Dr. Oya Abacı
Teamül bir yerde öteden beri olagelen davranış, gelenekler, toplumun onay verdiği belli tarzda yapılagelen yöntemlerdir. Devlet yönetiminde toplumsal düzeni korumanın amacı olarak kullanılan bağlayıcı kurallar yani teamüller elbette sanatta da geçerliydi.
Avcı-toplayıcı insanlardan bu yana yapılagelen resim, sanat türleri içinde en bilinenidir. Resim bir konunun çizgi ve boya ile betimlendiği yüzey sanatıdır. Mağara duvarlarında ilk örneklerini gördüğümüz, süreç içinde kâğıt, tuval, duvar gibi herhangi bir yüzeye toz boya, suluboya, yağlıboya, akrilik vb. boyaların fırça, rulo, el-parmak vs. yardımıyla uygulandığı, türlü teknikleri olan bir sanat dalıdır.
Normalde baktığımız yönün gerçekliğini görürüz. Ayakta durup bir yöne baktığımızda gördüğümüz şeyler ya da yüksekteki bir balkondan aşağıya baktığımızdaki aynı şeyler farklıdır. Aynı nesnelerin farklı yönlerini görürüz. Çektiğimiz fotoğraflarda, yapılan resimlerde modernizme kadar hep aynı bakış açılarından kompozisyonlar oluşturulmuştur. Peki bu hep böyle mi olmuştur. Sanatçı her zaman gözün gördüğü gerçekliği, tek bir bakış açısıyla mı resmini oluşturmuştur. Küçük çocukların resimlerindeki gibi farklı bakış açılarının (kuş bakışı ve cepheden) kullanıldığı, değişik perspektiflerin aynı düzenlemede kurgulandığı örneklerin yapıldığı dönemler var mıdır?
Yaklaşık MÖ. 1400’lerde Antik Mısır Uygarlığında Teb’de bir gömütte bulunan, çevresindeki ağaçlarla birlikte betimlenmiş havuz konulu duvar resminde farklı bakış açılarının, değişik perspektiflerin aynı düzenlemede kullanıldığını görmekteyiz. Uzun yatay dikdörtgen bir havuz kuşbakışı bir bakışla ama havuzun içinde yüzen balıklar ve ördekler ile lotus (nilüfer) çiçekleri cepheden bakışla betimlenmiştir. Havuzun üç çevresinde bulunan türlü cinsteki ağaçlar da balıklar, ördekler, lotus çiçekleri gibi aynı şekilde, cepheden bir görüşle düzenlemede yerini almıştır. Gölgelendirme yönteminin tercih edilmediği, derinlik algısının verilmediği ve rengin perspektif etkisinin kullanılmadığı, ancak doğanın oldukça iyi gözlemlenmiş olduğu anlaşılan bu duvar resminde neden farklı bakış açıları kullanılmıştır. Bu resmi yapan sanatçının üslubu mudur yoksa siyasi iradenin, toplumsal düzenin, geleneklerin oluşturduğu bir olagelen, midir?
Mısır tarihçilerinin anlatılarına göre Antik Mısır uygarlığının başlangıcından, Batı Roma tarafından sonlandırılmasına kadar geçen üç bin yıl gibi uzun süreçte ülkenin geleneklerinden hiç değişim göstermeden son derece katı kurallarla yönetildiği biliyoruz. Antik Mısır, devletin düzenini bozacak hiçbir yeniliğe izin vermemiştir. Bu durumun sanatçılar tarafından özgün üretimler oluşturmasına izin vermeyeceği aşikârdır. Zaten sanat tarihçilerin dönemin sanatı hakkındaki açıklamaları da sanatın ve sanatçının günümüzdeki anlamı taşımadığı, bir iki istisna dışında sanatçıların isimlerinin bile belli olmadığı yönündedir.
Gene Server Tanilli’nin “Bir uygarlığın özü sanatında biçimlenir.” sözüyle, ait olduğu uygarlığın geleneklerine bakmak gerekiyor. Tarihin her döneminde olduğu gibi, Antik Mısır insanının da inançları üzerinden yaşam biçimlerinin şekillendirildiği karşımıza çıkıyor. Antik Mısır’da ölüm beden ve ruhun birbirinden ayrıldığı anlamına geliyordu. Bedenin gerçek dünyada kaldığı ancak ruhun gökyüzüne yükseldiği, bir süre sonra ruhun yeniden yeryüzüne döneceği ve bedenle birleşip yeniden yaşamaya devam edeceğine inanılıyordu. Bu nedenle bedenin ruhunu beklerken bozulmaması için mumyalama yöntemini bulmuşlar ve bedeni korumaya almışlardır. Elbette son derece pahalı mumyama yöntemi belli bir sosyal sınıfın yaptırabileceği bir işlemdi. Sıradan insanların beden bütünlüğü ancak çölün sıcağına ve kuru kumlarının hünerine teslim edilmiştir. İşte bu inanç ile Teb’de ki duvar resmi yalnızca ölünün ruhunun göreceğine inandıkları bir yerde, gömütte resmedilmişti. Gömütü süsleme amacıyla yapılmadığı açıktır. İlkçağ Mısır inancı gereği ölünün ilk yaşamında olduğu gibi yeni yaşamında da gezinebileceği bahçesini bulması, yaşamın devamlılığı açısından önemliydi.
