Remzi gözlüklerini son kez çantaya koyduğunda ellerinin titrediğini fark etti.
Titreme soğuktan değildi. Soğuk henüz gelmemişti — su henüz gelmemişti. Titreme daha önceydi; kararın verildiği, geri dönüşün kapandığı o anda başlamıştı ve bir daha durmamıştı.
Nehrin kıyısında bekledi. Havanın kararmasını bekledi. Kendi içinin kararmasını bekledi.
İki yakada askerler vardı. Trakya’da Türk askerleri, karşıda Yunan askerleri. Her iki taraftan da vurulabilirdi. Bu düşünce garip biçimde onu sakinleştirdi — ölüm her yanda eşit olunca yön kayboluyordu. Ve yön kaybolunca geriye yalnızca hareket kalıyordu.
Üstünü çıkardı.
Çıplak tenini belirli belirsiz yalayıp geçen gecenin havası. Sırt çantası omuzlarına yapıştı — soğuk, ıslak, yabancı. Elinde valiz. Valiz dolusu kitap. Gömlek, pantolon az; ama kitap tam.
Remzi bunu düşünürken gülümsedi mi? Belki. Hapisten aylar önce çıkmış, beraat kararı beklerken cezası onaylandığı için hakkında tutuklama kararı verilmişti. Daha uzun yıllar hapis, ardından yıllarca sürecek sürgün. Hapishane koşulları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp gitmiş; yıllar sonra çökmüş, yaşlı bir insan olarak ayakta kalmanın olanaksız olduğu sonucuna varmıştı. Ya sınırı geçecekti, ya da vurulacaktı. Anî bir kararla, her zamanki alışkanlığıyla, önce valizini kitaplarla doldurmuştu. Başka türlü olamazdı. Başka türlü Remzi olmazdı.
Kendini suya bıraktı.
Meriç soğuktu. Belki heyecan, korku karışımı bir duygu dalgasının etkisiyle de olsa — iliklerine işleyecek kadar ürpertici bir soğukluktu. Dişleri birbirine vurdu. Bir kulaç. İki kulaç. Nefes kesilince valizi yüzeye yaklaştırdı, dayandı, suyun sürüklemesine bıraktı kendini.
Zaman akmadı. Zaman donmuştu — nehirle birlikte, geceyle birlikte, o çıplak bedenle birlikte.
Bir karanlık leke gördü. Jandarma, diye düşündü. Gözlerini kapattı.
Ağaçtı.
Kıyıda toprağa ayak bastığında bir şey oldu içinde — adını koyamadı. Sevinç değildi tam olarak. Sevinç daha hafif bir şeydi. Bu daha ağırdı. Daha sessiz. Toprağa basmak. Başka bir ülkenin toprağına basmak. Canlı olmak.
Tepeye tırmandı.
Uzakta ışıklar vardı. Dilofos — iki tepeli köy. Osmanlı’nın Yürüyeş Köyü adıyla kayıtlara geçirdiği, Yunanistan’ın bağımsızlığıyla Yunanlılara devredilen eski bir Türk köyü. Tırmanır tırmanmaz köy birden karşısına çıkacaktı; bunu bilmiyordu henüz. Bilseydi belki acele ederdi. Ama bilmiyordu ve yorgundu ve ayakları çamura yapışıyordu.
Yürüdü.
Nehrin kıyısında iz bırakmış olabileceğini yolun ortasında hatırladı. Ayak izlerini silmemişti. Dönüp silmek istedi; dönemedi. Çok geride kalmıştı. Yapılacak bir şey yoktu.
Bunun yerine ileriye baktı. Işıklara baktı.
Köy meydanına indiğinde gece yarısını geçmişti. Yükleri yere düştü. Kendisi de neredeyse düştü. Geriye döndü — neden döndüğünü bilmiyordu. Bir şey arar gibi döndü.
Gökyüzü adeta delinmişti. Rüzgârsız, ılık bir yağmur çıplak bedeninden akarak toprağı suluyordu.
Nehrin öte yakasına baktı. Otobanda karşılıklı gidip gelen araçların ışıkları elini uzatsa yakalayacakmış gibi yakındı. Sonra gözlerini daha uzaklara, daha gerilere kaydırdı. Edirne’nin yıldız kümesini andıran ışıkları ve kentin ortasında tüm ihtişamıyla Selimiye Camisi’nin ışığı parlıyordu.
