KARDELEN
Hülya Duman
Sabahın erken saatlerinde hastanede alıyorum soluğu, acil yetiştirmem gereken bir iş var. Görüşeceğim hekimle dün randevulaştık bu saat için.
Büyük koridordaki odama koşar adım dalıyor, çantamı bir telaş atıyorum masaya. Sorunlu dosyayı buluyor, bir yandan da telefonumun arama tuşuna basıyorum. Cevap yok. Israrla, uzun uzun aramaya devam ediyor telefon. Açılmıyor… Oysa bu saatte gelmiş olmalıydı.
Yok yok duramıyorum. Beklemeye vakit yok. Elime aldığım gibi dosyayı, fırlıyorum. Epikriz eksikliğiyle hasta faturasının yanlış basıldığı iddiası ve kuruma yansıyan büyük orandaki kesinti ya da mali ceza…Gerekçelendirip savunamazsak kurum zararı büyük olacak.
Fatura, kesinti, işletme mantığı gibi kavramlar insan sağlığının birincil amaç olduğu yerlerde soğuk hatta itici geliyor kulağa değil mi? Sahada çalışan sağlık ekibi ile de çatıştığımız oluyor. “Ben hekimim, hemşireyim hastamı tedavi ederim. Burası hastane, işletme değil. Bizim işimiz hastayı iyi etmektir” şeklinde tepkisel yaklaşanlar çoğunlukta. Haksız değiller. Çözümcül yaklaşan da var tartışan da. Daha duyarlı olanların yolunun illaki yöneticilikten geçmiş ya da bir şekilde idari kısımda sorumluluk almış, savurgan rüzgâra maruz kalıp, yakalarını kaldırma ihtiyacı hissedenler olduklarını bilmenizi isterim. Sistemin sıkıntılı olduğunu, kurumların özellikle üniversite hastanelerinin ayakta kalmaları gerektiğini ve yel değirmenleri ile savaşmaktan başka çaremiz olmadığını bilir onlar.
Civardaki veya uzaktaki hastanelerin çözümleyemediği komplike hastaları kabul eden üniversite hastaneleri sadece bu sebepten dolayı bile tüm esen fırtınaya karşı ayakta kalıp, yıkılmaması gereken bilimsel yerler ve öyle kalmalılar.
Faturalama biriminde, danışman hemşire olarak çalıştığım süreçte fark ediyorum sistemin bu şekle döndüğünü… İnsan canı ve bozulmuş yaşam kalitesini düzeltmek için var olduğumuz bu özellikli kurumlarda; işletme, gelir gider dengesi, üretilenin doğru fatura edilmesi, kurum zararının olmaması da önem arz eder oldu nicedir.
Eskiden hastanelerde böyle birimler olmazdı. Devletin bir kurumunun diğer kurumundan kesinti yapmadığı günler… Hani ayın, herkese aynı gülümsediği zamanlarda… eskiden, çok eskiden!
Neyse ki görüşeceğim hekim ikinci gruptan.
Hem işini iyi yapan hem uyum içinde çalışabilen dahası çalışkan, pratik, güler yüzlü, ufak tefek ama enerjisi yüksek biri! Ha aramızda lakâbı bile var; atom karınca.
Evet, meblâğ büyük! İlgili hekimi hemen bulup, gerekçelendirmeliyim, vakit dar. Binalar arası epey bir yol var. Uçarak bölüme gidiyorum. Odasında yok. Nerede acaba? Az önce bölüm sekreterinden varlığını duyup da çıktım, buralarda olmalı… Off! Odasında ses yok, kapı aralık… İster istemez içeriyi tarıyor gözlerim…
Cam aralıklı… Pandemiden beri hastanede herkesin odası her an havalandırmaya kurulu, masanın sağ tarafında üst üste duran hasta dosyaları, ortada kitaplıktan alınmış iki branş kitabının kapakları açık kalmış, sayfalar rüzgârın gücünce savruladuruyor, bilgisayar açılmış… Bu verilerle benden çok önce mesaiye başlamış olduğunu kavramak güç değil. Masadaki çayı yarım kalmış, soğumaya bırakmış kendini. Acil çıktı demek!
Emin olunuz ki hastaneler, bardaktaki çay ve kahvenin bitirileceği yerler değildir.
Kapının üstünde bırakılan anahtardan buralarda bir yerlerde olduğunu anlıyorum.
Koridora bakıyorum, görünürde yok. Poliklinikte olabilir mi? Mümkün.
Hızla koridoru arşınlayıp, muayene odalarına yöneliyorum.
İş telaşıyla sayısını bilmediğim kere geçtiğim koridordan süratle geçiyorum. Hematoloji polikliniği bekleme salonunun duvarında daha sonra üzerine çok düşüneceğim ama şimdi çok da dikkat etmediğim, gözüme ilişse de bende iz bırakmayan, alıcı gözle bakmadığım büyük bir tablo var; nergizimsi büyük bir çiçek bu.
Koridorda bir iki hasta beklese de odalar boş, henüz sabahın erken saati, muayeneler başlamamış.
Tam dönecekken arka koridordan bir konuşma sesi…
Aaa aradığım hekimin vurgulu sesi bu.
