Kadınlar Ormanı Üzerine/ Jennifer Clement
“Katmerlen dert, üzüntü, katmerlen!”
Macbeth/ Shakespeare
Dünyada ne çok acı var. Son zamanlarda okuduklarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimizle bunun ötesi olamaz dediğimiz yerde bambaşka, hiç muhayyile edemeyeceğimiz bir durum öğreniyoruz ve bir süreliğine hayretlere bulaşan koyu bir acıyla aklımızı kaybediyor sonra unutmanın kaygı öteleyen tarafına sığınıyoruz. Dünya hiç durmadan dönüyor. Evet de nasıl yuvarlandık buralara?
Kitaplar biraz da dünyaya iri gözlerle açılan kapımız. Bitmek bilmeyen merakımızı yatıştıran ilaçlarımız. Başka kültürlerle bizi birleştiren bağlacımız. Bundandır eski yeni ne okusam farklı ülkelere uzanmak isterim. Son zanlarda okuduğum yeni kitaplar göç ve mültecilik, göçe zorlanma üzerineydi. En son Paul Lynch’in “Peygamberin Şarkısı”nı okuyup, Jennifer Clement’in “Kadınlar Ormanı”na yumuşak bir geçiş yapmayı hayal etmiştim. İsimleri çarpıcıydı. Tesadüf bu ya farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde de olsa kadınlığın zorlu, yılmayan, acılarla dolu direncine tanık olacaktım. “Peygamberin Şarkısı”nı boğazıma yapışan iki elle, nefesimi zar zor dengede tutarak bitirişimi hatırlıyorum. Kitaptan altını çizdiğim cümlelerden birini cebime alarak geçtim “Kadınlar Ormanı”na: “Başkalarının kâbusu sizin kâbusunuz olmasın!” Lynch’in ellerini boynumdan fırlatıp, ormana kaçarken başıma neler gelebileceğini kestirememiştim, adının büyüsüne kapılmamak elde değildi, zaten ne olabilir ki canım kadınların arasında demiştim. Cinsiyetçi bir yerde durarak azıcık erkek okurların damarına bilerek basmak istiyorum burada. Nasılsa elimde sağlam malzemelerim var. Birazdan göreceksiniz.
Meksika’nın Acapulco’ya bir saat uzaklıkta yoksul, dağlık bölgesinde, Guerrero’dayız. Kitabın başlarında “Bu dağda sadece erkek çocuk doğar” cümlesini okusak da gerçek şu ki bu dağda hiç erkek yoktur. Haydi, bu yanıltmaca cümle ile girelim bakalım Guerrero’ya.
İşin aslı şu: Erkeklerin bu köyü ve köyde yaşayan kadınları para kazanmak için terk edip gittikleri, çoğunun daha da geri dönmediği bir yer burası. Evet, “bu dağda sadece erkek çocuk doğar ve bunlardan kimileri on bir yaş civarına geldiğinde kıza dönüşür.” (Kadınlar Ormanı, s.10) Çalışmak için bulundukları yeri terk edip başka şehirlere, ülkelere giden erkekler ve erkeksiz kalan Guerrero eyaletindeki kadınlarla, kız çocuklarının dramını; tanıklıkla yazılmış bir kitap aracılığıyla öğreniyoruz. Telefonun bile sadece yüksek ve minik bir alanda çekebildiği bu yerde yalnız kalan kadınlar… Yalnız kalsalar iyi, mesele bu kadar basit değil. Uyuşturucu baronlarının, arazilerine yerleşip, haşhaş ve kenevir yetiştirdiği, canları istediğinde, takibe aldıkları gelişme çağındaki güzel kızları, siyah Escalede’leriyle gelip kaçırdıkları ve her türlü şiddete maruz bıraktıkları, kötüye kullandıkları; akıbetleri belli olmayan, öldü diye kabul edilen kızların, kadınların olduğu bir yer burası.
