Ana içeriğe atla

FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

EYLÜLDEN KALAN ADLI ÖYKÜ KİTABINA DAİR SÖZLERİM

EYLÜLDEN KALAN ADLI ÖYKÜ KİTABINA DAİR SÖZLERİM


İkbal Kaynar 

  • Onca kitaptan sonra neden öykü önce bunu açıklamam gerek. 12 Eylül’e dair çok yazılar, kitaplar yayınlandı. Ben uzun uzun 12 Eylül tahlilleri yapmadan veya “Biz şunları yaptık, onlar şöyleydi bizim örgüt böyleydi“ deyip nostalji yapmadan kendimce okuyanlara ya da o dönemi merak eden gençlere gerçekleri sunmak, yaşanan gerçekliği mizah yollu anlatmak için öykünün daha iyi bir yol olduğunu düşündüm. Zaten yazacaktım bunları, yazmasaydım Sait Faik’in dediği gibi delirirdim.
  • 12 Eylül içimizdeki sanat aşkını ortaya çıkardı. Belki sanata o zor günleri yaşarken yeterince önem verseydik, sanatı küçümsemeseydik daha farklı olurdu her şey. Hep devrimden sonraya kalmıştı sanat ve estetik. Dönem gerçekten zordu ve mücadeleyi gerektiriyordu söz sahibi olmak ve hayatta kalmak için. Hep ertelemiştik mutlu olmayı, gülmeyi, sevgiliyle el ele dolaşmayı. Kendi koyduğumuz yasaklarla çoğu güzelliklerden yoksun kaldık. 12 Eylül sonrası cezaevlerinde kimileri içinde gizlenen bu istekleri, yetenekleri açığa çıkardı yabancı dil öğrenerek, daha farklı kitaplar okuyarak, kimileri de  şiir, roman  yazarak, çeviri yaparak.
  • Eylülü daha çok erkekler anlattı. Kadınlar, kadın olmanın bilincine 12 Eylül sonrası vardılar. Erkekler ne denli kadın haklarından yana olduklarını söyleseler de, ataerkil düzenden ve kendilerinden kaynaklanan zaaflardan dolayı  çoğu kez görmezden gelindi kadınlar. Oysa daha çok kadınlar vardı cezaevi önlerinde oğulları için direnen, yerlerde sürüklenen anneler olarak. Cumartesi Anneleri ve İnsan Hakları Derneğinin kurulması bunun en güzel örnekleridir.
  • Güneşli güzel günleri, özgürlükten, adaletten yana yarınları düşlüyorsak bu süreçle de yüzleşmemiz gerekir diye düşündüğümden o günleri ve hala üzerimizde olan etkilerini öykü olarak anlatmaya çalıştım. Okuyunca yüzlerde buruk bir gülümseme, bazen de iki damla gözyaşı olursa o günler unutulmasın ve tekrar yaşanmasın diyedir. Daha önce şarkı sözlerinde ve şiirlerde özlem ve özeleştiri temelinde dizeler yazmıştım. Şimdi de öykü yoluyla yazmaya ve düşleri büyütmeye devam diyorum yani… “Eylül Sinmiş Üstümüze” adlı şiirimin bir bölümünde şöyle demiştim:

Konmasa da kahkaha kuşları omzumuza sık sık

Yok saymadık gülüşleri

Kırık olsa da bir dalımız

Maviyi hiç unutmadık… 


EYLÜLDEN KALAN adlı öykü kitabında yer alan öykülerden biri:
                        

BABAM NEDEN KIZAKÇI DEĞİL?

Hava ayaz mı ayaz. Yağan kar donmuş, günlerdir sokaklarda duruyor cam gibi. Adeta çocuklar kızak kaysın diye kalkmak istemiyor yerden! Eskişehir’in Akarbaşı Mahallesinde sokaklar çocuk sesleriyle dolu. Tahtadan kızaklarını kapan gelmiş kayıyor. Ulaş’ın kızağı yok henüz. Aslı büyük çocuklardan rica edip ara sıra bindirirdi oğlunu ama çocukların gözü kendisinde olurdu, ne zaman geri verecek diye.

 

Aslı da aynı şehirde kalmıştı öğrencilik dönemimde. Bademlik denen tepelik bir yerde bulunan okullarına gitmek için otobüse bindiklerinde çoğu kez otobüs çıkamazdı yolu buzlanmadan dolayı. O zaman hepsi otobüsten iner, gençliğin verdiği enerjiyle kaya kaya, bazen de düşerek okula varırdı. Hele dönüşler daha zevkli olurdu. Bulabilirlerse büyük naylon poşetlere oturarak nerdeyse Odun Pazarı’na dek kayarak giderlerdi. Islanmışlar, düşmüşler umurlarında bile değildi. Aslı, babasının Eskişehir’in Çifteler kazasında Köy Enstitüsü’nde okuduğu 1945’li yıllarda burunlarından akan sümüklerinin donduğunu, nefesleri bile donarak konuşamadıklarını anımsadı. Babasının  çok sevdiği okulunu anlatırken gözlerinin içinin gülmesini düşündü birden. Sonra okulun ilk yıllarındaki neşeli günler… Çünkü diğer yıllarda siyasi olaylardan dolayı şen şakrak olmanın olanağı yoktu. Can güvenlikleri nedeniyle sağ, sol siyasi gruplar yolun iki tarafından toplu halde okula gidiyorlardı yürüyerek. Disiplinli olmak gerekti.

