“ŞİMDİ NEREYİ İŞGAL EDELİM?”
Neşe Ürel
Ortadoğu alev alev yanıyor, ülkemiz savaşın ortasında bombaların arasında kalmış, ben şimdi ne yazayım diye düşünürken aklıma eskiden izlediğim iki film geldi, biri Benim Cici Silahım (Michael Moore,2002), diğeri Fahrenheit 9/11 (Michael Moore,2004). Bu iki belgeselin eleştirilecek pek çok yanı olsa da aklıma gelme nedenleri temalarının silaha ve savaşa karşı olmalarıydı.
Irak savaşının sürdüğü 2003 yılında Benim Cici Silahım (Bowling for Colombine) ile Oscar alan Michael Moore törene damgasını vurur. Törende ödül alırken “Bu savaşa karşıyız Bay Bush, yazıklar olsun size” diye bağıran yönetmenin Bush karşıtı tavrı Fahrenheit 9/11 ile ayyuka çıkıyor. Bu filmiyle de Altın Palmiye alan yönetmen törenden sonra yaptığı açıklamada şöyle der: “Tören sırasında ekibime teşekkür ettim, ama asıl teşekkür etmem gerekenlere, oyuncularıma teşekkür etmeyi ne yazık ki unuttum: George W. Bush, Dick Cheney, Donald Rumsfeld. Siz olmasaydınız bu film olmazdı!” Filmi izleyenler bununla ne demek istediğini anladılar kuşkusuz.
Benim Cici Silahım klasik belgesel gibi değil, ilgi çekici, ince mizahı olan ve yönetmenin kişisel tavrını açığa vurmaktan çekinmediği bir film. Yönetmen belgesel filmlerin kuralı olan objektifliğini bir yana koyarak, filmde aktif rol almış, bize gerçekleri sunarken silaha ve satanlara karşı tavır almaktan da çekinmemiş.
Amerika’daki bireysel silahlanmanın aşırılığına, bireysel terör ve silahla öldürme olaylarının çokluğuna parmak basarken bunun nedenlerini de araştırıyor. Ama cevap bulduğu söylenemez. Ortada koskoca bir soru var: “Amerikan halkı neden bu kadar silaha meraklı ve neden bu kadar çok silahla öldürme olayı gerçekleşiyor?”
Filmin başında yönetmen bir bankadadır ve bu banka ‘hesap açtıran herkese bir silah’ kampanyası açmıştır. Yönetmen de bir hesap açtırır ve silahını beğenerek bankadan silahlı olarak çıkar. İşte Amerika’da silah edinmek bu denli kolay ve sıradandır. Marketlerde peynir ekmek gibi silah mermisi satılmaktadır.
Buradan filme adını veren silahlı saldırı olayına geçeriz. Littleton’da Columbine Lisesi’nde öğrenci iki genç okulda silahlı bir eylem gerçekleştirirler ve on üç kişiyi öldürürler. Bu olayın tartışmaları, tanıkları, görüntüleri ve kurbanları ile söyleşiler yapılır. Amaç bu silahlı saldırıların asıl nedenlerini ve suçlularını araştırmaktır. Gittikçe paranoyaklaşan Amerikan halkının kendini koruma içgüdüsü ile sürekli silahlandığına tanık oluruz.
Yönetmen ülkesinde silahlanmayı savunan Ulusal Silah Birliğinin toplantılarını izler, birliğin başkanı olan Charlton Heston’ın konuşmalarını verir. Filmin sonunda da onun korunaklı malikanesine giderek söyleşi yapar ve onu suçlamaktan çekinmez. Çünkü silahlı saldırıların olduğu illere, bu saldırıların hemen arkasından giderek toplantılar düzenleyen Ulusal Silah Birliği ve Charlton Heston bu toplantılarda “silahlanmak hakkımız” diye slogan atmaktan çekinmezler. Bu birliğin zencilere karşıtlığını da vurgulayan Moore, bunları Klu-Klux-Klan’larla aynı kefeye oturtur sanki.
Birçok ülkedeki bireysel silahlanma oranı ile ABD’deki silahlanma oranı karşılaştırılırken, silahla öldürme sayıları da karşılaştırılır. Örneğin: Kanada’da da ABD kadar silah merakı vardır ve insanların çoğunun üstünde ya da evinde silah bulunmaktadır. Ama silahla adam öldürme vakası yok denecek kadar azdır. Kanada’nın birçok şehrinde insanlar kapılarını bile kilitlememektedirler. M.Moore insanların evlerine kapıyı çalmadan dalarak bize bunu kanıtlar. Avrupa ve Amerika ülkeleri karşılaştırıldığında da en fazla cinayet olayının ABD’de olduğunu görürüz. Bütün bunları izleyiciyi sıkmadan anlatıyor yönetmen.