“Kayıp bir kadın sağanak yağmurda, su yolunda akıp giden yapraklardan biridir sadece” diyor yaşça en büyük olanı. (Kadınlar Ormanı, s.59)
Öte yandan burada yaşayan kadınlar nefret etseler de aç kalmamak için kartellerin ektiği uyuşturucu tarlalarında çalışmak zorundalar. Nasıl rahatsız edici bir kısır döngü bu değil mi? Bölgede başka sorunlar da var elbette, hayat çok zor hem de her bakımdan. “Coğrafya Kaderdir” sözünün zamansızlığı burada öyle geçerli ki! Öte yandan doğa da olabildiğince zalim. Öncelikle iklim nefes alınamayacak kadar sıcak ve nemli. Hayatın hiçbir önemi yok. Kartellerin eline düşmez iseniz zehirli kırmızı karıncalar, akrepler, yılanlar, kertenkele, tarantulalar, örümcekler var. Bir de devletin helikopterlerle üstlerine sıktığı paraquatlar… Yani burada yaşamla değil, ölümle kol kola yürür kadınlar. Ölüm o kadar yakın ve sıradan ki kayıtsız bir razı gelişle ayakta durmaya idmanlı olmak zorundadırlar. Yine de çaresizliklere karşı çareler, yaratıcı çözümler üreten zeki kadınların olduğu bir yer burası.
“Meksika’nın her yerinde bilinirdi; biz Guerrerolular öfkeli ve zalim olmaktan gurur duyan insanlardık.” (Kadınlar Ormanı, s.22). Eh, biz biliriz öfke ayakta durmak için iyi bir bastondur.
Anlatıcımız Ladydi Garcia Martinez, adını da kendisini de çok seveceksiniz okudukça. “Derdi annem” “Annem olsa şöyle ya da böyle derdi.” Ya da “öyle dediğini tahmin ediyorum.” gibi cümlelerle dinliyoruz olan biteni; cin gibi akıllı bir kız olan Ladydi’den. Şuraya minik bir tavsiye “annem derdi” cümlelerini iyi dinleyin olur mu? Asıl kahramanımız Ladydi’ yi seviyoruz elbette. Ancak benim hayran kaldığım karakter annesi Rita. Rita, anlatmakla bitirilemez biri. “Yalan söyleyebiliyorken insan neden doğru söylesindi ki?” savunmasıyla yalan söyleyen, gittiği her yerden; arkadaşının evinden bile bir şey çalan, alkolik, küfürbaz, sıska, öfkeli ve tüm bu antisosyal özellikleriyle belki de bir anti kahraman. Ancak sayfalar ilerledikçe öfkenizi değil sempatinizi devşirecek, aklınızı da çalacak bir kleptoman o, göreceksiniz.
Kahramanımız, annesi Rita için “Annem televizyon malumatına sahipti. Yunan tarihi belgeselinden sonra buraya Delfi adını vermişti.” (Kadınlar Ormanı, s.59) Gerçekten biz de okurken görürüz; tarihi belgesellerden, amazonlardan tutun da Roma İmparatorluğu’na pek çok şeyi öğrenen, oranın en bilgi sahibi ve akıllı kadını. Her şeye rağmen terk edip giden kocasına delice âşık, kızına da onca kabalığına rağmen yine de öğretici ve sevgisini gösteren bir anne. Kızının ismini bizzat kendisi koymuş. “İntikama inanan biridir” annem. O isim, çapkın olan kocasından öç alma biçimidir. “ Bir erkek tarafından ihanete uğramış bütün kadınlara düşkündü annem. Bu özel bir nefret türü, bir tür ıstırap kardeşliğiydi. İhanete uğramış kadınların bir azizesi olsaydı, o Lady Diane olurdu, derdi. Bir gün, Biography Channel’dan Prens Charles’ın Diana’ya hiçbir zaman âşık olmadığını itiraf ettiğini öğrenmişti.” (Kadınlar Ormanı, s.107) Bunu okuyup da Rita’nın yaratıcı zekâsına hayran olmamak elde değil. Ha, buralarda Laydi Diane çok sevilir ve pek çok kız çocuğuna da bu isim konurmuş, ilginç geldi. Sadece malumat sahibi diyemeyiz hayatı da çözmüş biri, sevginin bir duygu değil, bir fedakârlık olduğunu söylüyor kızına bir yerde.
