KAHVE FİNCANLARI
Mozaik kaplı merdivenleri çıkarken nefes almakta zorlanıyorum. Altmış yılın bütün yorgunluğu omuzlarıma çöküyor. Anahtarı kilitte döndürürken içeride beni bekleyen yalnızlığımdan ürküyorum. Eşim Taner’in oturduğu salondaki berjer koltuğa çöküp parkta oynayan çocukların neşesine gıptayla bakıyorum.
Onu kaybetmenin derin yalnızlığıyla baş başa kaldığımdan beri uçsuz bucaksız bir karanlığın içindeyim. Ölümün ilk şokunu eş dost kalabalığında atlattım sanırken, herkesin alıp gittiği varlığıyla, yalnız, yapayalnız, hiç alışık olmadığım kadar yalnız kala kaldım.
Alışmadığım bir dünyayla baş başayım. Biriken faturalar, bozulan musluklar, atan sigorta… Acemisiyim bütün bu işlerin. Şimdiye kadar elimi sürmedim hiçbir şeye. Ellerim kör, ayaklarım sağır gibi. Geçen gün sigortalar atınca yan komşuya seslendim, yaptı sağ olsun. Çıkarken ‘’ Abla öğren bunları artık. Senin durumunda yalnız yaşamaya alışmak lazım,’’ demez mi? Üzerimden kaynar sular döküldü. Taner’in sağlığında yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hey gidi günler hey ! İnsanoğlu çiğ süt emmiş derler…
Taner çok evcimen bir adamdı. Küçücük terzi dükkanımızda çalıştı durdu yıllarca. Bana bir kerecik ‘’ Sen yatır şu faturaları,’’ demedi. Ah, deseydi keşke! Şimdi böyle sudan çıkmış balığa dönmezdim.
Ah be Taner, ne diye bırakıp gittin beni böyle? Yaptırmadıkların, kendi ayaklarım üzerinde duramayacak kadar becerilerimi körelttiğin için kızgınım sana. Tek başıma uyumayı bile beceremeyecek kadar bağımlı olmuşum. Sarılıp yattığım bedeninin toprak olduğunu düşünmek uykularımı kaçırıyor. Halbuki hep, birlikte ölmeyi düşlerdik.
Gözlerimin altında oluşan morlukları görmemek için duvarlardaki aynaları topladım, Taner’in resimlerini astım yerlerine.
Kapımı hep kilitli tutuyorum, halbuki Taner yanımdayken hiç aklıma bile gelmezdi …
Her gece uykumu bölen ayak sesleriyle uyanıyorum. Çıt çıkarmadan saatlerce kapının arkasına koyduğum tahta sandalyede oturmaktan kaba etlerim acıyor. Sanırım birileri hep beni gözetliyor. Ne zaman kasaba, bakkala gitsem arkamda ayak sesleri duyuyorum. Sen olsan salmazdın beni dışarı. Ah keşke sen öleceğine ben…
Yapamadıklarım için kızgınım kendime. Bir erkek çocuk veremedim sana. Anne olamamanın eksikliğini hep duydum. Eminim sende baba olmak isterdin. Şimdi bir oğlum olsaydı bu kadar yalnız, bu kadar çaresiz olmazdım. Bozulan fırın, akan musluk, gıcırdayan kapı, biriken çöple o ilgilenirdi…
Kimseye anlatamıyorum korkularımı. Herkes mutlu, herkes kendi derdinde. İşte böyle zamanlarda Taner gelip her zaman oturduğu berjer koltuğuna oturuyor. Radyoyu açıp, gazetesini eline alıyor. Ben köpüklü kahvelerimizi bakır tepsiye koyup gül lokumuyla getiriyorum . Yüzüme bakıp gülümsüyor. Gülümsüyorum ben de. Ama boş fincanını almak için uzandığımda ne fincan var ne de Taner ! Koltuğa öylece çöküyorum.
***
Yıllar geçti. Kahve fincanını dolu koydum dolu aldım, dolu koydum boş aldım.
***
‘’ Ah Taner, yine mi koltukta uyuyakaldın? Yatakta hep yalnız bırakıyorsun beni?’’
***
Balkona çıkıyorum; demirlerden aşağıya bakıyorum. Ne kadar kalabalık aşağısı. Başım dönüyor. Balkon zeminine çöküyorum. Buz gibi. Taner kolumdan tutup beni kaldırıyor. Birlikte içeri giriyoruz. Kahve zamanı…
***
Kızgın ağustos sıcağında sokaktan geçen mahallenin yeniyetme delikanlıları elinde fincanlarla apartmanın girişindeki merdivenlerde oturan Müzeyyen hanımı görünce sırıttılar. Bir tanesi arı kovanına çomak sokan çocuk gibi ‘’ Taner amca öteki dünyadan yola çıkmış geliyormuş, biraz sonra burada olur,’’ diye bağırdı. Müzeyyen hanımsa hiç duymamış gibi yanmayan ispirto ocağına cezveyi koymuş, kahvesini pişiriyordu.
Ayşe Dikici/ 7. Nisan. 2019



