FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Ötekileştirme ya da kafamızdaki duvarlar üzerine (1)

Ötekileştirme ya da kafamızdaki duvarlar üzerine (1)


Ötekileştirme ya da kafamızdaki duvarlar üzerine (1)

Zehra ipşiroğlu 

Çok düşünmüşümdür, neden insanlar birbirlerini çekiştirirler ya da birbirleri hakkında olur olmaz olumsuz şeyler söylerler? Birini olumsuzlayarak ötekileştirdiğimiz zaman kendimizi daha mı iyi duyuyoruz acaba? Ben karşımdakini ne kadar aşağılayarak ötekileştirirsem kendimi o kadar yüceltmiş mi oluyorum?  Yoksa ötekileştirmenin, bize benzemeyenlere kuşkuyla yaklaşmanın ardında bilinçaltımızın derinliklerinde yatan korkular mı gizli?

Yaşamın çok sesliliği ve çok renkliliği içinde bize benzemeyen ya da bizim gibi olmayan insanlarla her an her dakika karşılaşıyoruz. Neden onları oldukları gibi kabul etmiyoruz? Onların da tıpkı bizim gibi yaşama hakkı yok mu?  Herkes benim gibi düşünseydi duyumsasaydı ve yaşasaydı, dünyamız çok sıkıcı olmaz mıydı? Öyleyse neden farklıklara karşı böylesine hoşgörüsüzüz?

Toplumda farklı kesimlerden gelen insanlar hep birbirlerini ötekileştirme eğilimindedirler.

Örneğin kadınlar bir araya geldi mi erkekleri çekiştirir, erkekler kadınlar hakkında olur olmaz şeyler konuşup kadınları aşağılar, yaşlılar gençlere çatar, gençler yaşlılardan yaka silker, varlıklılar yoksulları hor görür, yoksullar varlıklılara diş biler, dinciler laiklere karşı çıkar, Türkler kendilerini her nedense herkesten üstün sanıp azınlıkları küçümser. Ve bu böyle gelmiş böyle gider.

Söylemek istediğim ötekileştirmenin ardında hep bir ideoloji, bir dünya görüşü olduğu.

Ötekileştirme bireysel ilişkilerden çok gruplaşmalarda ortaya çıkıyor. Örneğin geçenlerde uçakta farklı katmanlardan gelen iki genç öğrenci kadınla karşılaştım. Biri iş kadını olacaktı, öteki ise yükseköğrenim görmemişti ve yakında evlenecekti. Uçuşumuz boyunca birbirleriyle sanki yıllardır arkadaşmışlar gibi öyle güzel sohbet ettiler ki. Ama eminim her ikisi de kendi grupları içinde olsaydı, aralarında böylesine sıcak bir diyalog olamayacaktı.

Herkesin mutlaka yadırgadığı, hoşnut olmadığı bir ötekisi vardır. Benim de var, örneğin ben geleneksel ve dinsel değerleri kadın hakları ve çocuk haklarından daha önemli görenleri kolaylıkla ötekileştirebiliyorum. Çünkü benim için kadın erkek eşitliği, kadın hakları, çocuk hakları her şeyin üstünde olan evrensel değerler. Ama ben örneğin başı kapalı bir kızı ötekileştirdiğimi ayrımsadığım anda, özeleştiri de yaparak kendimi aşmaya da çalışıyorum. O kızın geldiği ortam ve koşullar, yaşadığı baskılar, ailesi, komşuları çevresi hepsi birbirinden ayrılmaz bütünü oluşturuyor, bu nedenle de benim onu ötekileştirmeye hiçbir hakkım yok. Böyle düşündüğüm için de üniversite hocası olarak yaşamımın hiçbir döneminde, hiçbir zaman ayırımcılık yapmadım. Başörtülülerin içinde de çok sevdiğim ve saydığım, gelişmeleri için elimden geldiği kadar destek olmaya çalıştığım pırıl pırıl gençler var.

Gene de çizdiğim sınırlar yok mu? Var elbette. Örneğin cüppelilerden, sarıklılardan, çarşaflılardan, bir de askerlerden hoşlanmam. Çünkü dinsel bağnazlığa da milliyetçiliğe de karşıyım. Bu noktada hoşgörü sınırlarım var. Doğrusunu ötekileştirmeye temelinde ne kadar karşı olursam olayım sınırsız bir hoşgörüye de inanmıyorum. Burada benim için temel ölçüt insan hakları, kadın hakları ve çocuk hakları. Bu hakların bir takım tarikatlar ya da ideolojiler tarafından hiçe sayıldığını gördüğüm noktada benim için hoşgörünün sınırları başlıyor. Bence ötekileştirmeye ne kadar karşı olursak olalım, sınırları çizmeyi öğrenmemiz de önemli. Yoksa her şey görece olurdu. Önemli olan hem ötekileştirme eğilimimizin bilincinde olmamız, hem de kendi hoşgörü sınırımızı bilmemiz.

Hiç düşündünüz mü, siz sevgili okuyucularım sizin ötekileştirdiğiniz insanlar kimler ve neden?

 Ya hoşgörü sınırın nerede başlıyor ve neden öyle?

Çocukluğumda farklı toplumsal katmandan çocukların bir arada okuduğu bir ilk okula gidiyordum. Şimdi öyle okullar pek kalmadı, ama o dönemde ailem benim böyle bir okulda okumamı kendi ayrıcalıklı dünyamın dışına çıkmamı amaçladığı için özellikle istemişti.