Kitap daha ilk cümlesiyle kafamı, rüyalarımı istila etti. Nasıl etmesin ki okuduklarıma paralel bu hikâye kulağa çok tanıdık geliyor dediğim sıralardı. Benzer döngüden geçen Venezuela’dan, Madura’nın apar topar alınması, ortaya saçılan Epstein dosyaları derken aslında gündemin tam da ortasına denk gelmişti okuma zamanım.
İşte ilk sayfa:
“Artık seni çirkinleştirmenin zamanı geldi, dedi annem ıslık çalarak. Dudakları yüzüme o kadar yakındı ki tükürüğünü boynumda hissettim. Bira kokuyordu. Bir kömür parçasını yüzümde gezdirirken aynada onu seyrettim. Ne berbat bir hayat, diye fısıldadı.” Kız çocuklarını koruma yollarından biriydi “oğlan doğurdum” demek, oğlan ismi vermek, oğlan çocuğu gibi giydirmek, saçlarını kısa kesmek.
“Biraz daha büyüyünce dişlerim çürük görünsün diye sarı ya da siyah bir kalemle beyaz minelerini boyamaya başladım. Bakımsız bir ağızdan daha iğrenç bir şey yok derdi annem”
“Meksika’da başınıza gelebilecek en güzel şey çirkin bir kız olarak dünyaya gelmektir.” (Kadınlar Ormanı, s. 9)
Önüm, arkam, sağım, solum acıyla sobelenmiş bir halde olsa da yazarın sade ve espri dolu anlatımına şiirsel cümleleri de eklenince kitap bunaltmıyor, ajitasyon yaratan bir ağlatıya dönüşmüyor. Aksine kadın kadının yurdudur mottosuyla birbirinin kuyusunu kazan kadınlar değil de “altın kuralı; erkeğe inanacağıma kadına inanırım” diyen dirençli kadınlarla tanışıyoruz. Hayal bile edemeyeceğiniz bu dramın içinde zaman zaman kendiliğinden bir gülümseme gelip yüzünüze konmuş oluyor kelebek misali. Yazara ve tarzına geleceğim birazdan. Ne diyordum: Tüm bu zorluklara karşı çözümler arayan, dayanışan, buldukları sınırlı anlarda kadınlığın keyfini çıkaran kadınlar var burada. “Kızarmış Yeşil Domatesler”, “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmleri düşüyor aklıma. Çözümlerine, dirençlerine, yaratıcılıklarına bakar mısınız: Öncelikle, doğan her çocuğa oğlan diyor ve büyüyene kadar oğlan çocuğu gibi giydiriyorlar. Sonra komşuları güzel Paulo’nun annesinin aklına gelen çukur kazma fikriyle; siyah escaledeleri gördükleri andan, gidene kadar evlerinin yanında açtıkları çukurlara kızlarını saklıyorlar. “Sağda solda saklanan kızlar yüzünden Guerrero eyaletinin tavşan çiftliğine döndüğünü söylerdi annem.” (Kadınlar Ormanı, s.9) Polisi aramak mı dediniz. Aa hayır, şöyle diyorlar: “Polisi aramak bir akrebi evine çağırmak gibi bir şeydir.” (Kadınlar Ormanı, s.86) Ancak ne kartellerin ne de polisin bildiği farklı silahları vardı onların. Doğanın, ormanın ve hayvanların kadim sırlarını öğrenmişlerdi. “Ormanın her yanda kulakları var, derdi annem.” (Kadınlar Ormanı, s. 70) Doğayı ve hayvanları izleyip, onların bilgeliklerine yaslanarak hayatta kalmayı başarıyorlardı. “Annem kuşların civardaki en iyi muhbirler olduğunu söylerdi.” (Kadınlar Ormanı, s.34) Köpekler yaklaşan arabaları onlardan önce duyardı. Havada yoğunlaşan akbabalar orada birinin öldüğüne delaletti. Paraquat taşıyan helikopter sesini duyan kırmızı karıncalar yön değiştirirdi.
Paraquat demişken haşhaş ekili tarlaların üzerine devletin helikopterlerle paraquat sıktırma uygulamasından bahsediliyor. Birçok ülkede kullanımı yasaklanmış, çok tahripkâr bir zehir. Devletin haşhaş tarlaları için gönderdiği paraquat; kartellerle anlaşan görevliler tarafından haşhaş tarlaları yerine yerleşim yerlerine boca ediliyor. Sonuç mu? Hastalananlar, sakat doğan çocuklar, hayvanlar, karnı yarılmış, zehirlenmiş toprak ve su. Tedariğinin oyun kurucu Amerika’dan olduğunu söylememe gerek var mı?
