FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Sanatta “Öz ve Biçim” bağlamında “Anne Çocuk” Betimlemeleri

Sanatta “Öz ve Biçim” bağlamında “Anne Çocuk” Betimlemeleri

Kathe Kolwitz

Oya Abacı

Her sanat türünde olduğu gibi görsel sanatlarda da eser “öz ve biçim” üzerine kuruludur.  Görsel sanatlarda biçim (form) her yaşta her bireyin görebildiği malzeme renk, figür/ler, konu gibi sanatçının zihninde tasarladığının, bir nesne, var olan olarak ortaya konulmuş halidir. Bir anlamda sanatçının duyumları, çağrışımları, düşünce evreni ile tasarlanan imgenin yorum olarak dışlaşması, herkesçe görünür hale gelmesidir. Sanat eserinin konusu, malzemesi, boyutu vb. o eserin biçimsel yanıdır ve her yaşta, her eğitimde, her birikimde bireyin görebildiğidir. Ancak bir sanatçı zanaatkâr gibi işlevsel bir nesne yaratmaz, sanat bunun çok ötesinde bir şeydir. Sanat eserinin anlam katmanları vardır ve sanatçının yorumu, imgesinin bağlamları, dünyaya bakışı, olayları değerlendirişi ve ifade edişi sanatının “öz”üdür. 

Sanat eserindeki “Öz” belli bir tarihsel dönem içinde ortaya konulan yapıtın, ait olduğu toplumun oluşturduğu felsefi, bilimsel ve kültürel düşünme, hissetme, dünya görüşü ve yaşam deneyimlerini ifade eder. İçerik dediğimiz bu anlamlara yani “öz”e eserin görünür varlığı yani biçimi üzerinden ulaşırız, içeriğini anlamaya, anlamlandırmaya çalışırız. Üzerinde düşünürüz. Gerek sosyal gerek psikolojik gerek tarihsel gerek insan ilişkileri vb. bağlamlarda değerlendirme yaparız, alımlamaya çalışırız. 

“Bir uygarlığın Öz’ü sanatında biçimlenir.” diye yazmış Server Tanilli “Uygarlık Tarihi”  kitabında. Tanilli bu sözüyle her dönemin, her uygarlığın var olduğu zamana, coğrafi özelliklerine, felsefesine, üretim ilişkilerine vb. göre oluşan yaşam pratiklerinden bağımsız sanat üretimi olamayacağını ifade eder. 

Anneler için her toplumda söylenen sözler vardır. “Cennet annelerin ayakları altındadır. 

Anne gezindiğin bağ, baba yaslandığın dağdır. Anne bütün güzel sıfatların toplandığı varlıktır.” bunlardan bazılarıdır. Annelik her toplumda önemlidir ve güven duyulacak, sığınılacak “ülke” gibi kavramlarla da özdeşleştirilir. Anne ile çocuk arasındaki karşılıklı sevgi ve güvene dayalı o kadim bağ, zamana ve coğrafya farklı olsa da insanoğlunun değişmez ilişkisidir. Elbette bu güzel duyguyu anlatmak eski zamanlardan beri insanların en büyük tutkusu olmuştur. Sanatın başlangıcından günümüze olan yolculuğuna baktığımızda anne-çocuk temasının çokça kullanıldığına tanık oluyoruz. Anne-çocuk betimlemelerinde konu ve figürler bilindik olsa da öz’ün çağlara, ait oldukları uygarlıklara göre farklılaştığını görmekteyiz. 

