Ben özgün müziğin artık klasikleşmiş ismi Telli Kılıç, kısaca Telli. Hazırlamakta olduğumuz “Milli‘nin Türküsü” adlı yeni albümümün klipleri için Sultan Ahmet Meydanı‘nda çekim yapıyoruz. Aslında ben yıllar önce müzik defterini kapatmış, uzun süredir ne tek bir konser vermiş ne de yeni bir albüm sürmüştüm piyasaya. Buna karşılık tüm gücümü yazma işine vermiştim. Geçen yıl, eşcinselliği konu alan bir romanım yayınlandı. Konu aktüel olduğu için iyi tuttu. Böyle giderse yüz bin sınırını aşan ilk romanım olacaktır. Bu yıl da anılarımı yayınladım. Yıllardır sürdürdüğüm günlük gazetelerdeki köşe yazarlığına da devam ediyordum. Kısacası, bundan sonraki sanat hayatımı yalnızca yazar olarak sürdürmeye karar vermiştim ve öyle de yapıyordum. Ancak bir süre önce, müzikle yoğun olarak uğraştığım yıllardan tanıdığım, eski dostum Şansal telefonla aradı. Yıllardır görüşmemiştik. Hoş bir sürpriz oldu. Hal hatır sorduktan sonra, sadede geldi.
“Abi,” dedi, “biliyorsun, daha doğrusu bilmiyorsun, çünkü sporla, hele futbolla aranın hiç iyi olmadığını biliyorum, yakında Avrupa futbol şampiyonası finalleri başlıyor. Türkiye de katılıyor bu finallere. Ülkede daha şimdiden bir futbol histerisi başladı. Bak ne düşündüm, gel seninle millilerle ilgili bir albüm yapalım.” Şansal’ın bu teklifine uzun uzun güldüm.
“Yav Şansal benimle dalga mı geçiyorsun? Senin de dediğin gibi, ben kim, futbol kim? Bilmediğim bir konu üzerine nasıl müzik yapabilirim ki?”
“Estağfurullah, ne dalga geçmesi abi. Son derece ciddiyim, senden penaltı atmanın kurallarını isteyen yok. Zaten futbol çoktan ikinci plana düştü. Şimdi esas milli duygular tepede. Sanki futbol turnuvasına değil de üçüncü Viyana kuşatmasına hazırlanıyoruz. Önemli olan işte bu duyguları dile getirmektir. Bu konuda da senin üzerine yoktur. Sen böyle günlerin adamısın, bu senin tarihsel misyonun abi… Hem göreceksin, bu senin için de muhteşem bir “come-back” olacak. Neyse, gelecek çarşamba günü büroma buyur. Birer kahve içip daha etraflıca konuşuruz. Sen beni bilirsin, önünü arkasını araştırmadan hiçbir işe girişmem. Ha, sen yeni büromuza hiç gelmedin, değil mi?”
“Hayır, benim bildiğim Sirkeci’deki büro.”
“Bu Kadıköy’de. Yeni dediysem pek de yeni sayılmaz aslında. Taşınalı beş altı yıl oldu. Ben sana adresi maille gönderirim. İstersen araba gönderip aldırabilirim de?”
“Zahmet etme, sen adresi maille yeter.”
“O zaman anlaştık. Gelecek çarşamba günü saat iki sularında seni bekliyorum.”