Müslüman bir ülkenin, hayatı boyunca dinle hiç alışverişi olmamış bu adamı, Hıristiyan bir köyde, nehrin öte yakasındaki bir caminin ışığına bakıyordu. Bu manzara içinde bir yere battı. Neye benziyordu? Neyi hatırlatıyordu? Bilmiyordu. Sadece battı ve acıttı.
Dizleri çözüldü. Tepeden ayak parmaklarına doğru dayanılmaz bir ağırlık hissetti; sanki yer kendisine doğru çekiyordu onu. Son gücüyle direndi. Ayakta kalma arzusuyla dayanılmaz bir iç sancısı arasında.
Sonra karşı konulmaz bir şekilde geldiler: önce sel gibi gözyaşları, ardından sesli bir hıçkırık.
Benim topraklarımda erkekler ağlamazdı, diye düşündü ağlarken. Oysa kendisi ağlıyordu. Zırıl zırıl. Dilofos meydanında, çamurlu ayaklarıyla, bir don ve sırt çantasıyla.
Sonra sürekli baskıladığı o sancının nedeni, acı bir gerçek şamar gibi yüzünde patladı. Bu gece, o geceydi. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece. Üç fidanın asıldığı o lanetli gece.
“Bu saatte asmışlar mıydı?” diye düşündü. Enver Gökçe’nin dizesi ağır bir düğüm gibi boğazında sıkıştı:
“Ey zulmün ve kırbacın kâr etmediği büyük tahammül.”
Hapishanelerinde yattığı ülke. İşkence gördüğü ülke. Ve yine de — aidiyetin o tuhaf, inançlı çekimi. İnsan neden topraklarını sevmemeyi öğrenemiyor? Neden beden bir şeyi reddedip ruh aynı şeye sarılıyor?
Remzi bu soruya o gece yanıt bulamadı. Sanki ülkesinden değil de dünyadan kopmuştu. Bir anda tüm sorular yerini tarifsiz bir dinginliğe bıraktı. Bu bir teslimiyet miydi, yoksa yeni sürprizlere kararlı bir hazırlık mıydı? Bilemedi.
Bulacak hâli de yoktu.
—
Ayağa kalktı.
Hayatta kalmak böyleydi — önce çöküyordun, sonra kalkıyordun. Aralarındaki süre değişiyordu; ama sıra değişmiyordu.
Sağda bir çan kulesi vardı. Kilisenin kapısına gitti. Tokmağa bağlı bir ip. Çekti. Kapı açıldı.
Ilık hava çarptı yüzüne.
Remzi durdu. Gözlüğü yoktu — çantadaydı, ıslak ya da kuru, bilmiyordu. Bulanık gördüğü o karanlık mekânda bir şey hissetti: güvenlik. Taş duvarlar. Yüzyıllık tahta. Mumların bıraktığı balmumu kokusu.
Valizi açtı. Kitaplar sapasağlamdı. Bu onu ağlatmadı ama gözleri doldu.
Pijamayı giydi. Çamaşırları bahçeye astı. Papazın minberinin altına geçti, sırt çantasını yastık yaptı.
Uyumadan önce düşündü: Sabah ne olacak?
Sonra gözlerini kapattı. Bazen en büyük cesaret buydu — ne olacağını bilmeden gözleri kapamak.
—
Kapı açıldı.
Sesler geldi. Adımlar. Şaşkın nefesler.
Remzi gözlerini açtığında başında yabancı yüzler vardı. Papaz ve üç adam. Bakıyorlardı — dehşetle değil, hayretle. Bir yabancının minber altında uyuması onlara da tuhaf gelmiş olmalıydı.
Kalktı. Bahçeye çıktı. Çamaşırları topladı. Kilisenin köşesine gitti, pijamayı çıkardı.
Gömleği giydi. Kravatı taktı. Takım elbiseyi geçirdi sırtına.
Hapis öncesinde de böyle yapardı. Nereye giderse gitsin, kim ne derse desin — Remzi kravatını takardı. Bu bir kibir değildi. Bir onurdu. Bedenin dışa vurduğu o sessiz dürüstlük: Ben buraydım, ben buyum, sizi görüyorum.
Karşılarına çıktığında adamların şaşkınlığı arttı.
Bakışlarıyla anlaştılar. Dil yoktu; ama anlayış vardı. Meydana yürüdüler.