Şimdi de kendisini ve kalemini bu kitapla tanıdığım yazara dönelim, hikâyenin içinde o da var biraz. Jennifer Clement,1960 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı Connecticut eyaleti, Greenwich’de doğar. Annesi ressam, babası ise insan hakları aktivistidir. Aile, o bir yaşında iken Meksika’ya taşınır. Çocukluğu Meksika’da geçer. Liseyi bitirmek için tekrar ABD’ye döner. Ardından New York Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı ve antropoloji, Paris’te Fransız edebiyatı okur. Öncelediği hep şiir olmuştur, çocukluğundan beri şiir yazar. 1993’de ilk şiir kitabı çıkar ve şiir üzerine pek çok etkinlikler düzenler. “Kadınlar Ormanı” dışında başka romanları ve şiir kitapları da var. Kitapları otuzu aşkın dile çevrilerek farklı yerlerde dolaşıma girmiş. Pen Meksika başkanlığını yapan yazar 2015’ te de Uluslararası Pen’in ilk ve tek kadın başkanlığını yapıp, 2021’de bizden birine, Burhan Sönmez’e devretmiş. 2014 de “Prayers For The Stolen” ismiyle çıkan kitap, New York Times’ın kitap ekinde editör notu olarak çıkar. Bu kitap hem çocukluğunun geçtiği ülkeye tanıklık ile hem de Guerrero’da görev yapan öğretmen, doktor röportajları ve cezaevindeki kadınlarla söyleşerek yaklaşık on yılda yazılmış. Sıkı bir araştırma sonucunda yazılan kitapla çürümüş devleti, yok olmuş adaleti, kartellerin insana, doğaya yaptığı vahşeti faş edip, tüm dünyaya duyurduğu için tehditler almış, korkarak Meksika’yı terk etmiş, uzunca süre de dönememiştir. “Gerçek şair en hakir görülen şeylerden bile şiir değeri yüksek metinler üretebilir, diyen Charles Baudelaire’ı doğrulamış yazarımız. Clement, aslında bir şair, sade, kısa ama lirik cümleleriyle kitaba bizi bağlıyor. Bazı okurlar kitaptaki kahramanların akıbetlerini merak etmişler ve havada asılı kalan konulardan yakınmışlar ama bu hali beni hiç rahatsız etmedi. Bana göre, Clement o bölgeyi, dokuyu ve kültürü iyi biliyor, sağlam bir çalışma yapmış ve bize karakterlerden daha çok anlatmak istediği şey; durum bildirmek ve dünyanın gözünü bu bölgeye çekmek olmuş. Ayrıca karakterlerinin tamamı şiddete maruz kalan kadınlar olduğu halde hiçbirini ezik, acınası, kambur göstermemesini sevdim. Aksine mizah duygusu yüksek, dayanıklı, yaratıcı ve güçlü kadınlar onlar. Karakterlerin sonları ve detaylardan daha çok yöre hakkında verdiği bilgiler ilgimi çekti, ek okumalar yaptırdı bana… Bir röportajında karakterlerimin onurunu korumak benim için önemlidir mealinde bir cümlesi vardı, çok etkilendiğimi söylemeliyim.
Kitap, Meksikalı Tatiana Huezo’nun yazıp yönettiği, “Yangın Gecesi” ismiyle sinemaya uyarlanmış bol da ödül almış. Filmi izlemedim ama izleyenler gelincik tarlalarının güzelliği kadar toprağın üzerine çöken uyuşturucu kartellerinin barbarlığını, helikopterden kaçan karınca sürüsünü ve telefonun çektiği tek yer olan dağ başındaki o kadınların; giden erkekleriyle dua eder gibi konuştukları manzaraların vuruculuğundan bahsetmişler. Kitabın ismi buradan mı geliyor acaba ya da çekimde ismi vurgulamak için mi yapıldı bilmiyorum. Şimdi kitaba gelelim yeniden. Orijinal adı, “Prayers for the Stolen” tam çeviri “Çalınanlar İçin Dualar” olsa da Türkçe’ye çevirisi Melisa Kesmez tarafından “Kadınlar Ormanı” olarak yapıldı. Kendisi tüm kitaplarını beğenerek okuduğum bir yazarımız. Beri yandan harika bir çeviri ve kitaba koyduğu isimle bize kitabı, üstelik de kıyaslayanların söylemiyle İngilizce çevirisinden de güzel olarak kazandırdığı için hakkını verip teşekkür etmeliyim.
