Buenos Aires Evleri
Evler biraz eski. İklimden ve inşaat malzemesinin kalitesinden dolayı rutubete çok açık. Apartman daireleri böyleyse müstakiller nasıl acaba diye düşünmeden edemiyorum. Aslında geçen 3 yılda 50’den fazla ev gören biri olarak hatırı sayılır bir fikrim var. Eğer gerekli bakımları yaparsan ve iyi para harcarsan şahane olabiliyorlar. Yapan yapmış. Onları da gördü bu gözler.
Bahsettiğim evler Buenos Aires’te görece iyi semtlerdeki, büyük oranda yerleşik halkın yaşadığı muhitlerdeki evler. Dışarıdan bakınca harika görünenlerin bile bir kısmının daha içine girerken, hadi rutubet demeyelim de, nostalji kokusuyla karşılaşıyorsunuz. Bu şekilde nasıl yaşamak çok zor diye düşünüyorum. Buranın halkının en sevdiğim davranışlardan biri pratik çözümleri. Duruma uygun boyalar, sık badana yapmak, evin sürekli klima veya açık pencere ile havalandırılmasının yanı sıra senede bir ev değiştirmek de bu çözümlerden biri anladığım kadarıyla. Zira hemen her gün bir minik kamyonete yüklenmiş eşyaların evden eve taşındığına şahit oluyorum. Evlerdeki eşyaların az olmasının bir sebebi de bu olabilir. Arjantinli bir arkadaşım herkesin okul biter bitmez öncelikle ev sahibi olmaya çalıştığını anlatmıştı. Sanırım kiralamak yerine eve sahip olunca içine yatırım yapmak ve bol eşyaya sahip olmak normal. Öncesinde sık yer değiştiren, az eşyalı bir göçebe modunda olmak da anlaşılır bu durumda. Benim gözlemlerim de bu yönde zaten.
Evlerin fiziksel koşullarının pek de cazip olmamasına rağmen, insana iyi gelen bir tarafları var. Nostaljik, sıcak bir his. Sanırım özellikle eski binaların İspanyol mimarîsine benzemesi sebep oluyor bu hisse. Yüksek tavanlar, ortak bir bahçeye açılan odalar, uzun ve dar, kimisi vitraylı camlı kapılar, balkonlardan ve avlulardan, hatta çatılardan, teraslardan fışkıran bolca yeşil. Eğer eskiden zengin birine ait bir yapıysa sağlam, banyolar tavana kadar fayanslı, mutfak büyük ve bakımlı oluyor üstelik. Bazılarında hizmetçi odası ve kapısı bulmak bile mümkün. Bu tarz binaların dış görünüşleri de güzel. Fakat bu tarz binalarda kiralık bulmak çok zor.
Evlerin ve apartmanların girişlerine ayrı bir özen gösteriliyor. İçleri ister bakımsız, ister kötü durumda olsun girişlerde bolca bitki, ayna, vazo, koltuk, masa gibi mobilyalar bulunuyor. Kocaman cam kapıların ardındaki bu girişler, hele de geceleri ışıklar yanınca şık bir otel gibi görünüyor. Bu yönlerini evdeki yangını kızılcık şerbeti gibi saklayan bizim kültüre benzetiyorum doğrusu. İçi seni, dışı beni yakıyor. Zaten farklı coğrafyaların kardeş kültürleri gibiyiz pek çok yönden.
Sokaklarda gezerken sürekli evlere takılıyor gözüm. İki yanında devasa ağaçların yükseldiği geniş yolları ve kaldırımları ile inci gibi sıra sıra ama birbirine nispet yaparcasına farklı güzellikte evler var. Nasıl gözümü ayırabilirim ki! Çocuklara garip geliyor benim evlerin şahaneliğine bu denli heyecanlanmam. Henüz küçük yaşlarından itibaren onlarca yer ve ev görmüş çocuklara yuva kavramını sabit bir ev üzerinden anlatmak zor. Onlar günümüzün dünyayı mesken tutabilen, kendilerini yuva yapabilen insanları. Bu özellik ne hızlı yüklendi insan bünyesine aklım almıyor. Atadan kalan toprağı işlerken, babadan kalan evde yaşlanmak ne ara mümkünsüzlere karıştı? Şimdi doğduğun evde çocukluk geçirmek bile bir lüks pek çoğumuz için. Bana göre böylesi daha iyi. Gelişen koşullar dünyayı küçülttü ve bu sayede vizyonumuzu genişletti. Dünyayı kurtaracak hoşgörü ve empati de böylelikle artar umarım. Gençlerde bunu gözlemlemek umudumu canlı tutuyor.
Buenos Aires’in evlerine dönersek; yaşamın hemen her alanında ama mutlaka sahip olunan mülkte kendini gösteren sınıfsal ayrım burada da bariz göze çarpıyor. Şehrin çeperlerine doğru gidildikçe sıvasız ve çıplak tuğladan, birbirine yaslanmış binaları görüyoruz. Her yıl buraya akan binlerce turisti unutmayarak Güney Amerika’nın sosyal iklimine yakışır şekilde rengarenk boyanmış mahalleler de oluşturulmuş elbette. Fotoğraflarda nasıl da güzel görünüyorlar. Bu coğrafyanın kendine has yoksulluğunu gizlemekte mahir olsalar da, bir süre burada yaşayınca anlıyor insan. Hele de şehrin dışında, eyaletlerin arasında kalan kasabalara girince dümdüz yokluğun yaşamın tüm renklerini soldurduğunu anlıyorsunuz. Ben her şeye rağmen toprağın ve iklimin verdikleriyle dimdik ayakta kalabilen, müziğini, sanatını, yaşamın naif ayrıntılarını ömrüne taşıyabilen halkı da yoksulluğa rağmen görebildiğim için şanslı sayıyorum kendimi. Pazarları, şenlikleri, sohbetleri ve kutlamaları ile yokları var edebilen bir halkı var bu ülkenin.
Anlaşılan o ki, günümüzde göklere bile yapılsa yetmiyor hızla çoğalan insana, bölünen ailelere evler. Artık aynı mekanda şamatalı bir kalabalık yerine, bir kişilik hayatlarımızın minik mekanlarına sahip olma yarışındayız. Gökdelenlerin içlerindeki inşaat kalitesi nasıl acaba? Onların da banyolarında rutubet kokusu var mıdır, ne dersiniz?



