4 mayıs 2026
Sevgili Tijen
3 Mayıs sizin bu en mutlu gününüzün aksiliklerle dolu olması ne kadar üzücü. Umarım her şeye rağmen annenin doğum günü ve Gizem’in düğünü güzel ve keyifli geçmiştir. Bu sabah uyanır uyanmaz mesajlara baktım, senden haber yok. Herhalde keyifli bir gecenin sonunda uyuyorlardır diye düşündüm. Umarım öyle olmuştur. Gizem’e yeni yaşamında mutluluklar diliyorum.
Evlilik ile ilgili söylediğin her şeye gönülden katılıyorum. Beni babam ’kadın için evlilik tutsaklıktır’ görüşüyle yetiştirdi, ben de bunu çok içselleştirdim. Bu şu anlama geliyordu: Birine bağlanmadan önce kendimi bulmayı, kendim olmayı öğrenmeliydim. Yirmili yaşlarımda her şeyi sorguluyordum: Kadınlar hayatta neden erkekler kadar başarılı olamıyor? Her kadın çocuk doğurmak mı zorundadır? Ev işleri neden hep kadının üstünde? Kadın acaba tencere ve tava ile mi geliyor şu dünyaya? Neden ev ve çocuk bakımı doğal olarak kadından bekleniyor, neden bazı mesleklerde kadınlar yoklar, neden kadınlar erkeklerden daha az para kazanıyorlar?
Arkadaşlarım “Yemeyi de ben pişirivereyim, elim mi eskir!”, “Soyadı bu kadar mı önemli?”, “Kadının doğurgan olması onun erkekten farklı olduğunu göstermiyor mu?”, “Sen de şu cinsiyet ayrımcılığını amma da abarttın”, “Bunlar seni hiçbir yere götürmeyecek çocukça tepkiler”, “Ne anlamsız şeylere takıyorsun” dedikçe hüzünle ataerkilliğin ne kadar sıradan, ne kadar doğal ve ne kadar görünmez olduğunu düşünüyordum. Aslında bu sorular daha çok küçük yaşta kafamda belirginleşmeye başlamıştı. Ama kimse bunları duymak istemiyordu.
İşin tuhafı aradan on yıllar geçti arkadaşlarım hala aynı ya da benzer şeyler söylüyorlar, çünkü ataerkillik görünmezliğini koruyor, yani ufukta değişen bir şey yok, ne tuhaf değil mi? Şimdi de yaşamımın son aşamasında oyunlarımda, romanlarımda, deneme yazılarımda bıkmadan, usanmadan, ısrarla eril dünyanın görünmezlik perdesini kaldırmaya çalışıyorum. Sen de biliyorsun benim de ailem ataerkildi ama annem ve babam arasında eril kodlara rağmen yine de iyi kötü bir eşitlik vardı. Tabii ki bugünün gözüyle çok şeyi sorguluyorum ama yine de onlardan, özellikle de babamdan çok büyük bir güç aldığımı düşünüyorum. Çünkü bizim toplum gibi eril ve cinsiyetçi bir toplumda kadın olmak gerçekten kolay değil. Babam da evlenmeye karşı duruşuyla beni korumak istiyordu.
İzmir’de Nilüfer Akcan’ın oynadığı Semih Çelenk’in yeni bir yorumla sahneye taşıdığı Lena Leyla ve Diğerleri oyunum da bu sorunu gündeme getirmiyor mu? Belki de bu nedenle oyun on altı yıldır farklı yorumlarla sahnelerde yaşamını sürdürüyor. Seninle birlikte izledik son yorumu. Nilüfer’in oyunculuğu çok etkileyici ama bir kadını aklını yitirme ile yitirmeme haliyle sıkışmışlığı içinde gösteren bu oyun oyunculuk açısından çok zor, izleyiciyi de aşırı zorluyor. Metindeki mizah sahneleri kullanılabilseydi soluk alma ve rahatlama anları yakalanabilecekti, bu da hem oyuncuyu hem de izleyicileri rahatlatacağı gibi ataerkilliği daha da görünür kılacaktı. Ama biliyorsun bir oyun her gösterimde izleyiciyle beraber değişiyor, büyüyor, bakalım Nilüfer’in yolculuğu da nasıl gelişecek.