“Ben yine de bir düşüneyim,” deyip telefonu kapattım. İçimi acayip bir sıkıntı basmıştı. Namuslu geçinip buna kendilerini de inandıran sahtekârların, binlerce kişi önünde maskelerinin indirilip sahtekârlıkları açığa vurulunca duydukları utanç ve öfkeyi duydum içimde. Öfkem kendimeydi. Neden böyle yapıyor, niçin bir türlü kendim olamıyordum? Ben doğuştan kurnaz biri değildim. Neden olduğumdan çok daha zeki olduğuma kolayca kendimi kandırıyor, âlemi aptal yerine koyup onları da kandırdığımı sanıyordum? “Ulan aptal herif, bırakıyordunsa bırak müziği. Kalkıp gürültülü bir basın toplantısı düzenleyerek, ‘Bu alanda varabileceğim en yüksek noktaya vardım. Bir uğraşı zirvedeyken bırakmak hep arzu ettiğim bir şeydi. Şimdi bunu yapıyorum. Müziğe veda diyorum. Bundan sonra tüm gücümü yazarlığa vereceğim’ diye palavra atmanın ne âlemi vardı? Bu piyasanın içinde olan herkes, senin bittiğini çok önceden biliyordu. Onların bildiğini sen de biliyordun. Buna rağmen neden böyle budalalıklar yaptın ve hâlâ da yapmaya devam ediyorsun? Şansal gibi bir tilkinin gözünden kaçar mı hiç? Adam senin yazar olarak da tıkandığının farkında. Yoksa “gel, come-back yap,” der mi? Bunun için gazetelerdeki makalelerime bir göz atması bile yeterli.” Hiçbir özelliği olmayan bu köşe yazılarım tek bir orijinal fikir bile içermediği gibi, çoğu kez yanlış veriler ve mantıksal tutarsızlıklarla da doluydu. Her defasında kızgın okuyuculardan beni, “Kültür faşisti, sonradan görme, halk düşmanı, düşene vuran kalleş, kart dazlak, dönek,” diye suçlayan, tehdit dolu mailler almama neden olan bu, “duru suya tirit” türünden köşe yazılarımı yazmaya neden hâlâ devam ettiğimi kendim de bilmiyordum. Başlangıçta bolca kendi reklamımı yapıyordum köşemde. Bir yolunu bulup her iki yazımdan birinde kendimden bahsediyordum, özellikle de yurtdışındaki başarılarımdan ve herhangi bir cemiyette bir-iki kez el sıkışmaktan ibaret olsa da ünlü kişilerle olan dostluklarımdan. Giderek artık bu da önemini kaybetmişti. Beni aşağılamaktan başka bir değeri kalmamıştı yazdıklarımın. Şansal’ın teklifi tam zamanında imdadıma yetişmişti.
Aslında, müziği bırakma kararımın etrafındaki gürültüyü bilinçli olarak koparmıştım. Müzikle olan bütün köprüleri atmak istiyordum. Çünkü bu, öyle sanatçı duygusallığıyla incir çekirdeğini bile doldurmayan önemsiz şeylere kızıp da girdiği bir sinir krizi sonunda alınan ve sinirleri yatışınca geri çekilen çocuksu bir karar değildi. Tam tersi, üzerinde uzun uzun düşünülerek, enine boyuna irdelenerek, (en azından o zamanlar ben öyle yaptığımı sanıyordum), yakın çevremle, özellikle de koruyucu meleğim Baba‘yla uzun istişareler sonunda alınan ortak bir karardı. Altında yatan gerekçe ise şuydu: Yaşım artık elliyi geçiyordu. Çeyrek yüzyılı aşan sanat hayatımda müziğin yanı sıra, sinema, edebiyat, köşe yazarlığı, politikacılık ve daha bir dizi uğraşı da beraberinde götürmüştüm. Buna atfen ve bir de müzik işini aile boyu yaptığım için bana Türk solunun İbosu diyerek arkamdan alay edenler az değildi. Bütün bunların bir dökümünü yaptığımızda da ortaya çıkan manzara belliydi. El attığım hemen her dalda yankı yapan eserler vermiş, adımı duyuracak işler yapmıştım. Bu çok iyi bir şeydi, ama kesinlikle yeterli değildi. Çünkü bu kısmi başarılarımı, Baba’nın da belirttiği gibi, her şeyden önce doğru zamanlarda, doğru kapıları açma gibi olağanüstü hassas içgüdüme borçluydum. Dolayısıyla hemen hiçbir dalda, bizden sonraki kuşakların da kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri uzun, yorucu, sabırlı ve yaratıcı çabalar ürünü tek bir eser bile vermemiştim. Bu kısmi başarılar da olayların aktüalitesi geçtikten sonra unutulmaya yüz tutmuştu. Artık kelebek gibi çiçekten çiçeğe konmaktan vazgeçmeliydim.
