Yoga ve meditasyonla 1994 yılında tesadüf eseri tanışmış ve şahane bir yolculuğa başlamıştım. Kısa zaman içinde yoga/meditasyon derslerinin bedensel/ ruhsal/ zihinsel sağlığım açısından bana iyi geldiğini görmüştüm. Ama bununla birlikte mesleki olarak da bana faydası olduğunu keşfetmiştim. Oyuncu olarak sahne üzerinde yaşadığım gerilimleri, yaratım süreçlerindeki sıkışmışlıklarımı nefes teknikleriyle dönüştürebileceğimi, bedenimi gevşetmenin ne kadar şahane bir alan açabildiğini deneyimlemeye başlamıştım. Özetle şunu söyleyebilirim; kendi yaşantımda daha huzurlu, daha içsel bir dinginliğe ulaşabileceğimi deneyimlediğim bu yolculukta oyunculuğuma da faydası olacak bir metot oluşturabileceğimi görmüştüm. Konservatuvarda gördüğüm nefes tekniğinin yanında birçok nefes tekniğiyle karşılaşmıştım. Oyunculukta olmazsa olmaz duruş, nefes, farkındalık ve konsantrasyon aynı zamanda yoganın da temelini oluşturuyordu yani bedenle zihnin bir birlikteliği bir bütünselliği vardı. Yogadaki duruşların nefesle birlikteliği meditatiftir de aynı zamanda. Bunların faydalarını anlatacak değilim ama bu yazımın konusuna bağlamak için bir alıntı yapmak istiyorum çok eskiden okuduğum bir kitaptan:
“Odaklanma bilinçliliği geliştirir, yani bir şeyin içinde kaybolmadan neler olup bittiğini gözlemleme yeteneğini. Meditasyonun gerçek gücü budur – anılara, alışkanlıklara veya önyargılara başvurmadan gerçekte ne olduğunun bilincinde olmayı öğretir. Bilinçli olduğunuzda alınan kararlar ve verilen karşılıklara geçmiş değil, mevcut gerçek koşullar kaynaklık eder. Alışılmış tepkiler ve şuursuz, amacına aykırı davranışlara köleliğe son verirsiniz. Yüreğinizde otomatik tepkilerden daha fazlasına yer vardır artık – şefkate, anlayışa ve yeni karşılıklara… Uygulamanın odaklanma sayfasında dikkatinizin dağılması doğaldır. Bazı zamanlar kendinizi o kadar düşünceye dalmış bulacaksınız ki tüm odaklanma zamanınızı boşa geçirmiş gibi hissedeceksiniz. Böyle durumlarda yalnızca dikkatinizi yeniden nefese verin. Bazen düşünceler zincirini kırmak için zihinsel olarak “Dur” veya “Sil baştan” demek faydalıdır. Fakat bu konuda kendinize katı davranmayın; odağınıza geri dönmeye devam edin. Odaklanma zamanla gelişen bir beceridir… Hiçbir şey yapmaya zorlamadan nefes alıp verişinizi seyretmek, ardından da geçip gitmelerine izin vererek tepkilerinizi ele almak, zihni boşaltma deneyimidir. Zihninizden binlerce düşüncenin aktığını seyrettiğinizde ise akıntıya karşı kürek çekmeyi değil, onun üstüne çıkıp yüzmeyi öğrenirsiniz. Daha zarif ve hayatla daha barışık olursunuz.”
Meditasyon zihni sakinleştirir, farkındalığımızı arttırabilir, duyarlılığımızı çoğaltabilir, dikkatimizi yoğunlaştırmayı öğretir. Ama Ayşe’nin hayattaki dikkati ile oyuncu Ayşe’nin dikkati arasında bir fark olmalıydı. Peki, bu neydi?
“Neden tiyatrocular anda kalamıyor?”
Altı sene önce bir filmde mini minnacık bir anne rolü oynayacaktım. Heyecanımı anlatamam, konservatuvar birinci sınıfa geri döndürecek tatlı bir heyecan… Sürekli nefes al ver, durumundayım. Bir günlük çekimdi, başlayacak ve bitiverecekti. Ama işte oyuncu zaafı; rol minnacık olunca hakkını daha da vermek istiyorsun çünkü küçücük rolde mevcudiyetinin bir anlamı olmasını istiyorsun. Ama heyhat! Bir şeyler ters gitti ve ben oldukça stresli anlar yaşadım. Hemen kendi iç dengemi korumak için kimseye çaktırmadan nefesle bunu düzeltmeye çalıştım fakat o kadar üst üste geldi ki talihsizlikler, hiçbir nefes tekniği bende işlemez oldu, boşlukta gibiydim. (Bu talihsizliklerin sebebi -bence- yönetmen oyuncu iletişimsizliğiydi.)