Anne Çocuk heykeli

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

İlk örneğimiz Anadolu’dan olsun istedim. İlkçağ MÖ. 3. yüzyıl sonları Eski Tunç Çağı Anadolu’da Hatti-Hitit uygarlığına ait olan ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunan “Anne-çocuk” betimlemesi, döküm tekniğiyle yapılmış ve çocuğunu kucaklamış ayakta duran bir anneyi konu alan heykeldir. Olasılıkla annenin göz boşluklarında günümüze ulaşmayan kıymetli taşlar bulunmaktaydı. Annenin çocuğunu tutuş şekli oldukça tanıdıktır. Anne arkaya düşmesin diye bebeğinin başını sol eliyle kavramış, sağ elini bebeğinin iki bacağı arasından geçirerek poposundan tutmuştur. Anne olanlarımız kucağımıza aldığımız bebeğimizin tutuş biçiminin ilkçağ Anadolu kadınıyla aynı olduğunu hemen fark etmiştir. Anne ile çocuk arasında bu ilişki bizi heykelin “öz”üne, Anadolu’nun tarım kültürüne ve bereket sembolleri olan küçük kadın heykelciklerine ve idollerine götürür. Tarım ve ürün ile kadın ve çocuk ikilisi hemen zihnimizde özdeşleşiverir. Acaba heykelde konu edinilen kadın, tarım yapan toplumların inandığı bereket simgesi olan anatanrıça mıdır? 

 

Ortaçağ Batı sanatında sanatçıların anne çocuk ilişkisini Hristiyanlık bağlamında Meryem Ana ve Çocuk İsa betimlemeleriyle ele aldıklarını görürüz. Anne Çocuk konusunda “Öz” Hristiyanlık değerleri üzerinde konumlanmıştır. 

Yeni dinin okuma yazma bilmeyen halka öğretilmesi gerekmektedir. Bunun için halkın bir arada bulunduğu dini yapılardan yararlanılmış ve duvar fresklerinde, vitraylarda ya da ikonalarda anne çocuk ikilisi “kutsal ikili” olarak halka sunulmuş. Estetik tavır, insan oran/orantısı gibi görsel sanatın temel unsurlarından azade yalnızca konunun önemsendiği örneklerdir bu çağın sanatı.

Meryem Çocuk İsa freski

Ortaçağ’ın ardından gelen Yeniçağ’da değerler değişmiş, insanı merkezine alan felsefe ve sanat anlayışı “Rönesans” yani yeniden doğuş ilkesine göre toplumsal ilişkiler düzenlenmiş, dinin katı kuralları etkisini yitirmiş, Hristiyanlık reform geçirmiş olsa da, anne ve çocuk betimlemeleri “kutsal ikili” ilişkisi halinde Venedikli sanatçı Giovanni Bellini’de olduğu gibi resimlere konu olmaya devam edegelmiştir. Ancak anne çocuk ilişkisine, insan ve doğa ilişkisi de eklenmiş, Meryem ve Çocuk İsa figürleri açık havada, “insan doğanın bir parçasıdır” felsefesine uygun olarak betimlenmeye başlamıştır. Elbette ki Ortaçağ Sanatında hiç önemsenmemiş, ihtiyaç duyulmamış, tu kaka edilmiş Antik Yunan sanatçılarının sanata kazandırdığı altın oran kuralı, Rönesans sanatçıları tarafından yeniden uygulanmaya başlamış. Tabi ki doğayı ve insanı bıkmadan inceleyen zamanının büyük devrimcisi sanatçı ve bilim insanı Leonardo Da Vinci’ye sanat tarihi çok şey borçludur.

Giovanni Bellini

Barok sanatçılar dengeli, durağan kompozisyonları benimsemiş Rönesans sanatçıların aksine, kompozisyonlarında dramatik unsurları öne çıkaran, yoğun renk tercihleri ve devingen kompozisyonlarıyla günlük yaşam konularını ele almaya başlamışlardır. Toplumsal ilişkiler dönemin ticaret ağırlıklı ekonomik ilişkilerine uygun daha şaşaalı bir hal alırken doğal olarak dini öğretiler insani vicdan boyutuna indirgenmişti. 

 Pieter Paul  Rubens

Barok üslup Flaman sanatçı Pieter Paul Rubens (16.yy sonu, 17.yy başı) sevgi, şefkat, anne sıcaklığını hissettirdiği aile tablosunda, konunun Meryem ve Çocuk İsa olmamasına rağmen, genç eşi ile yeni doğan oğlunu “kutsal ikili” kompozisyonu gibi çalışmaktan geri kalmamıştır. Toplumun teamüllerinin sanata yansıması kolay kolay değişmemektedir. 


