FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

PAUL THOMAS ANDERSON

PAUL THOMAS ANDERSON

PAUL THOMAS ANDERSON

Neşe Ürel

Yıl 1999, tam üç saat on dakikalık bir film izleyip sinemadan çıktığımda çok etkilenmiş ve böyle bir filmi çeken yönetmeni tanımalıyım diye düşünmüştüm. İzlediğim film Manolya (Magnolia,1999) idi ve yönetmeni Paul Thomas Anderson’du.  Hollywood yapımı bir filmdi ama çok farklıydı. Daha yirmi dokuz yaşındaki yönetmene ikinci Oscar adaylığını ve Berlin’den Altın Ayı’yı getirmişti bu film. 

2007’de çektiği Kan Dökülecek (There Will be Blood), bir roman uyarlamasıydı ve sekiz dalda aday olduğu Oscar’da En İyi Erkek Oyuncu (Daniel Day-Lewis) ve En İyi 

Görüntü Yönetimi ödüllerini aldı. 

2012’de yine farklı bir film olan Usta (The Master) ile karşımızdaydı Paul Thomas Anderson.

Amerika’nın yakın tarihine eleştirel yaklaştığı filmler izlerken seyirciden emek istiyordu. Yönetmen çektikleriyle kendine özgü bir tarzı olduğunu kanıtlıyordu. Çok karakterli ve çok karmaşık öyküleri olan dünyalar yaratıyordu ve bunlar gerçek dünyalardı ama sorunluydu. Aynı şekilde yarattığı karakterler de göz kamaştırıcı, yazdığı diyaloglar ise çarpıcıydı. 

Manolya, Kan Dökülecek ve Usta etkilendiğim filmlerdi ama asıl beni çarpan filmi Phantom Thread (2017) oldu. 

Roman uyarlamaları da dahil tüm filmlerinin senaryolarını kendi yazar. Bu kez görüntü yönetmenliğini de üstlenmiş ve müthiş bir görsellik ortaya çıkmış. Ufacık mekanlarda dikiş odalarında, merdiven aralıklarında yaptığı çekimlerle harikalar yaratıyor. 

Phantom Thread, 1950’li yıllarda geçiyor ve İngiltere’de kişiye özel abiye kıyafetler tasarlayan bir modacı olan Reynold Woodcock, filmin üç karakterinden erkek olanı. Otoriter, yaratım sürecinde çekilmez biri olan Reynold’un yardımcısı kız kardeşi Cyril ikinci karakterimiz. Aynı zamanda moda evi de olan evlerini çekip çeviren de Cyril. Çevresi kadınlarla dolu olmasına karşın Reynold’un yaşamında iki kadın var, biri Cyril diğeri de öldüğü halde önemini hiç kaybetmemiş, ona dikiş dikmeyi öğreten annesi.

Yaratım sürecinde güzel modellerden ilham alan Reynold onlarla bir süre yaşasa da hiçbirine bağlanmaz. Sıkıldığı anda da onun yerine Cyril bir özel elbise hediye ederek yolcular onları. 

 

Reynold, filmimizin üçüncü karakteri olan Alma ile tanıştığında onu elbiselerini taşıyacak iyi bir model olarak görür. Bir restoranda garsondur Alma. Yeni ilham perisini bulmuştur Reynold, ama bu kez iki kardeşin karşısında çetin ceviz biri vardır.

 

Gerektiğinde karşı çıkabilen, Reynold’un zayıf yönünü fark ederek (anne takıntısı) bunu kullanabilen Alma, sonuçta onunla evlenecektir. Ama Reynold hiçbir zaman değişmeyecektir, faşizan, takıntılı, huysuz bir adamdır. Alma evlilikte yaşanan sorunlara kendince biraz da saplantılı çözümler bulur.

Aslında film Alma’nın karşılıksız bir biçimde Reynold’a aşkını anlatıyor. Ama Reynold’un narsist kişiliği, kendinden ve annesinden başkasını sevmesine izin vermez. Alma onun zayıf ve güçsüz hissettiği anlarını kullanarak ya da bu anları yaratarak onu evliliğe razı eder. 

 

Filme adını veren phantom thread, “hayalet dikiş ipliği” demek ve “haute couture” elbiselerin görünmez dikişleri için kullanılan bir iplik türü. Bu filmde başka bir anlamı daha var, Reynold her yarattığı elbisenin gizli bir yerine kendinden bir iz saklamaktadır.

 

Oyunculuklara gelince üç oyuncu da birbirlerinin performansları karşısında ezilmiyorlar. Üçü de pırıl pırıl parlıyor. Sanırım bu oyuncuların yanı sıra yönetmeninin de başarısı. 

 

Daniel Day Lewis, Reynold Woodcock’da harikalar yaratıyor. Bu son filmiyle oyunculuğu bıraktığını söyleyen aktör dilerim bu kararından vazgeçer. Alma’da Vicky Krieps, Cyril’de Leslay Manwille de insanı mest ediyor. 

 

Bu filmin Oscar’larda sadece kostüm tasarımı ödülü ile kalmaması gerekliydi. Mark Bridges ise bu ödülü Reynol Woodscock kreasyonunu tek tek yaratarak hak etmiş.

 

Bir yaratıcıyı izlerken ortaya çıkan bir sanat filmi ve başyapıt oluyor. 

Yönetmenin son filmi Savaş Üzerine Savaş (2025), beni çok büyük hayal kırıklığına uğrattı. Amerika’da vizyona girdiğinde eleştirmenlerce göklere çıkarılır film, Türkiye’de de övgüler alır. Pek çok dalda Oscar’a aday olacağı söylenen bu film kesinlikle gereğinden fazla uzun. Çok fazla çatışma, kaçıp kovalama sahnesi ve gerçekçi gelmeyen karakterleri ile filmin içine giremedim. Yönetmen yine çok fazla karakterli ve karmaşık öyküsü olan bir roman uyarlaması çekmiş. Devrimciliği de ırkçılığı da tiye alıyor gibi görünen filmde karikatürize karakterler çıkıyor ortaya. Filmin Coen Kardeşlerin filmlerini andıran bir mizahı var. Sean Penn’in oyunculuğu ise bence filmin tek iyi yanı. Sonuç olarak pek çok eleştirmenin yaptığı 2025’in en iyi filmleri listesine giren bu film benim listelerime giremedi maalesef.

Paul Thomas Anderson’un bu filmini beğenmesem de çekeceği filmler her zaman ilgi alanıma girer, çünkü her zaman söyleyeceği bir sözü mutlaka vardır. 

Picture of Neşe Ürel

Neşe Ürel

Tüm Yazıları