Öğretmenimiz çocuklar arasında inanılmaz bir ayırımcılık yapıyordu. Bu nedenle de öğrencileri üç kümeye ayırmıştı. Birinci küme, öğretmenin sevdiği varlıklı ailelerin çocukları en ön sıralarda otururlardı. Bunlar öğretmenin gözdeleriydi, hep en iyi notları aldıkları gibi öğretmene de bir ipek eşarp, bir parfüm, bir paket çikolata gibi armağanlar getirmeyi ihmal etmezlerdi. İkinci grup babası doktor, mühendis gibi orta sınıftan gelen çocuklar ki ben de bunların içindeydim daha arka sıralarda otururlardı. Öğretmen bizlerle pek ilgilenmemeyi yeğ tutar, ufak tefek yaramazlıklarımızı genellikle görmezden gelirdi. En arkalarda ise “öteki çocuklar” vardı, bunlar genellikle yoksul kesimden gelen çocuklardı ki, sık sık azar işitirler ya da dayak yerlerdi.

Bu kümeleşme çocuklar arasında da sürüp gidiyordu. Hiçbir grup öteki gruba pek yanaşmazdı. Birbirlerinden uzak durmayı tercih ederlerdi. En arkada oturan öteki çocukların içindeki iki kız Kadriye ve Sevim sınıfın en yoksul çocuklarıydı ve gecekonduda yaşıyorlardı. Üstleri başları kirliydi, saçları taranmamış ve bitliydi, yaşları da  birkaç kez sınıfta kaldıkları için bizlerden çok daha büyüktü. Diğer çocuklar genellikle onlardan uzak dururlar ya da arkalarından dedikodu yaparlardı. Çünkü söylentiye göre elleri de uzundu. Onlar bütün sınıfın “ötekileri”ydi. Ben Kadriye ve Sevim’le pek oynamasam da sık sık laflardım. Bir kez sınıf sözcümüz bu yüzden beni öğretmene şikâyet etmiş, öğretmenden azar işitmiştim. Annem de onlara yakın durmamı pek hoş karşılamıyor, insanın arkadaşlarını ortak değerlere ve ilgi alanlarına göre özenle seçmesi gerektiğini söylüyordu. Anneme içten içe hak veriyordum, örneğin annem de sokaktan geçen bohçacı kadını eve çay içip pasta yemeye davet etmiyordu. Ama gene de Sevim’le Kadriye’nin dışlanmalarına çok üzülüyordum. Bu nedenle onları bir gün doğum günü partime davet edip ortalığı iyice karıştırmıştım.

Birkaç yıl önce Doğan yayında çıkan“Mavi Eşek” adlı anı romanımda çocukluğumda yaşadığım bu ötekileştirmeyi bir çocuğun muzip bakışından anlatıyorum.

Başka bir anım da gene ötekileştirilen çocuklardan apartman görevlimizin oğlu Hasan’la ilgiliydi. Karayağız, toparlak bir Kürt çocuğu olan Hasan’ı acaba rengi mi böyle yoksa hiç yıkanmıyor mu diye merak eder ve onu çok severdim. Bahçede zaman zaman onunla top oynardım. Bir gün Hasan öğretmenin gözde kızlarından birinin paltosunun kukuletasını çekiştirerek kızı kızdırdığı için öğretmenden öyle bir tokat yedi ki burnundan iyice kan geldi. Çok üzülmüş olup biteni hemen gidip evde anlatmıştım. O gün öğleden sonra babam okula gelip hem öğretmenle, hem de müdürle uzun uzun görüştü. Ne konuştuklarını bilmiyorum ama bir daha böyle bir olay tekrarlamadı. Öğretmen sınıfımızın “ötekilerine” gene bağırıp çağırıyor, kimi kez saçlarını ya da kulaklarını da çekiyordu ama artık eskiden olduğu gibi kıyasıya vurmuyordu.

Bir keresinde de öğretmenimizin masanın üstünde duran parası kaybolmuştu. Öğretmenimiz de ön sırada oturanları, yani kıdemlileri orta ve arka sırada oturanların üstlerini başlarını aramakla görevlendirilmişti. Öğretmenin sevgilisi Figen’in benim üstümü başımı ellemesine, özellikle de ayakkabılarımın içine bakmak istemesine tepem atıp kavga çıkardığımı, ama öğretmenin pek üstelemeyip beni koruduğunu, buna karşılık arka sırada oturanların üstlerini başlarını, çantalarını didik didik arattığını anımsıyorum. O zaman şunu anlamıştım ki karşı çıkmak sadece cesarete bağlı bir şey değil. Karşı çıkabilmek için gücünün olması gerekiyor. Belki de ben gene babama güveniyordum. Ama arka sırada oturanlardan biri benim tepkimin yarısını gösterseydi büyük olasılıkla bir araba dayak yiyecekti. Demek ki insanlar arasında belli sınıflandırmalar vardı ve toplumun en alt katmanında olanların, yani ezilenlerin seslerini çıkarma hakkı hiç mi hiç yoktu. Bu olay da beni çok etkilemişti.

Karşımızdakini ötekileştirme sadece öğretmenimizin özel bir eğilimi olsa, kötü bir çocukluk anısı olarak unutulup gidecek. Ama ne yazık ki sorun böylesine basit değil, çünkü ötekileştirme toplumsal bir hastalık gibi neredeyse hepimizde var, bunu iyice içselleştirmişiz.

Belki de ötekileştirme kafamızdaki duvarların temelini oluşturuyor.

Bu benim gençliğimde de böyleydi, bugün de ne yazık ki değişen bir şey yok…

Picture of Zehra İpşiroğlu

Zehra İpşiroğlu

Tüm Yazıları