Sanat tarihçi Gombrich’e göre Antik Mısır insanları imgenin gücüne inanıyorlardı. Havuz, ağaçlar, bitki ve hayvanların, hizmetlilerin imgesi ölen kişinin diğer yaşamında da ona refakat edecekti. Bu nedenle duvar resminde betimlenen her şeyin özelliği açık ve net, anlaşılır olacak şeklinde çizilmeliydi. İlkçağ Mısır’da sanatçıdan özgün olması istenmiyordu, sadece Mısır sanatını yöneten kurallara uyması bekleniyordu. Sanatçının görevi her ayrıntıyı en bilinen biçimde, hangi bakış açısıyla gösterebiliyorsa öyle betimlemesiydi. Eğer ağaçlar cepheden betimlendiğinde dallarının dizimi, yaprakların ve meyvelerinin dallarla bağlantısı açıkça gösterilebiliyorsa, ağaçlar cepheden çizilmeliydi. Havuzun kuş bakışı çizimine göre ağaçlar kuşbakışı konumlansaydı, yalnızca yaprak öbeklerinden başka bir şey görünmeyecekti. Havuzun biçimi ve boyutları da ancak kuşbakışı bir görünümde anlatıla bilinirdi. Öyleyse havuzda kuşbakışı çizilmeliydi.
Antik Mısır’da olduğu gibi M.Ö. var olan Sümer, Babil, Elam, Asur, Akad, Hitit, Urartu gibi uygarlıkların tümünde sanat diye kabul ettiğimiz insan tarafından üretilen imgelerin, Antik Yunan uygarlığına kadar dönemin geçerli olan kabulleri, teamülleri tarafından belirleniyor olmasıdır.
Bu konuda Mezopotamya, Anadolu ve Mısır bölgelerinde üretilen rölyefleri örnek gösterebiliriz. Farklı coğrafi bölgelerde, aynı tarihsel zamanlarda varlıklarını sürdüren bu uygarlıkların sanatında insan betimlemelerinde de aynı kuralların geçerli olduğu biliniyor. Figürlerin başlarının profilden ama gözün cepheden, omuzların kolların ve ellerin cepheden ki bu yolla iki kol ve eller, belden sonra kalça, bacaklar ve ayakların profilden betimlenmesi de iki bacak ve ayaklar ile öte hayatlarında eksik uzuvlarının olmaması gerekliliğinden kaynaklanıyordu.
Toplumsal bu kabuller, teamüller yüzyıllar sonra Osmanlı minyatürlerinde de kendini belli eder.
Osmanlıda minyatür yapan kişiye sanatçı değil “Nakkaş” denir. Kelime nakış kökünden gelir, nakşeden yani nakış işleyen anlamındadır. Saraybosna doğumlu Tarihçi, matematikçi ve Nakkaş Matrakçı Nasuh’un yaptığı minyatürlerinde de Nakkaş’ın gözün gördüğü gerçeklikten yana davranmadığını, farklı bakış açıları kullandığını görmekteyiz. Matrakçı Nasuh’un minyatür-harita karışımı kendine has bir üslubu vardır. İnsan olmayan minyatürlerinde yeryüzünü bir haritacı gibi kuşbakışı görünümde resmeder. Buna karşın yapıları, ağaçları vb. tepeden değil, sanki karşıdan görüyormuş gibi çizer. İnancın ve devletin yasaları Nakkaşların çizimlerini de belirlemiştir. Halbuki 16.yy’da Batı’da Ortaçağ ve sanat üslubu olan Gotik çok geride kalmış, Yeniçağ’ın sanatı olan Rönesans ve Barok üsluplarında sanatçılar doğayı ve insanı gözlemlemiş, doğa ve insan ilişkilerini, oran ve orantılarını, çizgi ve renk perspektifini, ışık- gölge oylumlarının peşine düşmüştü.
Farklı bakış açılarını 20.yy sanatında bazı sanatçıların da kullandığını hepimiz biliyoruz, elbette ki teamüllerin dayatması olarak değil, sanatçıların kendi özgür iradeleri ve yeni arayışların özgürlüğünde…
Gelelim yazımızın başlığına. Neden günümüzde kullanılan bağlayıcı toplumsal kurallar yerine teamül kelimesini kullandım. Günümüzde ülkemizde usul usul Cumhuriyetin kazanımlarından geriye doğru bir gidişin olması, düşünsel ve sanatlar özgürlüklerin çerçevesinin sınırlandırılmaya çalışılması gibi iyi! olan ve olmaması yapılmaması, yazılmaması gereken konular, sanatçı ve sanat türü sınıflandırılmalarıyla karşı karşıya kalınması nedeniyle teamül kelimesini seçmeme neden oldu.
Bahçe görseli Gombrich’in “Sanatın Öyküsü” kitabından alınmıştır. Remzi Kitabevi
Matrakçı Nasuh Minyatürü Nurhan Atasoy’un “Silahşör Tarihçi Matematikçi Nakkaş Hattat Matrakçı Nasuh ve Menazilnamesi” kitabından alınmıştır. Masa Yayınevi