Sonunda huzuru buldum
Ayağının kırılmasına ise çok üzüldüm, üstelik de tam Mardin’e gidecekken. Aksilik işte… Boş ver, biraz evde otur, kafanı dinle, kitap oku, dergiyle ilgilen ve işleri başkalarına bırak. Göreceksin bu da pekâlâ mümkün. Biz kendimizin vazgeçilmez olduğumuzu sanırız ya, hiç de öyle değil. Hayat biz olmasak da iyi kötü bir biçimde sürüp gidiyor işte.
Bendeki büyük yenilik: Norbert’e bakmak. Bana yardımcı olmak üzere Valentina geldi Moldova’dan ve dünyalar benim oldu. Ellilerinde sakin, mesafeli, kibar, çok tatlı bir kadın. Mimarlık okumuş ama Sovyetler çöküp de herkes bir yerlere savrulunca mesleğini uygulama fırsatını bulamamış. Böylece bakıcılık, temizlik vb. gibi yine kadınlara dayatılan mesleklerle para kazanmaya ve çocuklarını okutmaya çalışmış. Kitap okumayı seviyor, Rus edebiyatını çok iyi biliyor, tiyatroyu seviyor. Ve şu sırada kendi göç öyküsünü kaleme alıyor. Kısaca kendimi ilk anda ona çok yakın hissettim, bizden biri duygusu… Bundan önceki yardımcımız Maria iyi yürekli de olsa her yeri dolduran, gümbür gümbür haliyle tam bir köylü kadındı, patavatsızlığı da cabası. Valentina ise kentsoylu. Sanırım aradaki temel fark da bu. Kızlarından biri doktor, öteki de köyün muhtarı. Maria beni ne yalan söyleyeyim çok strese sokuyordu. Valentina ise evimize tam anlamıyla huzur getirdi ki, buna her şeyden çok ihtiyacım var. Eşiyle birlikte yıllarca zengin bir Bursalı ailenin yanında çalışıp para biriktirmişler kendilerine ülkelerinde yeni bir yaşam kurmak için. Ama sonra eşi kanser olunca bütün birikimleri hastalığa gitmiş. Tel Aviv’de çok iyi bir uzman doktor müdahalesiyle eşini kurtarmışlar bu hastalıktan.
Rusya’yı çok seviyor, zaten kocası Rus. Yıllarca St. Petersburg’da yaşamışlar. Valentina’da beni tek şaşırtan Putin’i diktatör olarak görmemesi. Herhalde Rusya’da sosyal devlet anlayışı çok gelişmiş olduğu için böyle hissediyordur. Bu arada Rusya ile ilgili de her gün yeni şeyler öğreniyorum ondan. Söz gelimi çocuk parası, gelire göre ayarlanıyor ve yoksullarda iyice yüksek, ikinci çocukta para daha da artıyor. Ama bu para sadece çocuğun güvencesi için kullanılabiliyor. Yılda bir defa Putin televizyonda halkla konuşuyor. Herkes gün boyu telefonla bağlanarak istediği soruyu soruyor, o da yanıtlıyor. Okul ve üniversite sistemi de çok gelişmiş. Başka ülkelerdeki dünyaları gösteren belgeselleri çok seviyorum, ne yazık ki Rusya ile ilgili hiçbir bilgimiz yok. Sanırım Rusya gibi bir ülkede yoksullar için sosyal güvence oldukça yüksek.
Mektuplaşma dizisi
Seninle en son Berin Uyar’la mektuplaşmamızı kaleme aldığımız Yola Çıkarken Evde Kalmak kitabımızın etkinliğinde bir araya geldik. Evet mektuplaşmada birbirimizle haberleşme, duygu, düşünce alışverişi harika bir şey. Hem bir dönemi belgeliyoruz hem bir öz hesaplaşmaya yönleniyoruz hem de birbirimizle bir şeyleri paylaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Üstelik de bu paylaşımın kapısı açık, isteyen katılabilir bizlere.
Düşünüyorum Berin’le mektuplaşmam seninkinden ne kadar farklı. Seninle mektuplaşmamızı kitaplaştıracak olsak kapak olarak kocaman bir göz çizilmesini iste: Olayları gözlediğimiz, sorguladığımız feminist göz. Seninle mektuplaşmamızla ilgili Çağdaş Yaşam’daki etkinliğimizi hatırlayacaksın, oradaki tanıtımımızda feminist bakışı yeterince çıkaramadığımızı düşünmüş ve üzülmüştüm. Ama şu bir gerçek ki mektuplarımızı okuyan herkes bu bakışı rahatlıkla görecektir.