Sonunda yönetmen bana dönüp tiyatrocuların anda kalamadığını söyledi.
“Neden tiyatrocular anda kalamıyor!”
O an sadece bütün tiyatrocuların haysiyetini, onurunu, gururunu kurtarma çabasına girişmiştim. İçimden sürekli, “Hadi Ayşe, hadi Ayşe, oyna şu sahneyi yoksa bütün tiyatrocular senin yüzünden kötü bir konuma düşecek.” deyip durdum. Çekim bitti, tatlı bir şekilde yönetmenle vedalaştık. Ve tabii ki -beni tanıyanların tahmin edeceği gibi- olayın sıcaklığı geçer geçmez bu cümle beni yedi bitirdi.
Günümüzde çokça kullanılan, neredeyse artık ağızlarda pelesenk olan “anda kalma” meselesinin gelip beni bulması da ilginçti. 94’te yoga ve meditasyon yaparken keşfettiğim şey, onca zaman sonra önüme bir eleştiri olarak sürülmüştü. Oysa oradaki oyuncu Ayşe’nin meselesi anda kalmak mıydı? (Ayşe’nin meselesi “odaklanmak” ya da “konsantrasyon” muydu?) Yoksa o an’ın inşasında gerekli olan bilgiye ulaşmak için yönetmenle sağlıklı bir iletişim kuramayan ve canla başla çalışan asistanların da istemeden onu farklı yönlendirmeleriyle yolunu kaybetmiş bir oyuncu mu vardı?
O günden sonra “anda kalma” diye bir cümleyi hiç duymak istemedim.
Ta ki bir gün Mehmet Sindel’in, Film Analizleri dersinde Mükemmel Günler filminin analizini dinleyene dek. Filmin bir sahnesinde Mehmet Hoca zihnime bir ışık huzmesi gönderdi adeta.
“Meditasyon Ommm… Ommm… değildir; inziva hiç değildir. Meditasyon yaptığın işe emeğini, ruhunu, kalbini katmaktır.”
Wim Wenders’ın yönettiği, başrolünde Kōji Yakusho’nun oynadığı “Mükemmel Günler” filmini izlemişsinizdir; hayatımda bir şeyleri değiştirmem gerektiğini idrak edecek denli etkisi altında kaldığım bir filmdi. Film, sakin bir sorgulatma yapmıştı.
Mehmet Hoca, ellili yaşlarında, umumi tuvaletleri temizleyen, yalnız yaşayan Hirayama’nın kendini temizlediği hamam sahnesinde birden “anda kalmak” ile ilgili bir cümle söylemesiyle birkaç yıldır derdim olan cümleyle meselemi nihayetlendirdim.
Kendisinden alıntı yapıyorum:
…Hirayama dertsiz, tasasız ve gamsız mıdır? Hani var ya, Hirayama için anı yaşamının sadeliği falan, diye yazan şahıslar… Hirayama’nın gözlerine bakın. Sizce o, an’da mı? An’da kalamazsınız; “an” kelimesini düşündüğünüz an’da da o an artık anıdır. “Anda kalın” diskuru bu nedenle sadece aptalca ve sonuçsuz bir çaba değil; aynı zamanda ideolojik olarak da yanlıştır. Bize geçmişi öğrenmek ve geleceği inşa etme bilincinden sorumluluğundan ve çabasından alıkoyar. Sadece geçmişten ve gelecekten ibaretiz. Bir gelecek tahayyülü ile bugünden geçmişe yeniden ve yeniden inşa ettiğimiz bir süreçtir.
Kişisel geçmişimiz ve toplumsal geçmişimiz.
Geçmişi unutmamak. Geleceği yaratmak.
İnsan bundan ibarettir. An yoktur.
Hirayama’nın bakışlarına bakın.
Hirayama’nın bakışlarında hatırlamanın haysiyetli ağırlığı vardır.