Bundan sonra hangi alana yatırım yapacağım konusunda ise ikimiz de hemfikirdik. Bu, edebiyat olacaktı. Günün birinde Nobel Edebiyat ödülünü alan ilk Türk yazarı olma umuduydu ikimizin de gönlünde yatan. Bu birbirimize itiraf etmekten bile çekindiğimiz zayıf bir ümitti, ama ümitti işte. Baba’nın kendisi bir edebiyatçı ve de dünya çapında bir edebiyatçı olarak bu ödülü çoktan hak etmişti. Adı defalarca adaylar arasında anılmasına rağmen ödül, büyük haksızlık yapılarak kendisine verilmemişti. Artık alacağı konusunda da hiçbir ümidi kalmamıştı. Hiç olmazsa benim almamı istiyordu. Bunu yürekten istediğinden emindim. Çünkü bu bir çeşit onun da rövanşı olacaktı. Kendisinden esirgenen bir ödülü onun yetiştirdiği birinin alması, dolaylı da olsa onun başarısı demekti.
Ah zaman, ele avuca sığmaz zaman. Atsan atılmaz, tutsan tutulmaz, satsan satılmaz, gem vurulmaz zaman. Sen ne zalim ne gaddar ne adaletsiz ama bazen de şaşılacak derecede anlayışlı, düşünceli ve merhametlisin zaman. Ne çabuk geçiyorsun. Aradan tam on üç yıl geçti. Baba, koruyucu meleğim, aynı zamanda baba ve arkadaş gözüyle baktığım, yanında kendimi, hiç kimsenin yanında olmadığı kadar rahat ve huzurlu hissettiğim büyük insan, yalnızca üç yıl sonra, şükür ki ümitlerini boşa çıkardığımı görmeden, ne kadar sefil bir yazar olduğumu anlamadan aramızdan ayrılarak ebediyete göç etti. On üç yıl sonra ben şimdi, Nobel ödülüne hiçbir zaman olmadığım kadar uzağım. Öyle ki benim için günün birinde astronot olma olasılığı, o ödülü alma olasılığından daha yüksektir.
Şimdi geriye bakıp düşünüyorum da Baba’nın benim şahsımda, geleceğin Nobel Edebiyat Ödülü sahibini gördüğünden de pek emin değilim. Bu konuyu aramızda hiçbir zaman konuşmadığımız gibi Baba imada bile bulunmamıştı. Ben bunun böyle olduğuna kendi kendimi inandırmıştım. Buna karşılık, günahım kadar sevmediğim o mendeburun bu ödülü alacağını her fırsatta söylemişti. Feleğin çemberinden geçmiş Baba’ya, insana özgü hiçbir şey yabancı değildi. Yine de bende böyle bir kanının pekişmesini bir şekilde tetiklemiş olmalıydı.
Şansal‘ın teklifi, artık yazar olarak da tükendiğimi, acı da olsa, kendi kendime kabul edip derin bir bunalıma düşme noktasındayken imdadıma yetişmişti. O haklıydı; ben belki gerçekten olağanüstü durumların adamıydım. Bu, benim misyonumdu. Öyle ki ben doğru zamanlarda doğru kapılar açmasam bile kapılar kendiliğinden önümde açılıyordu. Sözleştiğimiz gün ve saatte kalkıp bürosuna gittim. Beraber çalıştığımız yıllarda o, piyasada yeniydi, ben ise zirvedeydim. “Abi” diye etrafımda dört dönerdi. Şimdi ayağına çağırıyordu. Hakkını yememek lazım, kendisi her zaman takdir ettiğim, geniş bilgili, becerikli, profesyonel çalışan, işinin ehli biriydi. Bizde yaygın olanın tersine, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmazdı. Kılı kırk yarardı ama mızmızın teki değildi. Aradan geçen zamanda büyük başarılar göstermiş, sonradan genel müdür olarak başına geçtiği Dudu Müzik Yayıncılık A.Ş’yi bu sektörün en büyüklerinden biri haline getirmişti.
Şansal’ın bürosu, Kadıköy’de büyük bir iş hanının on birinci katındaydı. Sekreter kız beni asansörün kapısında karşıladı. Şansal Bey maalesef büroda yokmuş. Acele olarak stüdyodan çağırmışlar. Şimdi oradaymış. “Eğer kendisi dönmeden önce gelirseniz, muhakkak beklemenizi rica etti. Hemen telefon edip burada olduğunuzu bildireceğim ama önce içeri buyrun,” dedi ve daha cevabımı beklemeden üzerinde Şansal’ın ismi ve unvanı yazılı bir kapıyı açarak beni içeriye buyur etti. Sonra genişçe ve rahat bir divana oturtarak, herhangi bir arzum olup olmadığını sordu. Teşekkür ettim. “Şansal gelince birlikte içeriz,” dedim. Çıkmadan önce bir kez daha şefi adına özür dileyerek, “Hemen telefon edip geldiğinizi haber vereceğim,” dedi.