Berin’le mektuplaşmamız ise çok farklı, kitabımızın yeni baskısı çıkarsa iç içe geçen kapılar ve odalar çizilmesini isterdim kapağa. Çünkü mektuplaşma süresince bir düşünce, bir anı bizi bambaşka zamanlara ve mekanlara götürüyordu, yani bir kapı diğerini açıyordu. Bazı kapıları hızla açarak yolumuza devam ediyor, bazı yerlerde ise iyice oyalanıyorduk; çok güzel bir yolculuk gibiydi mektuplaşmamız.
Bir de Eylem Ejder’le İçinden Tiyatro Geçen Mektuplar kitabımız var biliyorsun. Bu kitapta ise tiyatro ön planda. Derinliği olan güzel bir çalışma oldu. Her mektuplaşma projesinin kendine göre farklı bir özelliği var. Arkadaşlarımla böyle bir şeyi gerçekleştirebildiğim için çok mutluyum.
Okuma tiyatromuz
Cihangir Atölye Sahnesi’nde 3 Mayıs’taki okuma tiyatromuz güzel geçti. İzleyici bu gösteride o kadar azdı ki kaçıp gitmek istedim. Bir de inanılmaz bir hayal kırıklığı, o atölyede çalışan onca genç tiyatrocu var, ne kadar ilgisiz ve meraksızlar. Konu mu insanları böylesine itiyor, yoksa okuma tiyatrosu mu? Okuma tiyatrosunun ne olduğunu bile bilmeden dudak büken ne çok kişi var. Tiyatronun okuması, okumanın tiyatrosu mu olurmuş gibi ipe sapa gelmez görüşler… Sanat hiçbir kalıba sığmıyor ki, sözsüz performans da yapılabilir okuma tiyatrosu da, dramatik yapılı bir oyun da olabilir belgesel tiyatro da. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kim belirliyor? Ben özellikle seçtiğimiz konunun, yani çocuk istismarı ve çocuğa cinsel taciz konusunun bu türe çok ama çok uygun olduğunu düşünüyorum. Nitekim bir çok izleyicimizden de buna benzer görüş geldi.
Sahne aydınlanıp izleyici salonu kararınca izleyiciyi de unuttuk. Ufak tefek pürüzlerin dışında çok etkileyici bir performans oldu. İzleyicilerin içinde tiyatro eleştirmeni Erdoğan Mitrani, eşi ve bir arkadaşı vardı. Oyun sonrası tartışmalarımızda onların söyledikleri hepimizin motivasyonunu çok yükseltti. Oyundan (okuma tiyatrosu olduğu halde) çok etkilenmişlerdi, hem metin hem de oyunculuk performansı öylesine sarmıştı onları ki bizim de amaçladığımız tam tamına bu… Biliyor musun, eleştirmen arkadaşlarıma da şaşırıyorum, gelmeye tenezzül bile etmiyorlar… Ne konu ilgilendiriyor onları ne yaptığımız bu deneysel çalışma… Dert yanmak için söylemiyorum ama bu meraksızlık beni gerçekten şaşırtıyor. Erdoğan Mitrani’ye de büyük bir saygı duydum. Düşünebiliyor musun doksanına merdiven dayamış bir eleştirmen taa Tarabya’dan kalkıp Cihangirlere geliyor. Bir de ne çok hoşuma gitti biliyor musun? Böyle bir oyunu hiç izlememiş olduğunu, çok yeni bir deneyim yaşadığını söylemesi. Oyunumuzdan söz ederken öylesine içten ve heyecanlıydı ki. Düşünsene böyle bir şeyi özellikle yaşlı kuşaktan acaba kaç kişi söyleyebilir? Ben de yaşadığım sürece tıpkı onun gibi merakımı ve heyecanımı korumaya çalışacağım. Yaşamın da anlamı bu değil mi? Olduğun yerde takılıp kalmamak, yeni dünyalara açık olmak. Bunun için genç olmak gerekmiyor. Nice genç tanıyorum ki yaşlı ruhlu ama çok az yaşlı tanıyorum ki bir çocuk gibi heyecanlı ve meraklı. Sanırım gençken nasıl biriysen yaşlanınca da devam ediyor.
Bugünlük bu kadar Tijencim. Bir an önce iyileşmen ve hayata dönmen dileği ile
Zehra