Bu yazımızdaki tek kadın sanatçımız Käthe Kollwitz 19.yy sonu, 20.yy başında kadınların sanatçı olmasının önü kapalı olduğu dönemlerde sanata olan tutkusuyla kendini yetiştirmiş Alman gravür (baskı resim) sanatçısıdır. Yaşadığı yıllarda küçük çocukların zor koşullarda fabrikalarda acımasızca çalıştırılmasına tanık olmuştur. İşçilerin yaşam mücadelesi gibi hiçbir sanatçının ilgisini çekmeyen konuları sanatının merkezine taşımıştır. Savaşı görmüş içinde yaşamış, gencecik bedenlerin anlamsız savaşta ölüme gidişlerinin acısını hissetmiştir. En ağır darbeyi de oğlunu savaşta kaybetmesiyle almış, acısını ve savaşa duyduğu öfkesini desenlerinde isyana dönüştürmüştür. Böylece sanatıyla kocalarını ve çocuklarını savaşta yitirmek istemeyen kadınların sesi olmuştur.  Käthe Kollwitz savaşın geriye bıraktığı yoksulluğun, açlığın, hastalıkların, sakat bedenlerin, sömürülen işçilerin, hayatlarını görünür kılar baskı resimlerinde. Mücadeleci kişiliği ile yaşadığı acı, desen ve gravürlerinin özünü oluşturur. Aynı zamanda acıların, dehşetli kapkara günlerin içinde anne sıcaklığıyla çocuğunu kucaklayan kadınların desenlerini de yapar. Bir kadın sanatçı olarak ölüme karşı hayatı yüceltmesinin kanıtıdır sanki.

Henry Moore

Savaş hayatları, umutları, bedenleri parçaladığı gibi sanatta biçimi de bozar. Artık bilinen geleneksel biçimler yerine deforme olmuş, parçalanmış, soyut ya da yeni bilinmedik imgeler adeta hiçbir şeyin bir daha eskiye dönemeyeceğini kabullenir gibi betimlenir.  

Henry Moore 20.yy’ın başında Taş ve Bronz gibi sert malzemeler ile anne çocuk ilişkinin sevecen duygularını, biçimin soyutlamasıyla ortaya koyduğu anıtsal heykelleri ile öne çıkan sanatçılardandır. Seçtiği malzeme ve konunun zıtlığı, savaşın yıkımı ile yaşama tutunmanın yolunu anne kucağı ile özdeş tutan bir tutum sergilemiştir. Böylece   anne ve çocuk kompozisyonları 1920’lerden itibaren Moore’un heykellerinin önemli bir teması olmuştur. 

 

Sanat tarihçi John Berger’e göre, sanatçının geleneksel anlayışın dışında oluşturduğu ifade dilinin yansıdığı dalgalı, iç ve dış bükey insan biçimleri ve toplumun her yanıyla etkilendiği 1. Dünya savaşının insan üzerindeki yıkımının biçime yansımasıdır bu heykeller. İnsanın insan olmakla ve doğayla bir daha eskisi gibi kurulamayacak olan ilişkinin sarsıcı anlatımı olarak irdelenir. Yukarıda ki görselde annesinin kollarında sanat tarihçi John Berger’in ifadesiyle kış uykusuna yatmış bir hayvan gibi kıvrılmış uyuyan çocuk ve annesi, sanki sıkılmış bir yumruğun boğumlarını ve başparmağını andırır. 

Anne çocuk figürleri üzerinden kısa bir sanat tarihi turu yapmış olduk. Farklı yer ve farklı zamanlarda olsa da anneler ve çocukları sanatçıların her daim ilgi alanına girmiştir diyerek bitirelim sanat yolculuğumuzdaki kısa turumuzu.  



Hatti-Hitit Anne ve Çocuk Heykeli fotoğrafı: Oya Abacı

Ortaçağ Sanatı ressamı, Bellini, Rubens görselleri I Maestri del Colore kitap serisinden alınmadır.

Henry Moore, Anne ve Çocuk görseli: Rahmi Atalay’ın “Henry Moore Heykellerinde Metafor Olarak İnsan Figürü” yayınından alınmıştır. İnönü Üniversitesi sanat ve tasarım dergisi 2014.

Käthe Kollwitz görselleri: Carl Zigrosser’in “Prints and Drawings of Käthe Kollwitz” kitabından alınmıştır.