Yalnız kalınca bir an geldiğime pişman oldum. Beni ayağına çağırması yetmiyormuş gibi bir de bekletiyordu. Küstahlığın bu kadarı da fazlaydı. Ancak biraz daha düşününce sakinleştim. Onu çok iyi tanıyordum. Türkiye’de karşısındakine üstünlük sağlamak için sıkça başvurulan bu tür ayak oyunları kesinlikle ona da yabancı değildi ama o hiçbir konuda ölçüyü kaçırmazdı. O beni ayağına kadar getirterek zaten edebileceği kadar rencide etmişti, daha fazlası gereksizdi. “Belki gerçekten de işi çıkmıştır,” diyerek kendi kendimi teselli edip Şansal’ın yeni bürosunu gözden geçirdim. Sirkeci’deki o, emlakçı ve avukat yazıhaneleri arasına sıkışmış, loş, sürekli küf kokan delikten çok farklıydı yeni büro. Geniş, havalı, benzerini dünyanın birçok yerinde gördüğüm, modern, gereksiz lükse kaçmadan, fonksiyonel anlayışla döşenmiş bir çalışma odası ya da moda deyimiyle ofisti. Buna karşılık manzarası dünyadaki pek az benzerinde görülecek cinstendi. Boğaz’a bakan ön cephesi tabandan tavana kadar camla kaplıydı. Öyle ki Topkapı Sarayı tüm görkemiyle gözler önüne seriliydi. Kıskandığımı itiraf etmeliyim. Yarımay şeklindeki geniş çalışma masasının arkasındaki zarif kütüphaneye, aralarında benimkilerin de bulunduğu kitaplar özenle dizilmişti. Kütüphanenin iki yanında yükselen camekânlı bölümlerinde ise şirketin aldığı ödül ve plaketler sergilenmişti. Bunu görünce içimden güldüm. Bir okuyucum, internet sitemin, aldığım ödüller ve hakkımda çıkan övgü yazılarıyla süslenmiş olduğunu görünce, alaylı bir şekilde eski Sovyet parti şefleri için, daha iktidardayken hazırlanan müzelere benzetmişti. Biz Türkler böyleydik işte, pohpohlanmaya bayılırdık. Adımız Şansal bile olsa.
Yazıhane duvarlarının uygun yerlerine ise şirketin beraber çalıştığı sanatçıların imzalı fotoğrafları serpilmişti. Kendi fotoğrafımı eski büroda olduğu gibi Erol Evgin ile Sezen Hanım‘ın fotoğrafları arasında görünce içim cız etti. Gidip, yerinden çıkarıp camlı çerçeve yerine suntaya yapıştırılıp, üstüne mat bir cila atılan 30×40 ebadındaki resmin üzerinde okşar gibi gezdirdim elimi. Tertemizdi. Yıllar önce asıldığı yerden kaldırılıp bir yerlere atıldığını ve ziyaretimden hemen önce yeniden çıkarıldığını anlamak zor eğildi. Böyle vefasızlıklara artık alışmıştım, beni esas duygulandıran bu değil, fotoğrafın kendisiydi. Orada yazılı olan ad, ünü çoktan ülke sınırlarını aşmış olan sanatçı Telli’ye değil, kırk yıl önceki, sadece arkadaş çevrelerince bilinen saf, temiz, gerçek Telli’ye aitti ve ben onu çoktan öldürmüştüm.
