Bu öykü, 2005 yılında yayımlanan Buzdan Heykel
adlı öykü kitabımda yer aldı. Ne yazık ki bu kendimiz
bastığımız ve dağıtıma veremediğimiz bir kitap olmuştu.
Bir sabah uyandım ki evimiz bir cezaevine dönüşmüş. Oysa her günkü günler gibi sıradan bir gündü. Uyanmış, ilk olarak perdeleri çekmek için pencereye yönelmiştim. Ama ben daha pencerenin önüne varmadan gördüm ki perdeler yok olmuş asıldıkları kornişlerden. Üzerinde küçük beyaz çiçeklerin olduğu tül de, mavi kuş desenli kalın kumaş perde de. Panjurların yerine kalın parmaklıklar vardı, aynı cezaevi parmaklıkları gibi. Duvarlar da değişmişti, kalınlığı neredeyse yarım metreye yakın, pencere kenarlarından anlamak mümkündü bunu. Bu değişikliğin nasıl olduğunu çözebilmiş değildim. Merakla parmaklıklara ve duvara bakıyordum; merak ve karamsarlıkla, acıyla.
Şaşkınlıkla geri döndüğümde bir de ne göreyim, yıllardır yattığım ceviz oymalı karyolam bir cezaevi ranzasına dönüşmemiş mi. İnanamazlığım ve çaresizliğim iyice arttı. Yerdeki halılar, duvardaki resimler de yok olmuştu.
Kapıyı açıp bir an önce kaçmak istedim bu odadan, bu dayanılmaz gerçeklikten. Ama bu olanaksızdı, tahta kapı da bir demir kapıya dönüşmüş, bir türlü açılmıyordu. Dışardan sürgülenmiş olmalıydı. Ben yatağa girmeden önce üzerinde basit de olsa oymalar olan bu tahta kapı ne zaman ve nasıl demir kapıya dönüşmüştü ki?
Kapıyı açmak için var gücümle yüklendim ama açabilmem olanaksızdı. Ürkü içinde bağırdım.
-Gardiyan, kapıyı aç, dışarı çıkmak istiyorum.
Niye böyle demiştim, niye gardiyanı çağırmıştım ben de bilemiyorum. Bu benim, bizim evimizse, gardiyanın burada işi neydi?
Demir kapı gürültüyle açıldı. Annemdi kocaman paslı anahtarı kilitte döndüren. Yüzünde annelerin sevecenliği, anahtarı önlüğünün cebine yerleştirdi.
-Ah yavrucuğum, uyandın demek. Şimdi kahvaltı hazır olur.
O mutfağa yöneldi, ben de banyoya. Sabah temizliğimi bitirip yemek odasına gittiğimde herkesin kahvaltıya başlamak için beni beklediğini gördüm. Yemek masasının çevresine annem, babam ve kardeşlerim dizilmişlerdi. Ben de bana ayrılmış sandalyeye oturduktan sonra hep birlikte dua etmeye başladık. Babam yönlendiriyordu duayı. Önce anlamadığımız bir dilden bir ayeti okuduk hep birlikte, sonra babamın dediklerini tekrarladık…
-Tanrım, bize verdiğin nimetler için sana şükürler olsun. Amin.
Dua bitince annem bardaklarımıza sıcak çay doldurdu. Cam bardaklar yoktu artık, metal bardaklar diziliydi masada.
-Anne, cam bardaklarımıza ne oldu, neden metal bardaklarda içiyoruz çayımızı, diye sordum…
-Artık kural böyle. Evimizin düzenini korumak için yeni kurallara gereksinmemiz vardı, dedi annem.
Sustum. Bu kuralların ne olduğunu anlamamış, aile düzeniyle cam bardakların kaldırılması arasındaki bağlantıyı kuramamıştım ama yeni bir soru soracak gücü bulamamıştım kendimde. Gözlerimi odada gezdirince başka değişiklikleri de gördüm. Her zaman masanın üzerinde serili duran bembeyaz, el işi dantel örtü kaldırılmıştı, üzeri kadife kumaş kaplı koltukların yerini metal ayaklı sandalyeler almıştı, pencerelerde perdeler yoktu, parmaklıklar vardı yalnızca.