—
Kırmızı kapılı binadan buruk bir çay kokusu geldi.
Remzi durdu. Çay kokusu — bu koku neresinin kokusuydu? Gaziantep’in mi, İstanbul’un mu, Edirne’nin mi? Yoksa kokunun vatanı yok muydu? Koku sınır tanımıyor muydu?
İçine çekti. Hafif bir sarhoşluk hissetti.
Yaşlı adam içeriden çıktı. Sert bakışlar. Ama altında — hemen altında — başka bir şey vardı. Sıcaklık mıydı? Tanıma mıydı? İki insan bazen birbirini kelimesiz tanır: Sen de mi böyle yaşadın, sen de mi bu yoldan geçtin?
Aksanlı Türkçesiyle sordu:
“Faşizmden mi kaçtın, yeğen?”
Yeğen. Bu kelime Remzi’nin yüreğine saplandı. Yabancı bir adamın, kendi dilinde, ona yeğen demesi. Sanki sınırların bir anlamı yoktu. Sanki insanlık bir tek dildi ve o dilde yeğen kelimesi hep aynı anlama geliyordu.
“Evet dayı, faşizmden kaçtım” dedi.
Düzgün bir köy kahvesi ile ev arası bir mekânda, etrafını saran insanların meraklı bakışları arasında masaya bakır bir tepsi getirildi: çay, kocaman bir salatalık, peynir, zeytin, etli domatesler.
Ve Uzo.
Remzi doldurulmuş bardağa baktı. Sabah içkisi — bu köyde böyleydi. Dünyanın her yerinde insanlar farklı şeyler içiyordu sabahları. Ama hepsi aynı şeyi yapıyordu: uyanmaya çalışıyordu.
Bir şeyler atıştırmaya başlamıştı ki iki jandarma girdi. Köylülerle kısa bir konuşmadan sonra yeni misafirlerine dönerek gülümseyen bir yüzle ve kendi dilinde:
“Hoş geldin kardeş. Kahvaltını yap, gel.”
Kahvaltısını yaptı. Kalktı.
—
Karakolda binbaşı asker selamı verdi.
Remzi bunu beklemiyordu. Selamı alan değil, veren olmuştu hep. Şimdi karşısında bir subay — düşman değil, muhatap — ona saygıyla eğiliyordu.
Sigara uzattı binbaşı. Remzi almadı. Cebinden Maltepe’sini çıkardı, ona uzattı.
Bu da bir dildi. Silahsız iki adamın arasında geçen, kelimesiz, net bir dil: Ben de bir şeyim, ben de getiriyorum bir şeyler, sadece alan değilim.
Binbaşı gülümsedi. Sigarayı yaktı. Derin bir nefes çekti.
“Kimsiniz? Neden topraklarımıza geldiniz?”
Remzi gözlüklerini çantadan çıkardı. Taktı. Binbaşıya baktı.
Bütün gece bulanık görmüştü. Nehirde, tepede, köyde, kilisede. Şimdi gözlükleriyle — net, keskin, doğrudan — bakıyordu.
“Yunanistan halkına ve proletaryasına sığınıyorum.”
Kelimeler çıktı. Doğru kelimeler. Hapishane öncesinde de sonrasında da hep aynı kelimeler.
Remzi değişmemişti.
Öfkeli nehrin süngünüydü artık. Bıraksa kayıp gidecekmiş duygusuyla sıkıca kavradığı valizinde kitapları, ideallerinin dışavurumu sözleri; eski alışkanlığıyla boynunda taşıdığı ince kravatı, biraz solmuş fakat özenle ütülenmiş elbiseleriyle — yarınını göremedіği yeni bir hayatın uzun soluklu süngünü. O gün başlayıp yaşamının geri kalan kısmında bir daha dolduramayacağı tarifsiz boşlukla.
—
Dışarıda Dilofos uyanıyordu. İki tepeli köy. Her tepesinde başka bir rüzgâr.
Ve ikisi arasında — o küçük vadide, o meydan taşlarının üstünde — Selimiye Camisi’nin ışığı hâlâ yanıyordu.
Sabahta kalmış bir ışık. Kimsenin söndürmeyi düşünmediği. Hayatı boyunca ve her koşulda yanmaya devam edecek o uzaktaki parlak ışık.
Züleyha Akın (Ankara – 5 Mayıs 2026 gecesi)