Siyah fonda, yarı profilden çekilmiş bu siyah-beyaz resmi kariyerimin başlarında çok sık kullanırdım. Güçlü spot ışıklarının siyah fondan ayırdığı, günün modasına göre bırakılmış uzun saçlarım ve sakalımda, çok hoşuma giden, asi bir hava vardı. Ayrıca arkadaşlıklarıyla gurur duyduğum, o zamanki çevremi hatırlatırdı bana. Heyhat! Zaman geçtikçe ünümün artışına paralel olarak o insanların çoğunu unutmuştum, onlarla ne kadar mutlu olduğumu, gerçek dostluğun ne demek olduğunu da. Sanki aradan kırk yıl değil de kırk asır geçmişti. Sınır tanımaz egom, daha o zaman ünlü olan ve anılarımda kısaca bahsettiğim kişilerin dışında kalanları büyük bir özenle yok sayıp elemiş ve yerlerine, hiçbir zaman sıcak dostluklar kuramadığım ve çoğuyla yalnızca bazı toplantılarda tanışıp el sıkışmaktan ve ayaküstü birkaç laf etmekten ibaret olan ünlü simaları özenle yerleştirmişti.
Fotoğrafı tekrar yerine asıp onu çeken ustayı düşündüm. İşyerlerimiz aynı pasajdaydı, ayrıca aynı apartmanın girişinde oturuyorduk. Benden on yaş kadar büyüktü. Geniş kültürlü, bilgili, görgülü ve son derece nazik bir insandı. Solcuydu. Türkiye İşçi Partisi’nin kurucu üyelerindendi. Stüdyosu Ankara’nın, yazar, sanatçı, tiyatrocu, kısacası tüm kültürel ve politik elitinin uğrak yeriydi. Zamanla arkadaşlığımız çok ilerlemiş, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez olmuştu. Onun sayesinde ben de bu seçkin çevreye girmiştim. Baba‘yı bile ilk orada görüp tanışmıştım. Baba‘dan sonra en çok borçlu olduğum insandı, fakat ben bu olağanüstü insana karşı ender görülür türden bir vefasızlık örneği verecektim. 12 Mart darbesinden sonra yanında çalışan bir hergelenin yediği, boyundan büyük bir halt yüzünden, askerler onu da içeri almış, insanlık dışı işkencelerden geçirmişlerdi. Suçsuzluğu anlaşılıp salıverildikten sonra da rahat bırakmışlardı. Baskılara, tehditlere maruz kalmış, nihayet dayanamayarak çareyi yurtdışına kaçmakta bulmuştu. Orada da büyük sıkıntılar içinde hayata veda edecekti. Ben o sıralar şöhretin zirvesinde ve bir ayağım da yurtdışında olduğu halde bir kez bile uğrayıp halini hatırını sormadım. Elimde sayısız imkânlar olduğu halde hiçbir yardımda bulunmadım.
“Biz böyleyiz işte! Eski dostlarımızı hiç unutmayız.” Bunu söyleyen Şansal’dı. Ne zaman içeriye girdiğini fark etmemiştim. Arkamda durup beni izliyormuş. Biraz önce resmim, yıllardır baskı altında tuttuğum anılarımın kapağını bir şampanya tıpası gibi pat diye açarak, tepemden aşağıya boşaltmıştı. Şimdi bu yabancı sesi duyunca, sanki onları hızla geriye sarılan bir 16 mm film şeridi gibi eski yerine tıkıyordu, arkasında yıllanmış şampanya gibi buruk bir tat bırakarak. Bu kırk yıl önceki eski dost Telli ile belki de bir daha hiç karşılaşmayacaktık. Sesten yana dönmeden önce son bir kez göz göze geldik. İkimizin de gözlerinde kaybetmenin hüznü vardı.
“Bunu bildiğimiz için biz de buradayız ya,” dedim. El sıkışıp kucaklaştık. Aradan geçen zaman içinde görünüş itibariyle pek değişmemişti. Yalnız, o zamanlar omuzlarına kadar dökülen siyah saçlarını, şimdi özenle tarayıp atkuyruğu şeklinde, ensesinde toplamıştı. Şurasında burasında ak tüyler belirmeye başlamıştı. Sakalına ise düzenli olarak berber eli değdiği belliydi. Giyim şekli de pek değişmemişti; eskisi gibi sadeydi. Üzerinde kısa kollu, yaka düğmeleri açık, siyah renk bir tişört ve açık renk bir blucin pantolon vardı. Öbür türlü aynı sırım gibi, ince uzun, enerjik Şansal’dı.