Aceleyle kahvaltımı bitirdim. Bir an önce bu karabasandan kurtulmam gerekiyordu. Emindim, uykumdan uyanacak ve bunun bir kötü düş olduğunu anlayacaktım. Başka türlü olamazdı.
Ayakkabılarımı giyinmek üzereydim ki dairenin çıkış kapısının da kilitli olduğunu gördüm. Demir kapı üzerimize sürgülenmişti. Gözümü kapadım, açtım, kapadım, açtım. Ayılmak istedim bu kapkaranlık düşten, birdenbire bütün bunları arkada bırakarak. .. Ama kapı kilitliydi işte.
-Kapıyı açar mısınız, diye bağırdım kim olduğunu bile bilmediğim birilerine. Gardiyan demekten korkmuştum bu kez, sanki gerçekliği adlandırmaktan kaçınınca onu ortadan kaldırabilirmişim gibi.
Kapıyı babam açtı. Elindeki metal anahtarlıkta bir düzineden fazla anahtar ve bir de kelepçe vardı. Desteyi şıngırdatarak yüzüme baktı ve
-Akşam eve dönüş saatini biliyorsun. Gecikmek yok, dedi.
Soluk almaya bile çekinerek indim merdivenlerden. Bir an önce buradan kurtulmam bir zorunluluk olmuştu. İşe başlarsam belki bu tutsaklık duygusundan kurtulur, kendimi yaptığım işe vererek hiç değilse iş saatleri içinde bambaşka bir dünyada bulurdum.
Kendimi dışarı attığımda ardımdan demir kapının gürültüyle kapandığını duydum. Ohh… İşte kurtulmuştum bu karabasandan. O anda dışardaydım, özgürdüm, cezaevi yoktu, evimiz eski evimizdi, annem ve babam birer gardiyan değildiler. Gözlerimi kapadım bir süre, bu anı daha derinden, daha yoğun hissedebilmek için.
Açtım gözlerimi yeniden, fakat özgür olmayı beklerken bu gördüğüm de neydi? Kapının önünde duran beni her sabah işe götürmek için bekleyen servis arabası yerine bir cezaevi arabası değil miydi? Arabanın yanında dört polis beni bekliyordu. Polislerden biri hiç itiraz etmeksizin uzattığım bileklerime kelepçeyi takıverdi. Kuzu kuzu, karşı koymaksızın girdim cezaevi arabasının içine.
Araba hareket etti. Benim gibi arabanın içindeki arkadaşlarımın da bileklerinde kelepçeler vardı. Başımla sessizce selamladım onları, onlar da aynı şekilde yanıtladılar beni. Sarsıntı sırasında düşmemek için birbirimize yaslanıyorduk, ama ellerimizin arkadan kelepçeli olması, bir yerlere tutunmamızı olanaksız kılıyordu.
Az sonra araba işyerinin önünde durduğunda polislerden biri kapıyı açtı ve birer birer indik arabadan. Giriş kapısında bu kez polislerinkinden farklı birörnek giysileri olan gardiyanlar karşıladı bizleri. Kelepçelerimizi çıkardılar tek tek. Üzerimizin ve çantalarımızın aranmasından sonra içeri girdik.