Fahrenheit 9/11’de alaycı üslubu, taraf olmaktan çekinmeyen tavrı ve sivri dili ile Michael Moore yine eleştirel bir filme imza atmış. Dünya kamuoyunda birçok kişi tarafından propaganda filmi olarak nitelendirildi, sağcılardan eleştiri aldığı kadar solculardan da eleştiri aldı. Sinema dünyasından daha çok politika alanında konuşulmaya başlandı. Bence filmin propaganda filmi olmasını engelleyen birçok yanı var. Politikacıların yaptığı hataların, söylediği yalanların toplumun yaşamını nasıl etkilediğini izleriz filmde. Irak savaşının nedensizliğini anlatırken Irak ve ABD’de acı çeken anaları gösterir ve savaşın ardında halka açıklanmayan çok daha başka nedenler olduğunu kanıtlamaya çalışır. Suudi Kraliyet ailesiyle Bin Ladin ailesi ve Bush ailelerinin yakın iş ilişkilerine, Suudilerin Amerikan ekonomisi için önemlerine, Bin Ladin ailesinin 11 Eylül sonrası hiç sorgulanmadan ülkeden nasıl apar topar çıkarıldığına dair birçok çarpıcı belge sunar bize yönetmen. Bu belgeleri bize sunarken de zaman zaman sıkıcı olmaktan çekinmez. Bir propaganda filminin en önemli tarafı akıcı ve kolay izlenebilir olmasıdır. Oysa Fahrenheit 9/11’de Michael Moore’un savlarını izlerken filmden kopabilirsiniz bile.
Michael Moore’un alaycı, saldırgan ve nesnellikten uzak tavrı kimilerine hoş gelmeyebilir. Zaman zaman ben de böyle hissettim. Senato üyelerini sokakta sıkıştırmaktan, ısrarcı ve saldırgan tavrıyla onları taciz etmekten çekinmiyor. Fonda sürekli onun sesi var, kendince yorumlar ve suçlamalar yapıyor. Ama bu suçlamaları belgelere dayandırıyor. Tek bir hedefi varmış gibi görünüyor: George W. Bush. O, Bush karşıtlığı yaparken, ülkeyi savaşa götüren kafaları sorguluyor bence. Ülkenin gencecik ve yoksul çocuklarının nedensiz bir savaşta ölmesine karşı tavrını ortaya koyuyor. Filmin en önemli sahneleri de bu durumu anlattığı sahneler. Kendi memleketi olan Michigan’ın Flint kasabasına giderek oranın yoksulluğunu görüntülüyor ve yoksul öğrencilerle söyleşi yapıyor. Çoğunun askere yazılmayı tek çıkar yol olarak gördüğünü izliyoruz.
Savaş karşıtı tavrını ortaya koyarken de duygu sömürüsü yapmaktan çekinmiyor. Savaşta ölen çocukları, kokmuş cesetleri, çocuğunu kaybeden annelerin feryatlarını izlettiriyor bize. Oğlunu cepheye gönderdiği için gurur duyan Amerikalı anne Lila Lipscomb, oğlunun ölümüyle savaş gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Iraklı annenin feryatlarını ve Amerikalı annenin acısını izlerken etkilenmemek olanaksız.
Ayrıca Benim Cici Silahım’da oldukça kamera önünde olan Moore burada kendini geri planda tutuyor. Kendi yerine şovmenliği Amerikan Başkanı Bush’a yaptırıyor. Bush’un kamera önündeki görüntüleri, televizyon konuşmasına hazırlanışı sırasındaki görüntüler öyle bir kurgulanmış ki kamera şakası izler gibi oluyorsunuz. Bush ve yardımcılarının bu özel görüntülerini Moore’un nasıl ele geçirdiği ise bir muamma. O, hedefe ulaşmak için her yolu mübah sayanlardan. Amaç Bush’un seçimi kazanmaması olarak yorumlanabilir. Halkı sürekli “Bush’a oy vermeyin” diye uyarıyor. Bu tavrından dolayı da Moore, muhalif demokrat; filmi de propaganda filmi olarak görülüyor. Ama bu film yalnızca Bush karşıtı bir film olarak değerlendirilemez. Savaşın perde arkasındaki gerçekleri gösteren, ABD’nin savaş politikalarını sorgulayan, acılara bizi tanık eden film ister beğenin ister beğenmeyin ilgiyi hak ediyor.
Bugünlerde dünya nükleer bombaların tehdidiyle çok daha tehlikeli oldu. Trump gibi paranoyak liderlerle yönetiliyor ülkeler. Savunma Bakanlığının adını Savaş Bakanlığı yapıyor ve bütün insanlığı tehdit ediyor, sonra da Nobel Barış Ödülünü hak ettiğini söyleyerek aklımızla dalga geçiyor.
Ben de ABD’nin şimdi Ortadoğu’yu kana buladığını görüp içim yandıkça, Michael Moore’un 2015’te çektiği son filmine verdiği ismin haklı çıktığını düşünüp bu iki filmi sizinle paylaşmak istedim: “Şimdi Nereyi İşgal edelim?”