Evet, evet koşar adım arka koridordaki muayene odasına hareket ediyorum. Şu kesinti işini çözmem gerek! Hem de hemen şimdi. Elimde sayılı dakikalarım var ve kesilen para çok büyük hastane için.
Sesin geldiği odaya yöneliyorum; Hoca konuşuyor ama kendi derdimden algılamam kısıtlanmış durumda. İş odaklıyım ve başka bir şey düşünemeyecek haldeyim.
Kapı aralık, kafamı uzatmam ile birlikte gözyaşı ile grileşmiş bir çift ıslak mavi gözün çengeline takılıyorum.
Gözlerime, ayaklarımın dolaşıklığı da ekleniyor. Kalbim… Ahhh! Zaman duruyor.
Tarkovski böyle zamanlar için bulmuş olmalı bu cümleyi; “mühürlenmiş zaman.”
Sarışın, otururken bile uzun boylu olduğu anlaşılan, genç adamın yüzündeki korku dolu keder, isyan, çaresizlik öylesi tezat ki yüz hatlarının güzelliğiyle.
O maviş gözlerinden süzülen damlalar keşke bir anlığına beni görmesinin önünü tıkasa diyorum ama nafile…
Zaman mühürleniyor… Bu duruş, bu yüz, bu gözler, bu keder, bu çaresizlik, bu suçluluk, bu yakalanmışlık, bu talihsiz kare son nefesime kadar silinmeyecek, eminim.
Taş gibi kalakalıyorum, öyle kenetlenmiş halde geçen birkaç saniye sanki yüzyıllık bir zaman diliminin ağırlığına denk düşüyor. Vurgun yemiş gibiyim kendimi geri çekebildiğim anda genç adamın üzerine eğilmiş, elini omzuna koymuş hekimin cümleleri yapışıyor kulaklarıma…Yer yarılsa diyorum, yer yarılsa…
-Bak testis tümörüsün evet. Haksızlık olarak düşünüp, isyan edebilirsin ama bunun bize faydası yok inan. Yanındayım ve biz iyi bir ekip olursak, bana yardımcı olursan birlikte geçireceğiz bu süreci. Bana güvenmeni istiyorum. Ama senin de yardımına ihtiyacım var. Yardım edecek misin bana?
Hıçkırarak çıkan, kırık ses:
-Nasıl?
-Kardelen çiçeğinin öyküsünü bilir misin?
Yanıt yok, sadece hıçkırık. Birden gözlerimin önüne koridorda görüp, anlam veremediğim, üstüne hiç kafa yormadığım tablo geliyor.
– Kış ayazında, zemheri Ocak ayında karı delip çiçeklenmesi nedeniyle adı kardelendir. Bakma sen çok narindir aslında dokunsan küsecek kadar narindir. Ama cesur ve sabırlıdır da meydan okur ayaza kara. Bak şimdi beni iyi dinle! Ben tedavini yöneteceğim o iş bende, senden de bir kardelen olmanı isteyeceğim. Sabırlı, cesur ve direngen…
İçerdeki ağlama kesiliyor, dışardaki başlıyor… Gözyaşlarım sel… İşi de bırakıyorum, yetişmesini de. Dağılıyorum… Hırsızlama bir an yaşadım istemeden. Üzüntü, suçluluk, keder her biri birbirine karışıyor. Uzaklaşıyorum ama gitmiyorum. Gidemem zaten… Çıkıyorlar muayene odasından koridora. Hekime odasına daha sonra geleceğimi söylüyorum, kendime güceniğim. İşe de telaşıma da faturaya da sisteme de söyleniyorum “aşk olsun ama be, aşk olsun, bana da her şeye de aşk olsun!” İçeriden çıkan hastanın peşinden koşuyorum. Sesleniyorum nasıl karşılayacak ürküntüsü ve her şeye razı olmuşlukla. İşte yine karşı karşıyayız. Kırık ya da kızgın değil bakışları… İkimizin de yüzüne keder gelip oturmuş, bakışlarımız ise mahcup. “İnsanı mahcup eden mahcuplar” burada, diyor iç sesim…
Elimi uzatıyorum:
– Merhaba, Hülya benim ismim bu hastanede çalışıyorum az önce sizin mahrem bir anınıza denk geldim. Ne olur beni affedin istemeden, bilmeden… Anlayışla bakıyor. Yanında olan daha yaşlıca, daha eğik, kederden tüm yüz çizgilerinin yönü değişmiş adamla tanıştırıyor.
– Babam. Askerden yeni döndüm, bir ay sonra nişanım vardı bu hastalık buldu beni.
Bu sefer eş zamanlı dökülüyor gözyaşımız. Boğazıma takılan yumruyu zor iteleyerek, cümle kurmaya çabalıyorum.
– Kardelen hikayesi güzeldi, diyebiliyorum. Yarım gülümseme ile kafasını sallıyor. Bak burada herhangi bir şekilde bir şeye ihtiyacın olursa aramanı isterim, olur mu?
Başını sallıyor, olurunu ve telefonlarımızı alıyoruz.
Telefon rehberine “KARDELEN” ismiyle kaydediyorum.
Sarmal Çevrim Dergi’de yayınlandı.