Hirayama’nın bakışlarında büyüttüğü o küçük çiçeğin sorumluluğu vardır.
Hirayama’nın geçmişi ve geleceği vardır.
An yoktur.
Heidegger, 1927’de “Varlık ve Zaman”da yazdı. İnsan bir andan diğerine var olmaz. İnsanlar an’lık varlıklar değildir. Varlıkları, doğum ve ölüm arasında açılan tüm zamansal aralığı kapsar. Varlığın sürekliliğini, benliğin sürekliliği teminat altına alır. Ölümün sürekli mevcudiyetinden, benliğin üstünlüğü doğar.”
Oyuncunun Bilinci: Stratejik Farkındalık
Buradan aldığım güçle oyunculuk pratiğinde “anda kalma” kavramına belli bir mesafeyle, hatta eleştirel olarak bakmak istiyorum. Oyuncunun sahnedeki durumunu “stratejik bilinç” ile açıklamaya çalışacağım.
Oyuncunun, gerek provada gerekse oynarken analitik düşünerek anlık verileri düzenlediğini, stratejik bilinç ile bunu bütünsel bir bakışa dönüştürdüğünü düşünüyorum. Diyelim ki doğaçlama yapıyoruz: Ben partnerimin beden dilinden konuşmasına, bakışından sesinin tonuna, jestlerinden ritme, sahnede olan dekor parçalarından üzerindeki giysisine, mekânın ışığından mekânın ısısına kadar pek çok şeye karşı bir farkındalık içindeyim oyuncu olarak ama nihayetinde sorumluluğum, doğaçlamanın çerçevesini belirleyen hikâyenin gidişini rayından çıkarmadan ilerlemesini sağlamak ve derinleştirmek; yani bir nevi kompozisyon yaratmak… Bir satranç ustasının hamleleri gibi o sahneyi geliştirir, ilerletirim oyuncu olarak. O yüzden satranç oyuncusu ile tiyatro oyuncusu arasında benzerlik kuruyorum. Satranç oyuncusu da oyunun “an’ı” içinde hareket eder; biz de… Satranç oyuncusu aynı zamanda geçmiş hamleleri değerlendirir ve gelecekteki olasılıkları hesaplar; bizler de… (Mehmet Sindel’in bahsettiği de bu: Geçmişi unutmamak. Geleceği yaratmak.)
Bu yüzden son yıllarda oyunculuk terminolojisinde yaygınlaşan “anda kalma” söyleminin meditasyon ve ‘mindfulness’ pratiklerinden alınarak kullanılması yanıltıcıdır. Günlük hayatımızda bunların faydasını göreceğimiz kesin. Bunun oyunculuğa katkısının, desteğinin olduğu da kesin. Bunu deneyimlemiş biriyim; aksini iddia edemem.
Ancak…
Sahne performansında ortaya çıkan bilinç durumunun meditasyon pratiklerinde tarif edilen zihinsel durumdan önemli ölçüde ayrıldığını ve oldukça farklı olduğunu görmek zorundayız. Oyunculuk çok katmanlı bir bilinç sürecidir. Dolayısıyla bizim performansımızı gerçekleştirdiğimizdeki bilinç durumumuz, sadece “mevcut” an’a odaklanan, başka bir şey düşünmeye izin vermeyen pasif bir farkındalık değildir. “An’da kalma”yı oyun oynarken ya da doğaçlama yaparken iyi bir şeymiş gibi düşünenler olabilir ama performans dediğimiz şey, oyuncu olarak bizlerin, her şeyle etkileşim içinde olduğumuz bir durumdur; o an’da partnerimizi de seyircimizi de farkındalık çemberimize alırız; mekânı da, dramaturjik yapıyı da… Performans, oyun, gösteri -artık adına ne derseniz- birçok dinamik arasında sürekli etkileşim içinde oluşan bir süreçtir. Bu süreçte benim dikkatim an’da mı olacak yoksa sahne üzerindeki ilişkiler ağının bütününde mi?