Boğaz’a bakan pencerenin önüne karşılıklı olarak yerleştirilmiş koltuklara oturduk. Kahvelerimizi yudumlarken biraz havadan sudan konuşup, eski günleri yâd ettik. Daha sonra sözü yazarlığıma getirdi. Müzik piyasasından çekilince arkamda yeri doldurulmaz bir boşluk bırakmışmışım, yazar olarak da çok önemli bir boşluğu dolduruyormuşum. Anılarımı okumuş, çok etkilenmiş. Benim de önsözünde belirttiğim gibi, gençler o dönemi iyi bilmiyormuş. Kitabım bu konuda çok büyük bir boşluğu dolduracakmış, nitekim elden ele dolaşıyormuş. Yalan tabii, üç bin bile satmadı. Köşe yazılarımı da zaten düzenli okuyormuş. Onlardan çok şey öğrenmiş. Kurt kocayınca itin oyuncağı olurmuş. Alçak çocuk böyle inceden inceye benimle alay ederek özgüvenimi kırıp istediği şartlarda kontrat imzalatabileceğini mi sanıyordu? Teklifini kabul edeceğimden zaten emindi. Yoksa ayağına kadar gitmezdim. Onun için iltifatlarına teşekkür ederek bu komediyi yarıda kesip teklifini dinlemek istediğimi söyledim.
Oturduğumuz rahat koltuklardan kalkıp çalışma masasına geçtik. Masanın üzerinde bir tomar çalışma notu ve benim birkaç eski kaset ve CD’lerim vardı. “Telli,” dedi, muhtemelen, konuşmalarımıza resmi bir iş karşılaşması havası vermek için bana ‘abi’ demek yerine adımla hitap ediyordu, “her şeyden önce ben öyle kulağa hoş gelen ama içi boş, ha vur savur kahramanlık türküleri peşinde değilim. Öyle olsaydı Hasan Mutlucan’ı arardım. Benim istediğim, Anadolu insanın o kahrolası ezilmişlik duygusunu, o yalnızlık duygusunu dile getiren ağıtlar. Bizi bilirsin, biz duygusal bir milletizdir. Somut verilere pek itibar etmeyiz. Ufak bir karşılaştırma yaptığımızda bile Avrupa’nın en zayıf ekiplerinden biri olduğumuzu ve madalya şansımızın sıfıra eşit olduğunu görüyoruz. Gel gör ki bu gerçeği bir türlü kabul edemiyoruz. İşi duygusallığa vurarak bunun bir futbol turnuvası olduğunu unutup Avrupalılardan asırlardır yediğimiz zılgıtın, onlar karşısında duyduğumuz ezikliğin acısını çıkartmak için futbolu bir fırsat olarak görüyoruz. Aslında bu yamukluğun da kendine göre bir mantığı var elbette. Biz, çaresizlikten çare doğuran, umutsuzluğu umuda, yenilgiyi yengiye çevirebilen bir milletiz. Kurtuluş savaşını da bu duygularla kazanmadık mı? Her neyse. Telli, bazı teknik araştırmalar yaptım, şarkılarını yeniden defalarca dinledim. Şunu kabul etmeliyiz ki milletimizin bu kahrolası karakteristik özelliğini senden daha iyi dile getiren biri yok gibi. Senden istediğim, o 12 Mart sonrası dönemde olduğu gibi, ağızdan ağıza söylenen, sitem dolu kahramanlık türküleri, yenilmişliği anlatan türküler bestelemen. Öyle ki stadyumları dolduran binlerce kişi hep bir ağızdan söylesin ve bunu duyan millilerimiz de güçlerinin son damlasına kadar mücadele etme azmi kazansın. Bilmem, ne demek istediğimi anlatabildim mi?”
“Şansal, söylediklerin güzel, kulağa hoş gelen şeyler. Neyin peşinde olduğunu çok iyi anlattın. Ancak bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Ben tümüyle futbol cahili biriyim. Onun için iyice düşünmemiz lazım. Ya bir de iş fiyaskoyla sonuçlanırsa? O zaman Allah korusun, ikimiz de rezil oluruz.”
“Güzel abim sen gönlünü rahat tut ve bana güven. Ben şimdiye kadar dişimle tırnağımla mücadele ederek ulaştığım başarıları bir albüm için riske atacak biri değilim. Dediğim gibi, senden futbol oynamanın kurallarını isteyen yok, ama yine de sen bilirsin. Eğer olmaz diyorsan kararına saygılıyım.”