Paltolarımızı askılara astıktan sonra sessizce masalarımızın bulunduğu yere yöneldik. Dosyalar yığılıydı önümüzde. Benim önümde de dosyalar vardı, birindeki bilgileri hiç eksiksiz ve yanlışsız öbürüne aktarmam gerekliydi. Sayılar, isimler ve bunların birbirleriyle karmakarışık ilişkileri… Bu sayıların neyin sayıları, bu isimlerin kimin isimleri olduğunu bile bilmiyordum. Soracak olsam, kimse yanıt vermezdi, biliyordum. Denememiş miydim? Denemiştim, ama sorduğum herkes büyük bir suskunlukla karşılamıştı beni. Kim bilir, belki onlar da bilmiyorlardır, belki de biliyorlar, ama benim ne olduğunu kestiremediğim bir nedenle korkuyorlardır…
Gardiyanlar öğle saatinde yemekhaneye gidişimize eşlik ettiler. Yemekhane, duvarları griye boyanmış, üzerinde naylon masa örtülerinin serildiği yan yana sıralanmış masalar ve metal sandalyelerin bulunduğu geniş bir salondu. Biz de sıraya girdik tayınımızı almak için. Tepsimizi aşçıya uzattık, o da tepsimize birer dilim ekmek ve bir tabak pilavla kuru fasulye koydu. Biz sessizce yemeklerimizi yerken, ellerinde coplarıyla gardiyanlar etrafımızda dolaşıyordu.
Karşımda arkadaşım G oturuyordu. Göz göze geldik. Konuşmak için ağzımı açmak üzereyken ikimizin arasında gardiyanlardan birinin sallanan copunu gördüm. Gözlerimin önünden her şey silindi, sadece cop kaldı, bir aşağı, bir yukarı inip kalkan… Karşımda arkadaşım mı vardı, ben bir şey mi söyleyecektim, her şey yok olup gitti bir sis perdesinin arkasında.
-Konuşmak yasak, dedi bir ses. Tabi ki gardiyanın sesiydi bu.
G’ye baktım ve sessizce başımı önüme eğdim. Oysa ona bir iki şey söylemek istiyordum, ama cop gözlerimin önünde bir aşağı, bir yukarı inip kalkıyordu. Sustum. O da bana bakıyordu, onun da söylemek istediği bir şeyler olduğunu biliyordum, ama o da benim gibi susmak zorundaydı. Konuşamıyor oluşum soluksuz bırakıyordu beni.
Yemeklerimizi bitirdiğimizde yeniden işe döndük gardiyanların eşliğinde. Ben yine dosyalarla, sayılarla uğraşımı sürdürdüm.
Az sonra S telefon etti. S benim erkek arkadaşımdı. İki yıldan beri görüşüyorduk. S’nin ilk bakışta seçilemeyen, çok farklı, derin bir kişiliği var. Duygu ve düşünce dünyası alabildiğine zengin. Bu ruh güzelliklerini anlayabilmek için onu yakından tanımak gerek. Onun yanındayken kendimi oldukça özgür ve mutlu hissediyorum. Onun bana dokunması, elini çıplak tenim üzerinde gezdirmesiyle hissettiğim yeğniklik her şeye değiyor.
Sözleştik, iş çıkışı her zamanki buluştuğumuz çay bahçesinde buluşacaktık. Telefonu kapattıktan sonra artık dakikalar uzadıkça uzadı, ama ben yine de sevgilimle buluşacak olmanın verdiği coşkuyla gardiyanların varlığını bile unuttum neredeyse. İkide bir saate kayıyordu gözlerim. Birkaç saat sonra S’yi görecektim, onu görmek beni bütün tutsaklıklarımdan kurtaracaktı, bundan emindim.
İş saati sona erdiğinde koşarak buluşacağımız çay bahçesine gittim. Yol boyunca sıcak bir heyecan dalgası içindeydim. S beni bekliyordu orada, bir masada. Hemen yanında da iki kişi ayakta duruyorlardı. Ben onlara pek aldırmadan S’ye yöneldim. S beni bekliyordu ama bendeki sevinci nedense onda göremedim. Beni gördüğüne sevinmişe benzemiyordu. Anlayamadım, niye üzgündü. Bir şey mi oldu acaba ya da ben yanlış bir şey mi yapmıştım? Onun karşısındaki sandalyeye oturdum.
-Ne oldu, yolunda gitmeyen bir şey mi var, diye sordum.
Yanıtlamadı sorumu. Usulca başını yanımızda ayakta dikilip duran adamlara çevirdi. Az önce garip bir sezgiyle görmezlikten geldiğim bu iki adam, biri benim arkamda, biri de onun, ayakta nöbetteymişçesine, dikili duruyorlardı, ne bana bakıyorlardı, ne de S’ye.
