FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

KÜSTÜM ÇİÇEĞİ

KÜSTÜM ÇİÇEĞİ


KÜSTÜM ÇİÇEĞİ

Ayşe Dikici

Hayat; uzun ince bir yoldu. Ölüm de öyle. Babamdan öğrendim öyle olduğunu. Henüz ölmemişti. Ama bir ayağıyla- benim var olduğuna inandığım – öbür dünyaya uzanmış, anahtar deliğinden içerisini gözetliyordu. 

Önce annesi geldi yanına… Henüz altı yaşındaymış babam annesi veremden öldüğünde. Üç çocuğuna ‘’annesizlik’’ bırakıp gitmiş. Altı aylık olan kardeşini emzirirken babamın ellerinden tutmuş annesi, yaşlı gözlerini sarı tülbentiyle silmiş. Ölümün üzerinden geçen kuru bir kış sonrası babası on beş yaşında bir kızla evlenmiş.

Köy fırınında ekmek pişirirken masallardaki cadıya benzermiş üvey annesi… Konuştukça ejderhaya benzeyen ağzından kor gibi kızgın sözcükler dökülürmüş fırını silerken. Gözleri mavinin en korkunç tonuymuş. Yıldırımlar düşermiş her baktığında.

Kuyulara yansıyan aksinden kendisi de korkar mıydı acaba babam kadar ?

Sağ gözü anahtar deliğine sıkışınca sol gözünü dayadı babam. Ninesi el salladı. Çocukluğunun öksüz kalmış yanını göğsünde ısıttığı kadın, kollarını açtı kocaman. Mesafe uzundu. Kollarını bir urgan gibi uzattıkça uzattı. Sardı sarmaladı babamı, kundakladı sıkıca. Baba evinden kovulduğunda küçük evinde misafir edermiş  torununu. Yüzü, elleri kırışıklıklara bürünüp yaşlanınca, aklını yitirmişti de geven aralarında anahtar arar gibi aramıştı son zamanlarında.

Yalnız yaşayanlar yalnız ölür, derdi dedem. Bir bahar ikindisinde yaşadığı kendi kadar küçük evinde ölü bulunmuş ninecik. Siyah pelerinini giymiş miydi acaba Azrail canını alırken? Kimse görmemişti!

Yorulan sol gözünü çekti çıkardı anahtar deliğinden babam. Artık seslere vermişti bütün dikkatini. Onu çağıran seslere. Sesler kesilip de kendi yalnızlığıyla baş başa kaldığında İnşirah suresini okuyordu. ‘’Demek ki her zorluğun yanında bir de kolaylık var.” Kolay olan neydi? Ölüm mü? diye sormak geçerdi içimden de soramazdım… Böyle zamanlarında ellerini sımsıkı tutup

 “Bizimle kal baba, lütfen gitme,’’ diyordum. O sadece gülümsüyordu. Bana mı gülümsüyordu yoksa zor geçen çocukluğuna mı bilemiyorum. Belki de hayatına anlam katan anneme .

Sevmek, babamın kalbinde, annemle başlayıp bizimle birlikte bütün ruhuna sızmıştı. Küçücük hayatları önce bir kasaba sonra da büyük bir şehre göç ettiğinde babamı hep bizim okuldaki başarılarımızı takip ederken hatırlarım. Ahtapot gibi sarıyordu bizi sevgisiyle…

Hayat, küstüm çiçeğine benzer. Ufacık darbelerde kırılırız cam fanuslar gibi. Babamın iki varoluş arasındaki gel-gitleri sürüden ayrılmış da karda kanatları donmuş bir kırlangıç kadar üşüttü içimizi… Soluk alışverişlerimiz havada donan sigara dumanı misali somutlaşmış, eriyip, buharlaşıp havaya kasvet yayar olmuştu.

Zamanı günlük yaşamımızda hiç sorgulamadan yaşıyorduk da ölümü beklerken aynı vurdumduymazlığı gösteremiyorduk. Radyonun sesi cızırdayarak kısılıyor, bitmek üzere olan pilinden son çırpınışlarını duyuyorduk.

Çaresizlik bedenlerimizi esir almıştı. Kafesinde kükreyen aslanın krallığı sona ermişti. Kimse kimsenin gözünün içine bakamaz olmuştu. Sanki birbirimize kazara dokunsak her yanımızdan gözyaşı boşanacak, sele kapılıp yok olacaktık.

Acı insanı olgunlaştırırmış. Oysa ben hala, babamın başını okşadığı küçük kızıyım…

Ayşe Dikici

Picture of Ayşe Dikici

Ayşe Dikici

Tüm Yazıları