Köln, 02.09.2026
BABALAR ve KIZLARI
Tijencim merhaba,
Kurak bir yaz
Ne çabuk geçti yaz ayları. Şimdi buraya Sonbahar geldi. Oysa birkaç hafta önce şehir yanıp kavruluyordu. Köln böyle bir sıcak görmemiştir.
Yaz aylarını sıcak da olsa çok severim. Eskiden güneşe bayılırdım, bugün gölgede kalmaya özen göstererek uzaktan seviyorum onu. 2024 yazında hastanedeyken klimalı odamda penceremden bana el sallayan Yaz’ı izliyordum, güneşi, pırıl pırıl parlayan ağaçları. Kuş cıvıltıları ise camdan içeri girmiyordu. Bir televizyon ekranına bakar gibi bakıyordum dışarıya. Yaz’ı yaşayamamam hapishanedeymişim duygusunu uyandırmıştı bende. Bu duygu öyle yoğundu ki inanır mısın hala konuşurken hastane yerine hapishane dediğim oluyor. 2024 sevdiklerim açısından kaygılı ve korkulu benim açımdan çok hüzünlü bir yazdı.
2026 yazı ise benim için inanılmaz derecede stresli geçti. Norbert kötüleşince Amerikan Hastanesi’nin acilinde geçirdiğimiz o kabus geceyi, apar topar Köln’e dönüşümüzü, uçağa bizi almak istemeyişleri, doktorumuzun sorumluluk almamak için bizi ortada bırakışı, Köln’deki yoğun bakım ünitesindeki korkularım, hepsi hiç bitmeyen bir karabasanın parçalarıydı sanki. Kelimelerle anlatmak bile zor….İyi şeyler düşünmeye çalışıyorum. Söz gelimi Norbert’in hastalığından beri işini seven, sorumluluktan kaçmayan, güler yüzlü ne çok insanla karşılaştık… İstanbul’da büyük korkular geçirdiğimizde apartman görevlimizin çocukları Nidanur ve Onur’un bana yakınlığını da unutamam. Onur Amerikan Hastanesi’nin buz gibi acil odasını bütün geceyi gözünü bile kırpmadan benimle geçirdi. Bunlar kolay kolay unutulmayacak şeyler. Neyse şimdi Norbert stabil sayılır, ben de deniz hayalleri kurmaya başladım bile. Umarım sadece hayal olarak kalmaz. Deniz kenarında kendimle kalmaya her şeyden çok ihtiyacım var. Şu an denizden başka bir şey bana iyi gelemez.
Senin mektubunda söz ettiğin Kadınlar İçin Huzurevine gelince şu sırada benden böyle düşünceler öyle uzak ki… Ama sana söz yaşlanınca bunu düşüneceğim. Bugün huzurevi sözü bile bana şu sırada inanılmaz itici geliyor. Niye huzur? Ölünce zaten huzura kavuşmayacak mıyız? Yaşarken de huzura ihtiyacımız var diyeceksin ama bu yaşam heyecanı ve sevinciyle yoğrulmuş bir huzur olmalı bu. Yoksa sonu beklemeden başka bir anlamı olabilir mi huzurun?
En dibe vurduğum anda
Hastalık, yaşlılık, huzur modundan çıkıp kendi alanıma dönüyorum: Yaratıcılık açısından da çok kurak bir yazdı. Ama tam en dibe vurduğum anda yeni bir öykü doğmaya başladı. Bu yeni bir çalışmanın belki bir roman, belki bir tiyatro oyununun başlangıcı…Yaz günleri şehirde gezerken bazen küçük kafelerde oturup kahvemi yudumlayıp elimde kağıt kalem yeni bir projemi düşünüyordum. Evden birkaç saat uzaklaşmak iyi geliyor. Ama bu mutlu anlar ne yazık ki çok ender.
Mutlu çocuk
Norbert’le de güzel anlarımız var. Birlikte kitap okuduğumuz ya da film, belgesel, röportajlar izlediğimiz zamanlar… En son Türk asıllı Alman yazar Necla Kelek’in Mutlu Çocuk kitabını okuduk. Necla Kelek radikal İslam eleştirileriyle tanınan bir sosyolog, Türkçe’ye çevrilmemesinin nedeni tabu konulara değinmesi olmalı. Mutlu Çocuk’da
beni en çok etkileyen genç bir insanın kendi yolunu ararken toplumsal değerlere ve normlara göre değil de kendi özgür arayışı doğrultusunda ilerlemesi. Babasının ailesini terk edişi, başta genç Necla olmak üzere anne ve diğer çocuklar, herkesin kurtuluşu oluyor. Bu kitabı okurken babalarımızın çoğunlukla yaşamımızda ne kadar olumsuz bir rol oynadığını düşünüyorum. Bu sadece işçi ya da küçük burjuva çevrelerde değil aydın çevrelerde de farklı yaşanmıyor. Ben de ancak babamın ölümünden sonraki o zaman ki otuzlarımın ortalarındaydım, doçentliğimi yaptım, arka arkaya kitaplar yazmaya ve ödüller almaya başladım. Bir de yaşamımın neredeyse kırk yılını birlikte geçirdiğim Norbert’le tanıştım. Peki ben bütün bunları babam yaşarken niye başaramamıştım? Bu soruyu ne çok sormuşumdur kendime. Sanki babam gittikten sonra bozulan bir büyü vardı. Ve ben artık özgürdüm. Ama inanır mısın babam öngörüsüyle “Seni engellediğimi biliyorum”demişti.“Ama senin için hep en iyisini istedim. Ben gidince sen de kendini geliştireceksin, eminim bundan, çünkü bizim ailede insanlar geç gelişir”. Babam gidince özgürlüğüme kavuştuğum gibi babamın bana onca yıldır aşılamaya çalıştığı kendime inanmak, güvenmek, yaptığım işe dört elle sarılmak, ‘’şu ne der, bu ne der’’ lere aldırmamak, kendimi özgür duymak gibi değerleri de yaşama geçirmeyi başladım.
Sen babanın ölümünden sonra böyle bir özgürlük duygusu yaşadın mı Tijen? Babalar ve Kızları diye bir imece kitap yazmak hoş olurdu, ne dersin? Ama böyle bir kitaba katılacak yazarların gerçekten çok özgür olmaları ve babaları ile ilgili en küçük bir güzelleme yapmamaları gerekirdi. Bence bu zor çünkü bizim gibi ataerkil toplumlarda yoğun bir baba kompleksi yaşanıyor. Baba dövse de sövse de kadınların kahramanı olarak kalıyor. Dahası öldüğü vakit bile bu duygu gitmiyor. Böyle bir kitapta yer alacak olan yazarların babalarından gerçekten kurtulmuş olmaları gerekirdi ki bunu başaranlar çok az, çünkü çok zor bir iş.
Tijencan bugünlük benden bu kadar. Yakında yine haberleşmek üzere
Sevgiler
Zehra


