FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

KIRMIZI KOLTUK

KIRMIZI KOLTUK

‘Eprimiş  sabahlığının önünü ilikledi. El örgüsü dantel perdesini kenara çekti. Güllerle bezeli perde, bir buket olup duvarda asılı kaldı. Cama vuran güneş ışıkları gözlerini kamaştırdı. Bir an düşeceğini sandı. Apartmana yuva yapan martılar çığlık çığlığa uçuşuyorlardı. 
 
Pencere kenarındaki kırmızı koltuğa oturdu. Arkasındaki kırlenti sırtına yerleştirdi. Uzun zamandır sırt ağrılarından muzdarip idi. “Kırlentteki tavus kuşu yıllardır kanatları açık durmaktan benim gibi yorgun düştü,’’ diye mırıldandı. 
 
Emekli olduğu günden beri -üç yıl önceydi- sabahın erken saatlerinde pencerenin önünde oturup telaş içinde koşturup duran insanları izler, her birine ayrı hikayeler yazar, bir parça da olsa onların yaşamlarına girmeye çalışırdı. 
 
Köşedeki dilenci hep aynı saatlerde gelirdi mendil açmaya. Cuma günleri en bereketli gündü onun için. Namaza gelen cemaat daha bir hassas olurdu böyle kutsal günlerde… Adamcağız, karısı bir başka adamla kaçtığında yitirmişti her şeye inancını. 
 
Karşıdan gelen şu uzun sakallı adam, sık sık geçer olmuştu sokağından. Bu gün, adamın bir metre arkasından yürüyen kara çarşaflı kadına takıldı gözleri. Adamın ikide bir arkaya dönüp bakmasından karısıdır, diye düşündü. Balık etindeydi kadın. Yürürken bir sağa bir sola sallanıyordu kalçaları. Gözleri, yaralı bir serçe gibi ürkek ve çekingendi. Kocasının mı yoksa kara çarşafının mı tutsağı acaba , diye düşündü bir an… 
 
Askılı elbisesinin dekoltesinden göğüsleri taşmış, sarıya boyadığı saçlarının diplerinden siyahları çıkmış genç kadına çevirdi bakışlarını. Parıltılı göz farı, işporta malı topuklu ayakkabılarıyla hemen ilgisini çekmişti bıçkın mahalle erkeklerinin… 
 
Elinde bavuluyla mahalleye giren kadını ilk kez görüyordu. Siyahlar giyinmişti ve sade bir şıklık içindeydi. Muhtemelen otuzlu yaşlarındaydı. Makyajı doğallığının altını çiziyordu. Yorucu bir seyahatten dönüyordu belli ki. Adımları yavaş ve ilk defa geldiği bir evi arar gibiydi. Elinde ’Waterstone’ poşeti vardı. Tanıdık bir benzerlik var aramızda diye düşündü. Pencereyi açıp eve davet etmek istedi kadını. Sonra güldü kendi kendine. Nasıl bir açıklama yapacaktı ki? Sizde bana ait bir şeyler gördüm, buyurun evime mi diyecekti? 
 
Günlerdir odasından çıkmayan kadın, pencereden uzaklaştı. Gardırobundan seçtiği siyah şile bezi elbisesini giydi. Siyah kalem çektiği iri gözleri hüzünlüydü. İnce dudaklarına vişne çürüğü rujunu sürdü. Kapıyı usulca çekip, kilitledi… Kapıcı elinde sepeti, başıyla hafifçe selamladı onu. Aslında çok geveze bir adamdı ama bu kadınla konuşmaktan çekiniyordu. Çözemediği bir sır gibiydi kadın… Onunla havadan sudan muhabbetler yapamayacağını anlamıştı yüzünü ilk gördüğünde. 
 
Sokağa çıktığında hava yapış yapıştı. Yavaş adımlarla fırının önünden geçerken mis gibi ekmek kokusu burun deliklerini doldurdu.’’ Dönüşte ekmek alayım,’’ diye düşündü bir an… Sonra sahile doğru yürüdü. 
 
Siyah  sandaletlerini çıkardı, eline aldı. Serin kum tanecikleri tenine dokundu. Ruhunda bir ferahlama duydu. Denizin sesi, bebekken annesinin mırıldandığı ninni kadar rahatlatıcı, teskin ediciydi. Gözlerini yumdu, bütün sıkıntılarından kurtulmak ister gibi derin bir nefes aldı. Yosun kokusu ciğerlerine doldu. Gülümsedi küçük küçük. Uzun zamandır hiç böyle mutlu hissetmemişti. 