 

Akşam yemekte Aslı, eşine bütün çocukların kızağı olduğunu, Ulaş’ın onlara imrenerek baktığını söyledi. Oralı olmadı adam. Kısadan: “Bakarız” dedi, “Biraz beklesin!”

“Aslında  o kadar da zor değil, bir sebze kasasını al, altına teneke parçaları koy, al sana kızak. Sen her şeyi zorlaştırıyorsun.”

“Bakarız dedik ya!”

“Bir kere de bir şey isteyince olur desen ne olur?”

Ulaş uyuklamaya başlayınca Aslı oğlunu odasına götürdü. Öptü, kokladı üzülerek. Eşinin hem kendine hem de çocuğuna olan ilgisizliğine üzüldü. Ne olurdu sanki sevgiyle baksa, sıcacık konuşsa ve çocuğuyla yakından ilgilense… Evde bir şey bozulsa önce eşine söyler, bakması veya tamirci çağırması için. Ne kendisi becerir ne de birini çağırırdı. Günlerce çeşme damlar ya da banyonun ışığı yanmazdı, fener ya da mum kullanır, en sonunda da tamirciyi çağırırdı. Yapılan bir işi de takdir etmezdi. Hele Aslı’nın yorulduğunu hiç görmez, anlamazdı. Oğlu ise ona göre sadece gürültü yapan  bir çocuktan başka bir şey değildi. Bir yere gittiklerinde çişi gelse bu çocuk ne kadar çişli diye söylenir kavga ederdi. Hoş o kendiyle de hep kavgalıydı ya… Giyimi, kuşamı, yataktan kalkması bile sorun olurdu nedense. Sabah kahvaltı hazır olunca Aslı belki on kez kahvaltı hazır diye seslenirdi. Sonunda mutsuz bir şekilde gelirdi sofraya.

 Aslı o gün öğleye kadar bekledi eşi kızak yapar getirir belki diye, ama nafile… Kesin bir çözüm bulacaktı bu soruna. Bugün de başkasının kızağına binmemeliydi oğlu. Zaten çocukların isteksiz bakışlarını gördükçe kahrediyordu kendi kendine. Birden karşı komşu Hatice Hanım’ın eşi, Özgür’ün babası Ali Bey geldi aklına. Hatice Hanım anlata anlata bitiremezdi eşinin elinin işe ne kadar yatkın olduğunu. Hemen manava gidip bir sebze kasası rica etti. Neyse manavda boş kasa varmış da hemen verdi Aslı’ya. Sevinç içinde hemen komşuya gittiler. Şansları iyi gidiyordu o gün, Ali Bey de  kırmadı onları. İçeri girip malzeme çantasıyla birlikte kapının önüne gelince Ulaş’ın sevincine diyecek yoktu artık. Ali Bey sebze kasasını ters çevirdi önce. Teneke makasıyla kestiği iki teneke şeridi kasanın iki tarafına çaktı minik çivilerle. Adam öyle zevkle yapıyordu ki işini, Ulaş hayran kaldı. Ali Amca kesin kızakçı olmalıydı! Yoksa sinirlenirdi yaparken!

 

Eve geldiler birlikte, kızağın içine Ulaş’ın bebeklik battaniyesini koydular zevkle. Sebze kasasının uçlarına gelen yerleri iple bağladılar. Oralardan yapışacaktı kızağa. Arkasından da birisi iterken arka saplarından tutacaktı. Evet, artık hazırlardı kaymaya. Özgür de dışarıda bekliyordu onları. Kapıya yöneldiler telaş içinde. Ulaş çok heyecanlıydı. Annesinin de kalır yanı yoktu…

 

Annesi tam kapıyı açarken Ulaş dikkatlice annesinin yüzüne baktı. Kesin bir soru soracaktı. Dahiyane soru soracağı zaman böyle dikkatle bakardı.

“Ne var oğlum, ne soracaksın gene?

Beklenen soru geldi sonunda:

“Anne, babam neden kızakçı değil?”

“Değil de ondan.”

“Sen de kızakçıyla evlenseydin o zaman!..”

Picture of İkbal Kaynar

İkbal Kaynar

Tüm Yazıları