştım. Şimdi gelip beni buldunuz ya, tebrik ederim!” diye gürleyen ondan başkası olamazdı. Üstelik kabalıkta benden tam not almıştı. Yere düşmüş bir insana yardım eli uzatılır. Haksız mıyım? Öfkeyle dönüp baktıysam bir de ne göreyim? Adamın alnından ayak diplerine kadar her yanına çamur sıçratmışım meğer. Oh olsun dedim içimden. O beni oracıkta bırakıp yoluna devam ederken plan yaptım. Ne yapıp edecek, utanmaz adama yetişip bir de sırt ustu düşecektim! Bu arada sürekli arkamdan gelip imdadıma yetişen yardımcı rehberle tepedeki çamurlu düzlükte tanışmıştık. Adının Hayrullah olduğunu artık biliyordum. Hayrullah’la sonraki yıllarda can ciğer kuzu sarması dost olacaktık ama o gün hiç zamanı değildi. Yine geldi ve bu kez gerçekten tutacak bir yer bulamadığından beni saçımdan tutup kaldırdı. İşin kötüsü, aşağıya inene kadar daha birkaç kez düştüm ve Hayrullah hep saçlarımdan tutup kaldırdı ayağa. Doğal olarak ona da sinir oldum elbette. Sanki çamurlu bir yerimden tutsa elleri mi eskiyecekti?

 

Neyse, en sonunda köye varmayı başardım. Ben o seviyeye geldiğimde ekipteki herkes çoktan köy kahvesine dalmış, kendilerine soba başında çepeçevre sandalyeler dizip ısınmaya başlamışlardı bile. Ancak ben kahveye henüz adım bile atmamıştım ki bizi oraya getiren aracın sürücüsü yanıma yaklaşıp “Seni bu halinle hayatta bindirmem arabama!” demesin mi? Eh tamam, o da kendince haklı sayılırdı. O halimle araca binip her yeri çamura bulayamazdım. Neyse ki yanımda temiz yedeklerim vardı. Tam o sırada bir köy çeşmesi fark ettim. Hemen gidip soğuk demeden kış kıyamet demeden -ki takvim hesabına göre ilkbahardı- önce ellerimi, yüzümü ve ardından aynı buz gibi suyla saçlarımdaki çamurdan kurtulacak kadar başımı da yıkadım. Kahveye girip işletmeciden yardım isterken zangır zangır titriyordum. Orada tuvalet ya da uygun bir bölme, bir oda veya her neresi olursa bana göstermesini rica ettim. “Burada öyle bir yerimiz yok.” dedi. Üstümü başımı gösterip “Değişmem lazım.” dediysem de adam oralı olmadı. Neyse ki köy kahvesi olmasına karşın oldukça büyük bir yerdi (tahminime göre yüz-yüz elli metrekare rahat vardı). En ücra köşesine gittim ve oradaki masalardan birinin sözde arkasına saklanarak bir güzel soyunmaya başladım…

 

Elimden başka bir şey gelmiyordu. O köyde mahsur kalacak halim yoktu. Sürücü beni arabasına bindirmeyecekti. O halde ne yapıp edip üstümü değiştirmem gerekiyordu. Abartmaya meyilli olsaydım daha ne bahaneler sunardım kim bilir ama neyse ki öyle biri değilim. Dediğim gibi, sobanın etrafına toplanmış kafile üyelerine az biraz striptiz yapmış gibi olmak pahasına üstümü tümden değiştim ve çamurlu öteberimle daha temiz olmayan sırt çantamı bir çöp poşetinin içine tıkıp ağzını sıkıca bağladım. O gün ekipteki kadınlar dışında bir tek Hayrullah’ın gözlerini üzerimde hissetmedim. Zaten yanlış hatırlamıyorsam Hayrullah ekibe yiyecek bir şeyler ayarlamak üzere geride kalmıştı. Ancak soba başındakilerin kalanı, özellikle de beyaz giyinmiş adam bal gibi de beni soyunurken seyrettiler. 

 

Dönüş yolunda, aracın içinde akla hayale sığmaz bir ilgiyle karşılandım. Özellikle beyazlı adam konuştukça konuşuyor, beni dağ başında bırakıp giden kendisi değilmiş gibi nasıl da düşüp üstünü başını çamur ettiğimi anlatıyor, bir yandan yüksek sesle gülüyordu. Sanki halimi pek şirin bulmuş, hanimiş de hanimiş der gibiydi. Tavırlarındaki yüz seksen derecelik değişimin, daha sonraki striptiz eylemimle bağlantılı olduğunu düşünmeden edemedim doğrusu.

 

O gün değilse de bir iki yıl sonra o adamdan intikamımı aldım ama bu da yine başka bir makalenin konusu olsun.

Picture of Zerrin Oktay

Zerrin Oktay

Tüm Yazıları