“Ben yine de bir düşüneyim.” deyip bürodan ayrıldığımda kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar küçük düşürülmüş, aşağılanmış hissediyordum. Demek ben çeyrek yüzyılı aşkın müzik yaşamımın ilk birkaç yılında, üç telli sazla seslendirdiğim halk türküleri ve aynı motiflerle seslendirdiğim, ünlü şairlerimizin şiirleri ile hatıralarda kalmıştım. Sanat yaşamının büyük bir kısmını alan Türk müziğini zenginleştirme, batı müziği öğelerini müziğimize sokma çabalarım ve bu yönde verdiğim onca eser unutulup gitmiş, en iyi ihtimalle unutulmaya yüz tutmuştu. Kendi ömrüm kadar bile uzun ömürlü olmamışlardı. Yoksa piyasanın nabzını her zaman elinde tutan Şansal gibi bir tilki, çoktan o türlerle müzik yapmam için kapımı aşındırırdı. Zaten gittikçe kurumaya başlayan satış gelirleri de bunu gösteriyordu.
Yapılacak iki şey vardı önümde: ya Şansal’ın teklifini kabul edip her şeye yeniden başlamak, ya da “Sana da teklifine de!” diyerek hayatıma yeni bir çeki düzen vermek. Bu ikinci yolu seçmemek için hiçbir neden yoktu önümde. İyi kötü bir ismim vardı. Maddi bakımdan kimseye muhtaç değildim, şimdiye kadarki çalışmalarımdan elde ettiğim gelirler ömür boyu refah içinde yaşamamıza yeter de artardı bile. Bundan sonra her şeye boş verip el âlemin ne dediğine ne düşündüğüne metelik vermeden, yalnızca kendim olup rahat ve huzurlu bir yaşam sürdürebilirdim. Herhalde en iyi seçenek de buydu. Benim yerimde olan sağduyu sahibi çok kişi de bu yolu seçerdi, tabii bendeki gibi devasa bir komplekse sahip olmaması koşuluyla. Benim için bu yol, kendi kendimle barışıp o kadar aşağıladığım, neredeyse her iki makalemden birine konu ettiğim o orta zekâlılar diyarının bir sakininin de bizzat kendim olduğumu kabul etmem demekti ki maalesef üst düzey bir cumhuriyetçi bürokrat çocuğunun aldığı eğitim böyle bir samimi itirafın önünde her zaman bir engeldi ve öyle de kalacaktı.
Şansal, beni uğurlarken kapıda,” Fazla düşünmeye vaktimiz yok. Bir an önce cevabını bekliyorum. Lütfen öyle yap ki biz de zamanında başımızın çaresine bakalım. Her ne olursa olsun, kararına saygılıyım. Beni bilirsin, tedbirliyimdir. Bir işe giriştiğimde her zaman bir de B planı taşırım arka cebimde,” diyerek beni resmen tehdit etti. Zaten benim de beklemeye pek niyetim yoktu. Önümüzde üç ay gibi kısa bir zaman vardı. Bu süre içinde en az altısı, hiç anlamadığım futbolla ilgili, on-on iki türküyü besteleyip yayınlamak hiç de kolay bir iş değildi, sanat değeri en son sıraya atılmış olsa da. Daha ertesi günü telefon açıp teklifini kabul ettiğimi bildirdim ve hemen kolları sıvadık.
Şansal’ın, her biri iyi eğitim görmüş, kendisini çok iyi yetiştirmiş, çalışkan, pırlanta gibi gençlerden oluşan mükemmel bir ekibi vardı. Çalışmalarımızın ilk gününü, beni bu alandaki yeni teknik gelişmelerle tanıştırmaya ayırdılar. Gelişme gerçekten de devrimsel nitelikteydi. Bizim zamanımızdaki teknik, bunların yanında taş devrinden kalma gibi bir şeydi. Fark o kadar büyüktü. İşler umduğumdan da kolay ve çabuk bitti bu pırıl pırıl ekip sayesinde. Aradan geçen iki ay içinde stüdyo kayıtları da dâhil, her şeyi tamamladık. Geriye sadece devre aralarındaki reklam programlarında yayınlanacak olan kliplerin çekimi kalmıştı ki o işle uğraşıyorduk. Bu da biter bitmez albümü piyasaya sürecektik.