Tezatlıkların kadınıydı aslında… Hüzün ve mutluluk, yalnızlık ve çoğalmak, gece ve gündüz… Vazgeçemezdi hiçbirinden! Ta ki vazgeçmek zorunda kalana kadar en sevdiğinden… 
 
Herkes tarafından imrenilen bir evliliği, onu seven bir kocası vardı… Her şey nasıl birden değişmişti? Kocası ona başka birine aşık olduğunu söylediğinde kendini ne kadar değersiz ve çirkin hissetmişti. Halbuki kırklarının sonunda olmasına rağmen hala güzel bir kadındı. Onurunu kıran, öteki kadından çok, zamanla sahiplendiği ve kendisinden başkasını sevemeyeceğini düşündüğü eşinin başka birisine dokunabilmesi, başka birinin kulağına o güzel aşk sözlerini fısıldamış olmasıydı. 
 
Güneşin sıcaklığını hissetti sırtında, kemiklerinin teslim oluşunu yorgunca. Bütün karamsarlıklarını attı üzerinden, kamburlaşan sırtını dikleştirdi. Kollarını açtı açabildiğince geniş. Bir uçaktı şimdi alçaktan uçan. “Kimselere çarpmamalıyım’’ diye geçirdi içinden. “Kimselere çarpmadan alçaklardan uçamazsın.” dedi iç sesi. 
 
İlk defa iç sesinin bu kadar yüksek sesle konuşması ürpertti onu. Bu gün farklı bir gündü, anladı. Çarpışmak savaşı çağrıştırdı. Anlamsızdı savaşmak. Galibi olmayan kör dövüştü. Savaş ölümü getirdi aklına. “Kendi kendinden böyle acı çekene tez bir ölümden başka kurtuluş yoktur,” diye Nietzscledi. “Ölüme teslim olmuş bir ruh hali,” dedi iç sesi bilmiş bilmiş . “Filozofça konuşma,” diye uyardı onu kadın. Her şeyi biliyormuş gibi konuşurlardı sadece filozoflar… 
 
“Hayatı kabusa çevirecek kadar korkunç değil belki toprak olmak ve gelincikler yeşertmek üzerinde,” diye sayıkladı kendi kendine. 
 
“Farkında mısın,” diye sordu iç sesi. “Mutlu başladığın bir anı sürdüremeyecek kadar az ışığın ve mutsuzluğunu çoğaltacak kadar çok yıldızların.” 
 
“Haklısın,”’ dedi iç sesine. “Artık geri dönmeliyiz.” Mahalleye yaklaştıkça hızlandı adımları. Bir ambulansın siren sesleri martıların çığlıklarına karışıyordu. Herkes telaş içinde koşuşturuyordu. Önce sarı saçları gördü. Sonra saçlara bulaşmış kan kırmızısını… Dolgun göğüslerinin pembe uçları güvenlik şeridinin ötesinden bile fark ediliyordu. 
 
Yanında ki sakallı adamla çarşaflı kadın titrek seslerle cinayeti konuşuyorlardı. Belalısı sokak ortasında bıçaklamıştı zavallı kadını . 
 
Ağlaşan, çığlık atan, cep telefonlarına görüntüleyen kalabalığın içinde, kaldırımın ucuna oturmuş, şokta olduğu kasılmış elleri, donuklaşmış gözlerinden belli siyahlı kadına ilişti gözleri. Yanına yaklaştı, eline omzunu koydu. “Tanıdığınız birisi miydi” diye sordu üzüntüyle. Önce şaşkın bakışlarla süzdü onu kadın. Sonra elleri yanlarına düştü çaresizce. Gözlerinden yaşlar boşandı anlatırken… “Üniversiteden arkadaşımdı, dört yıl aynı yurt odasını paylaştık. Yıllar geçti, koptu bağımız. Farklı yollarda ilerledik. Geçen yıl bir gazetenin üçüncü sayfasında görmüştüm adını. Polis baskınında fuhuş yaparken yakalananların içindeydi. Hayat ne garip! Başarılı, maddi durumu iyi Aylin, nasıl Suzan olmuştu? Aslında onun romanını yazmayı düşünüyordum. Bugün taşınmıştım daha. Ama izini aylarca arayarak bulduğum arkadaşımı, gözlerimin önünde kaybettim. Şimdi sonu belli bir roman olacak yazacağım…’’ 
 
Sessizce uzaklaştı benzerinden. “Aslında sonu belli bir roman” diye tekrarladı. “İlk izlenimler yanıltır bizi çoğu zaman” diye geçirdi aklından. Utandı önyargılarından. Cıvıl cıvıldı sabah, şu an cansız vücudu kaynar betonun üzerinde uzanan kadın. Kendi cehenneminde kaynayan bir hayat sokak ortasında bıçak darbeleriyle son bulmuştu. Tıpkı erkek şiddetine uğrayan onlarca kadın gibi… 

Picture of Ayşe Dikici

Ayşe Dikici

Tüm Yazıları