İstanbul 02-04-2026
MART’DAN KALANLAR
Bellek, sınıf, kadın yazını ve tiyatro eksenli notlar
Sevgili Zehra,
Umarım her şey yolundadır ve İstanbul için hazırlıklara başlamışsındır. İlkbahar ayları boyunca seninle tekrar görüşeceğimiz için çok mutluyum. Belki bu sefer birlikte birkaç oyun görme ve üzerinde konuşma şansımız da olur.
Mart ayı benim için oldukça hareketli ve yoğun geçti. Tiyatro oyunları dışında 8 Mart ve özellikle 27 Mart çok özel günlerdi. 27 Mart’ta ÇYDD Beyoğlu şubemizde aynı zamanda üyemiz olan Genco Erkal’ı anmak için yine üyemiz belgeselci Nurdan Arca tarafından çekilen Dostların Tiyatrosu belgeselini izledik. Sonrasında şubemiz gençlerinden Genco Erkal’la çalışma, hatta son oyununda sahneye çıkma şansını yakalayan öğrencilerimizin paylaşımlarını dinledik. Ben İmparator ve Göçmenler oyunlarının özgün müziklerini yapan Nazım Çınar’ı da davet etmiştim. Nazım işçi sınıfından bir ailenin çocuğu ve annesi babası çalıştıkları fabrikalarda 70’li – 80’li yıllarda işçiler için oynayan Genco Erkal’ı ve Dostlar Tiyatrosunu seyretmişler. Şimdi bu ailenin oğlu Genco Erkal’ın oyunlarının müziklerini yapıyor. Oysa şimdi tiyatrolar lüks alışveriş merkezlerinde 5000 liraya ulaşan bilet fiyatlarıyla izlenebiliyor ya da izlenemiyor. Bırak işçi sınıfının tiyatro izlemesini bir çok kesim için bu lüks AVM’lerde tiyatro izlemek ciddi bir maliyet gerektiriyor. Üstelik bu oyunların bazıları sistem karşıtı, kapitalizm eleştirisini konu edinen oyunlar. Son sıralarda Arthur Miller’in Satıcının Ölümü oyunu üzerine burada kıyametler koptu. Böyle bir oyunun sahnelendiği mekanla ilişkisi sanki ironiyi aşıp grotesk bir duruma dönüşüyor. Herkes bu oyunun oynayacağı mekânla oyunun konusunun nasıl da bağdaşamayacağını yazıp durdu. Tabii 5000 tl ye varan bilet fiatlarını da eleştirdi. Tepkiler hala devam ediyor.
Ben ÇYDD etkinliğimizde senin Genco Erkal’a toplumsal cinsiyet odaklı bir oyun yapması için israrını da anlattım. Bu nedenle Nazım’ın annesi Zehra ile Genco Erkal’ı tanıştırmıştık biliyorsun. Belki onun yaşamından etkilenebilir diye. Ama Genco Erkal böyle bir projeyi yapacak zamanı bulamadı. Ama bu vesileyle Zehra’nın oğlu Nazım, Genco Erkal’ın iki oyunun müziklerini yaptı.
Zehra ilkokul mezunu emekçi bir arkadaşım. Ancak fabrika işçisiyken hem politikayla uğraşmış, hem kitap okumuş hem de çalıştığı fabrikaya gelen tiyatro oyunlarını izlemiş bir kadın olarak çok güzel bir roman yazmış. İnan her okuyuşumda bazı bölümlerde hala aynı etkiyle sarsılıyorum. Geçen gün bana geldi ve romanı birlikte gözden geçirip edit ettik, ara başlıklar ekledik. Olağanüstü yetenekli bir kadın ve şiirsel bir dili var; deneyimden ve sezgiden gelen bir dil… Bu, bence feminist eleştirinin yıllardır açmaya çalıştığı bir alan: “kim konuşabilir, hangi dil meşru sayılır?” meselesi. Zehra’nın yazdıkları bana doğrudan bir “kadın tanıklığı edebiyatı” gibi geliyor. Üstelik eko-feminist bir damar taşıması, romanı bugünün tartışmalarıyla da buluşturuyor. Roman tümüyle kadın bakış açısıyla yazılmış. Ama tabii çok naif bir yerden. Eğitimli bir edebiyatçıyla kıyaslayamazsın ki iyi ki de öyle. Zehra’nın sesi de çok ender rastlanır cinsten. Oğluyla ortak yaptıkları CD’leri Amerika’da birkaç dalda müzik ödülü bile aldı. Ama Türkiye’de maalesef ilişkiler ve sınıf bariyerini aşmak ve görünür olmak çok zor. Romanında çocukluğunda yaşadığı köyü ve oradaki kadınları anlatıyor Zehra. Özellikle bir kadını, annesini… Günümüzde kadın yazarların sayısı artsa da anlatıların merkezinin hâlâ çoğu zaman eril olma riski var. Bu yüzden Zehra’nın naif anlatısı bence çok kıymetli. Çünkü farkında olmadan anlatının eksenini de değiştiriyor.
Gelelim bu akşam gittiğim Dikmen Gürün hocanın kitap etkinliğine, Dikmen hoca Bir Dönem Üstünden Türk Tiyatrosunu Eleştirilerle Okumak başlıklı oldukça kapsamlı ve büyük boyutlu bir kitap yazmış. Kitap 1950-1980 arası dönemi belgeliyor. O dönemin tiyatroları, eleştiri kültürü ve tabii tarihsel arka plan. Konuşmalarda ilgimi çeken bir konu da geçmişte neredeyse tüm eleştirmenlerin erkek olması. Oysa 80 sonrası ve tabii günümüzde, gittikçe bu durumun kadınlar lehine değişmesi ve kadın eleştirmen ve tiyatro yazanların belirgin biçimde erkek yazarlardan fazla olması. Tiyatro Eleştirmenler Birliğini kuranlar da, sürdürenler de çoğunlukla kadınlar. Üye sayımıza baktığında oran neredeyse üçte ikiyi geçiyor. Dergimizde de şu an yazı kurulunda hiç erkek yok. Tasarımdan sosyal medyaya her tür teknik ve içeriğe yönelik iş her kuşaktan kadın tarafından yapılıyor.
Eleştiri alanının kadınlar tarafından bu kadar yoğun biçimde seçilmesini nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum ama 80 sonrası yükselen feminist hareketin etkisi her alanda olduğu gibi bizim mesleğimizi de etkilemiş olabilir ya da kadınlar eleştirel düşünmeye yaşadıkları koşullardan dolayı daha mı yatkın acaba? Bir de şu var: üretim alanları (rejisörlük, yazarlık gibi) daha kapalı ve hiyerarşik kalırken, eleştiri alanı görece daha geçirgen bir alan olmuş olabilir. Kadınlar buradan girip alanı kısmen sahiplenmiş gibi. Bu arada sezon oyunlarına baktığımda kadın seyirci yoğunluğu da dikkat çekici.
Mektubumu burada bitirirken senin de bu konudaki düşüncelerini merak ediyorum. Bu ay neler yaşadın ? Feminist gözlüklerin neleri yakaladı? En kısa zaman da İstanbul’da görüşmek dileğiyle…
Sevgiyle kal