Çekim işine, beni nasıl “ambalaj” yapıp piyasaya süreceğimiz tartışmalarıyla başladık. İlk önce milli formayla çekim yapmayı düşündük, ancak bunun fazla popülist olacağı, ciddi ve ağırbaşlı bir sanatçı olarak isim yapmış olan “Telli” markasına zarar verebileceği korkusuyla bundan vazgeçtik. Dediğim gibi, zamane gençleri markayı her şeyin üzerinde tutuyorlar.
Küçük bir araştırmadan sonra yeni albümümün tüketicisinin de bir profilini çıkardık. Bu kesinlikle futbol manyağı bir tüketici değildi. Milli duyguları çok güçlü, Türk milli takımının başarısı kadar, Türk jetlerinin Kandil’i vuruşunu da ve Eurovision Şarkı Yarışması‘nda elde ettiğimiz başarıyı da aynı sadakatle alkışlamaya hazır, yüreği yurt sevgisiyle dolup taşan, mütevazı, sıradan Türk vatandaşıydı. Ben de böyle bir intiba yaratmalıymışım, giyim kuşam ve hareketlerimle.
Kendimi bu işbilir ekibin ellerine teslim ettim. Önce sinekkaydı tıraş oldum. Her zamanki gibi bıyıksızdım. Bu, iki nedenden dolayı hiçbir zaman taviz vermediğim bir prensiptir. Bir, halk ozanı denilen o posbıyıklı güruhtan, daha doğrusu onlara benzetilmekten çok çekmiştim. İki, gerçek Atatürkçüler bıyıksız olurdu. Sonra beni aldılar, eğnime beyaz bir keten gömlek giydirip düğmelerini baştan sona kadar iliklediler. Ayağıma da ucuzundan koyu renk bir kumaş pantolon ve bir çift kırmızı renk iskarpin geçirdiler. Düzgün kesilmiş saçlarımı arkaya taradılar. Gömleğimin cebine de bir cep takvimi ve tükenmez kalem iliştirdiler. Aynaya baktım. Bu halimle kaymakamlıkta iş takibi için şehre inen köy muhtarlarından farksızdım. Acı acı gülümsedim. Bu da bir palyaçoluk değil de ne idi? Aynı anda da acayip bir rahatlık hissettim içimde, sanki yıllardır esiri olduğum kendi egomdan intikam alır gibiydim. Belki de bununla ilk defa, yıllardır kendimi kapattığım fildişi kulemden çıkıp gerçek insanlar arasına karışıyordum.
Çekim başladı. Tabii bu eşsiz ekip her şeyi önceden en ince ayrıntılarına kadar hazırlamıştı. Önce köşedeki yaşlı kadından bir külah yem alıp güvercinlere dağıttım. O parlak günlerimde benden imza almak için başıma üşüşen hayranlarım gibi, beni dört bir yandan abluka altına alan bu arsız yaratıklardan zor bela kurtulup boyacı çocuğa doğru yürüdüm. Sandığının zilini sürekli çalarak, gelip geçenlerin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Üzerinde, turnuvanın amblemi basılı bir tişört ve kep vardı, elleri ve minik burnunda da boya izleri… Bu tabii, gerçek bir boyacı çocuk değildi, bizim kameraman Burak’ın oğlu Irmak’tı. Hiç ihtiyacım olmadığı halde ayakkabılarımı boyatır gibi yaptırıp yüklü bir bahşiş verdim çocuğa. Bir süre meydanda dolaştım. Bakışlarım meydanı kuşatan tarihi eserleri, masmavi gökyüzünü tarıyordu, kamera da benimle… Daha sonra çocuklar bu sahneleri alıp bilgisayarda işleyeceklermiş. Örneğin, benim güvercinlere serptiğim buğday taneleri, üzeri ay-yıldızlı birer futbol topu, güvercinler ise çocuk olacakmış, yani ben çocuklara top dağıtıyor olacakmışım. Tabii tüm bu çekimler yapılırken de fonda albümümün ilk parçası “Millinin Türküsü” yankılanıyordu. En hazin sesimle söylüyordum, milli duyguların bu arabeskini:
Bir kaleden bir kaleye giden yol uzun
Dan diri dan daan, dan dırı dan daan
Millim yenilince de sarar içimi bir hüzün
Gıy gıdı