-Bunlar kim, diye sordum.
S hemen işaret parmağını dudaklarına götürdü ve sus işareti yaptı. Sonra da bana yaklaşıp kulağıma eğilerek
-Bunlar bizim gardiyanlarımız, dedi ancak benim duyabileceğim kadar alçak sesle.
S’nin arkasında, ayakta duran adam, uzanıp onun ceketinin ense kısmından tutup geri çekti..
-Böyle yakınlaşmak yasak.
S arkasına yaslandı. Derin bir iç çekti. Artık bana bakmaktan bile vazgeçmiş haldeydi. Ben bir gardiyanlara bir de sevdiğim erkeğe bakıyordum. Onları nasıl atlatabileceğimizi, nasıl özgür olabileceğimizi düşünmeye çalışıyordum. Biliyordum S de aynı şeyleri düşünüyordu. Arada bir bana, bir de uzaklara bakışından anlıyordum bunu.
-Haydi kalk, dedi bana gözleriyle, kalk gidelim buradan, kurtulalım bu iki bekçiden.
Kalktık. Yan yana yürümeye başladık. Başka zaman olsa onun elini tutardım, bu kez ona dokunmaya bile çekindim. Arkamızdan gelen gardiyanların “El ele tutuşmak yasak” demelerinden korktum. Böyle yan yana yürümek onların emriyle el ele tutuşmaktan vazgeçmekten iyiydi ne de olsa. Birdenbire yanımızdan geçmekte olan taksiye ilişti gözlerim. Hemen taksiyi durdurup aceleyle içeri atladık. Oh ya, kurtulmuştuk bizi izleyen gardiyanların takibinden.
Sevinçle S’ye sarıldım. Öyle sıcak bir kucaklaşmaydı ki bu, sanki bütün varlığım benden ona akacaktı. Ama bir el giysimin omuzundan tutup, beni geri çekti.. Geriye dönüp baktığımda taksi şoförünün yanında oturan adamı, yani gardiyanlarımızdan birini gördüm.
-Böyle kucaklaşmak yok, dedi gardiyan kaba ve soğuk bir sesle.
Taksi şoförü ise ikinci gardiyanımızdı.
Sevincim yerini kopkoyu bir yılgınlığa bıraktı. Şoföre durmasını söyledikten sonra ücreti ödeyip taksiden indik. Gardiyanları atlatamamıştık. Biz önde, onlar arkamızda yürüyorduk…
Artık söyleyecek bir söz, bulacak bir çözüm yolu yokmuş gibi geliyordu bana. S de uzağımdaydı benim. Ona dokunmak istiyordum, ama elimi uzatmaya çekindim. Duygularımın ırmağında sular yavaş yavaş geri çekildi ve hiçbir şey kalmadı geride. Umarsızlığım her türlü duygusallığı yutmuş gibiydi. S’nin neler düşündüğünden, neler hissettiğinden haberim yoktu. O anda benden çok uzaklarda olsa gerekti.
-Artık ayrılsak, dedim kupkuru bir sesle.
S ise çok sinirliydi.
-Sen bilirsin, dedi.Ben hiçbir şey bilmiyordum. Hiçbir şey.
Eve kadar bana eşlik etmeyi teklif etti, geri çevirdim. O da bir veda sözcüğü bile söylemeden yan sokaklardan birinde gözden kayboldu. Onun yok oluşuyla gardiyanlar da görünmez oldular. Yolun ortasında yapayalnızdım artık. Gardiyanlar yoktu, kelepçelerim de, ama gideceğim, gardiyansız, kelepçesiz bir yer de.
Sonra şehrin dışına doğru uzanan bir yolda amaçsız, yürümeye koyuldum. Ne bu yolun nereye gittiğini biliyordum, ne de beni bu yolun sonunda nelerin beklediğini.
Ocak 1995