Düğme dikmek, sökük dikmek için kendi saç telini kullanan bu yaratıcı, yoksul kadınların kendilerini bir süreliğine kadın olarak hissettikleri yer, Ruth’un kuaför dükkânı idi. Oraya giderler, birkaç saatliğine de olsa neşelenir, deli gibi oje, ruj sürüp giderken de çıkarırlardı. Tek mutlu oldukları ve kendilerini kadın hissettikleri yerdi, Ruth’un yeri (Kadın her yerde kadındır, kadınlık ruhunu yansıtan sevimli bir bölümdü). Bir sabah geldiklerinde yerdeki kırmızı izler oje miydi kan mıydı ayrıntısı vurucuydu. “Ruth kaçırılmıştı ve bir daha onu canlı göremeyecektik, ‘Bir araba gibi çaldılar onu’ dedi, annem.” (Kadınlar Ormanı, s.58)
Kaçırılanların dünyasındaki trajedi ve direnişse başkaydı. Kollarının iç kısmını sigara ile yakarak, yuvarlak bir iz bırakıyorlardı, gizli bir anlaşmaydı bu. “Eğer bir yerde ölü bulunursak herkes bizim kaçırıldığımızı bilecek böylece. Bu bizim işaretimiz. Sigara yanıklarımız birer mesaj.” (Kadınlar Ormanı, s.74)
“İçimizdeki isimlere bir şans vermeli,
Gidenin peşine düşmeden
Ölenin duasını etmeden
Mümkünse sade, mümkünse seviyeli
Yalnızlık unutuluyor, ayrılıklar unutturuluyor çünkü
Kalanlarsa bile bile ya sessiz ya deli”
Okurken içimden Küçük İskender’in dizeleri yükseliyor kendiliğinden “kalanlarsa bile bile ya sessiz ya deli” Arada kısa süreliğine gelen erkekler oluyordu beraberinde getirdikleriyle…
“Estefani’nin babası eve gelirken ne Alaska somonu ne çam iğneleri, ne gökkuşağı getirmişti. Onun babası eve AIDS virüsü getirmişti. Getirip annesine vermişti onu, bir kutu çikolata ya da bir gül buketi verir gibi” (Kadınlar Ormanı, s. 47)
Bunları yazdığım sıralarda Meksika’nın en büyük kartelinin başı öldürülüyor. İlk kez bir insanın ölümüyle yüzümde bir an gülümseme hissediyorum. Tam kendimi kınayacakken Rita’nın sözü geliyor aklıma: “Merhamet iki yönlü bir yol değildir.” (Kadınlar Ormanı, s. 63)
Bu art arda okuduğum iki kitap üzerine nefeslenmek için eski romanlara, has edebiyata dönüş bileti alıyorum. Elbette gidiş dönüş. Az kendime gelmeliyim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehri” ne sarılıyorum hemen; imdat sarılması bu.
“Birileri bu ülkeye boydan boya bir ağ attı, biz de içine düştük.” (Kadınlar Ormanı, s. 195)
Kitabın sonundan, kahramanım Rita’nın cümlesiyle içim kavruluyor ve yerime çivilenip, doğrulamıyorum bir süre. İşte o kıvrıldığım yerden sesleniyorum şimdi.
Ey okur! Gündem çok karıştı, arkadan oyunların yerini aleni, karşılıklı atılan bombalar, füzeler aldı. Ortadoğu alevlere gömüldü. Tüm dünya insanları savaşa hayır yürüyüşleri yapıyor, kalbim acıyor. Yine pek çok insan öldü, kız çocukları öldü, hayvanlar ve doğa katlediliyor. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum: “Birileri dünyaya boydan boya bir ağ attı, biz de içine düştük.”
Hülya Duman
8 Mart 2026