Artık güçlü bir şekilde söyleyebiliyorum:
Oyunculuk ile meditasyon pratikleri birbirinden farklıdır. Farklı olmak zorundadır. Çok kıymetli yönetmen ve eğitmen arkadaşlarım oyuncularına sahnede “an’da kal” demek yerine ona yardımcı olabilecek başka yöntemler bulmalı, yaratmalı. Oyuncu odaklanma problemi yaşıyorsa bunun çözümü ona “an’da kalmalısın” demek olmamalı. Ona yaptığı işe nasıl ruhunu katacağının yollarını tarif etseler daha iyi… Ona, ondan çıkacak bir yaratım sürecini emanet etseler daha iyi… Sahnede yalnızca mevcut an’a odaklanan oyuncunun yönetmene nasıl bir faydası olur, bilmiyorum! Ben yüzüncü oyunda dahi sahnenin dramaturjik gelişimini takip etmekten ve yeniden yaratıyormuşçasına sahneyi inşa etmekten sorumluyum. Her oyun partnerimin davranışlarını, gestuslarını, ifadelerini ilk kez görüyormuşçasına görmeli ve değerlendirmeliyim ki bir sonraki eylemimi yaratabileyim. Bu nedenle oyunculukta “an” kavramını meditasyon literatüründeki anlamıyla yorumlamaya kalkarsak performansın analitik ve stratejik boyutlarını göz ardı ederiz.
Geçen yazımda https://femtrak.com/oyunculukta-duygu-yonetimi/ belirttiğim gibi oyuncu, nasıl ki duyguları estetik bir biçimde düzenleyebilen bilinçli bir gözlemciyse bu “anda kalma” durumunun izahında da geçerli. Oynayan insan bilinçli olmak zorunda; bir bilinçle sahnedeki mevcudiyetini sağlamalı. Bu öyle bir bilinç durumu ki aynı anda iki farklı bilinç düzeyini kullanır: Biri karakterin eylemleriyle doğrudan ilişkili olan bilinç, diğeri ise performansın kompozisyonunu yöneten teknik bilinç. Oyuncunun sahnedeki bilinci; gözlem, deneyim ve farkındalık arasında sürekli hareket halindedir. Buradan şu anlaşılmamalı: oyuncu herşeyi kontrol edecekse, kendini hiç bırakmayacaksa bu nasıl olacak? Bu yaratım süreci, oyuncunun kendini bilinçli bıraktığı bir bilinç düzeyidir. Bilinçli bir esriklik. Bu başka yazının konusu ama.
Ezcümle:
Oyuncuya “an’da kal” demek onun dramaturjik düşünme, öngörü geliştirme, kompozisyon kurma ve teknik farkındalık süreçlerini yok sayıyor.
Oyuncu yalnızca mevcut anı deneyimleyen bir kişi değil; sahnenin kompozisyonunu, dramaturjik yapısını koruyan ve estetik yapıyı bilinçli biçimde taşıyan “oyun kurucu” bir performatif bilince sahip kişi olarak düşünülmeli. Bu bağlamda oyuncu pratiği gereği “an’da kalmaz”, kalamaz, kalmamalı. Çünkü oyuncu bir sahnenin gerekliliğini yaratırken ya da yeniden oluştururken geçmişi bilme (bir önceki an’da ne yaptığım, nasıl yaptığım, niye yaptığım) ve geleceği inşa etme (nereye taşıyacağım) sorumluluğuna sahiptir. Bunun için de analitik düşünmeye, stratejik bilince ve estetik farkındalığa ihtiyaç vardır. Zaten oyunculuk eğitimi bilişsel yetenekleri geliştirmeye yönelik pek çok çalışmayı sağladığından gevşeme, odaklanma, farkındalık gibi meseleler artık oyuncunun hayat yolculuğunda yeniden ve yeniden, ince ince ayarlarını yapacağı bir süreklilik arz edecektir.
Bana “an’da kal” deyip zihni boşaltmayı işaret etmek yerine: “Bir an yarat; o da sahici bir an olsun.” demek daha doğru geliyor. Çünkü bu, düşünmeyi de, duyguyu da, yaratma eylemini de içeriyor.
Bilmiyorum, tiyatrocuların haysiyetini teslim edebildim mi!
* Zamanı Az Olanlar İçin Meditasyon – Dawn Groves
* Dasein: Almanca’da “orada-olma”, “var-olma” anlamına gelir (Da = orada, Sein = olmak). Dasein insanın varoluşudur. İnsan kendi varoluşunu sorgulayabilen tek varlıktır. (Alıntıdır)
* Mehmet Sindel’in bir cümlesi; ben küçük bir ek yaptım.



