Orada duruyordu…
Çevresinde tanıdık ve tanıdık olmayan yüzlerce beden…
Gözleri hissediyordu; süzen, inceleyen…
Bazı bakışlar, içindeki acıya temas ediyordu sanki. Bazılarından derin bir sevgi aktığını hissediyordu, yüreğine. Bakışların çoğundaysa rahatsızlığını arttıran bir yargı sezinliyordu.
Çaresizliğini mi seziyordu bu yargı dolu gözler?
Ona ‘aslında yapabileceğini ama sırf inanmadığı, güçsüz olduğunu düşündüğü için; burada, bu Adam’ın yanında kalakaldığını’ söylüyorlardı sanki!
Gerçekten yapabilir miydi? Anasına, babasına, atalarına, kendisiyle ilgili sorgusuzca alınmış kesin kararlara karşı çıkabilir miydi? Değiştirebilir miydi, olmakta olanı? Bu Adam’la değil, belki de hiç görmediği, henüz hiç tanışmadığı; ceylan bakışlı, delikanlı, tatlı dilli gence kavuşabilir miydi, gerçeklikte bir gün bir yerde?
Adam’ın nefesini hissetti gül yüzünde… Kokusunu duydu…
Sanki babaannesinin evindeki ardiye gibi rutubet kokuyordu. Bir insanın nefesi, neden rutubet koksundu?
O küçücük odada kapalı kaldığı günü andı. Beş bilemedin altı yaşlarındaydı, saatlerce birilerinin onu arayıp bulmasını beklemişti. Ne ışık ne de hava sızıyordu içeriye. Yüreği korkudan dörtnala koşuyordu. Kuş seslerini, onlar uçuşurken çayırda koşturup durduğunu, çiçekleri kokladığını hayâl etmişti. Derken kokuyu duymaz, zamanın nasıl geçtiğini anlamaz olmuştu. Babaannesi onu bulduktan sonra; ona odada saklı, uzun yıllar önce öte dünyaya göçmüş büyükbabasının giysilerini tek tek göstermişti.
Adam’a baktı… Nefesinin kokusunu tekrar duydu… İçindeki bulantı yüzüne yansımasın diye kendisini tuttu. Sımsıkıydı elleri… Adam, güldü kıza… Dişleri tütün sarısı, gözleri kurulu bir bayram sofrasına iştahla bakar gibi…
Kız gözlerini kapadı, kuşların sesini hayal etti… Kuşlar uzaktan ona doğru uçmaya başladılar, gittikçe yaklaşıyorlar, sesleri yanık bir türküye dönüşüyordu.
Akşam olan da, güneş dağın ardına saklanan da,
Sen gorkma, heç
Üzülme, heç
Güççük gız oyyyyyyyyyyyy
Tez gelir ruzgar, yardımına vayyyyyy
Kız gülümsedi gözleri kapalı…
Derken bir süre sonra gün, yerini geceye bıraktı. Tatlı bir yel ese durdu.
Rüzgâr; eteğini şişirdi, duvağına sarıldı, bir bulut gibi kızı kucaklayıp havalandırdı. Neye uğradığını bilemeyen kız, kendini yelin tatlı okşayışlarına bıraktı. Uçtu, uçtu, uçtu, sonra yavaşça, yeşil, taptaze, güzel kokulu bir çayırın üstüne kondu.
SEDA ERDEM



