FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

ELİF ANA

ELİF ANA

ELİF ANA (BİR ESKİŞEHİR ANISI – 1978)

Züleyha Akın

Ayşen, Eskişehir’in gecekondu mahallesinde yaşama gözlerini açmış, 7 erkek kardeşin en küçüğüydü. Ailenin tek kız çocuğu olarak ilgi göreceği düşünülürken tam tersi bir durum oluşmuştu. 

İşsiz bir babası ve ağabeyleri vardı. Annesi sabah daha gün ışımadan uyanıyor, önce bebeğini kucaklayarak yan komşusu olan Elif Ana’ya bırakıyor, daha sonra bebeğinin güvenilir ellerde olmasının rahatlığıyla eline pazar çantasını alıp evden çıkıyor, temizlik işlerinde çalışıyor, akşam karanlığında evine dönüyordu. 

Anne, eve gelir gelmez daha kapının önünde ayakkabısını çıkartmadan eşi ve erkek çocukları o günkü kazancını elinden alarak doğruca kahveye gidiyorlardı. Aklı fikri kızındaydı. Çocuk hasta olmasın diye evindeki sobayı yaktıktan sonra kızını alırdı.

Ayşen, 11 aylık olduğunda yürümüştü. İki yaşındayken Elif Ana’nın oturma odasındaki pencereden anasının yolunu gözler dururdu. Geldiğinde “Cevriye Annem geldi, yaşasın” diyerek çığlık atar ve yanına koşardı. Küçük kız için günün en güzel saatleriydi. Baba ve ağabeyleri eve geç gelecekleri için annesiyle baş başa zaman geçireceklerdi. Anne yorgun, mutsuz ve umutsuzdu. Bu yaşam koşullarına daha ne kadar dayanabilirdi, kendisi bile bilmiyordu. Çalışmaktan, ter dökmekten başka seçeneği yoktu ama bu neye yarardı. Kızı büyüdükçe ayakkabısı dar geliyor, yeni bir ayakkabı almak bütçesini zorluyordu.

Çalışıp çabalayarak yıllar geçti. Anne kararlıydı. Kızını mutlaka okutacaktı. İlkokul zorunlu olduğu için evdekiler seslerini çıkartmadılar ama ortaokula başlayacağı ay, evde kıyametler kopmuştu. Kadın kızının selameti için evdeki şiddete karşı koyuyor, hiç değilse kızını bu cehennem ortamından kurtarmak istiyordu.

Ayşen, Ortaokul son sınıftayken annesi çalıştığı evde cam silerken 7. kattan boşluğa düşmüş ve hastaneye kaldırılmıştı. Yoğun Bakım Ünitesinde makineye bağlayarak yaşatmaya çalıştılar. Ne yazık ki, Cevriye Anne, bu duruma On gün dayanabilmiş Onuncu günün akşamı yaşama veda etmişti.

 

Ayşen için yoksulluk ve yoksunluk dönemi başlamıştı. Annesi yaşayabilseydi kızını okutmak için azami ölçüde gayret sarf edecekti ama ne yazık ki ömrü yetmemişti. Ayşen ise ileride annesinin yerini alacağını hiç düşünmemişti.

 

Ortaokul’un bittiği yılın yaz tatilinde Lise’ye gitme hayalini kurarken erkeklerden oluşan aile meclisi çoktan kararını vermişti. Kız çocuğu okumayacak, fabrikada işe girip ailenin masrafını karşılayacaktı. 

 

Ailenin bir sıkıntısı daha vardı. Ayşen de bu evden giderse geçim kaynakları yok olacaktı. O nedenle kızın özgüveni kırılmalıydı. Bunu birdenbire değil kademe kademe yaptılar. 

 

Kısa sürede iş bulundu. Yakınlarda bulunan Tekstil Fabrikasının şefi çocuk işçi çalıştırmanın daha çok kâr getirdiğini bildiği için Ayşen’i görünce “yarın gel, hemen işe başla” demişti. 

 

İşe başlamadan önce semt pazarına giderek kolları ve boyu Ayşen’e uzun gelen bir pardesü bir de başörtüsü alınmıştı. Ayşen, pardesüye sesini çıkarmamıştı ama başörtüsünü anında red etmişti. Bu kararlılık karşısında aile fazla üstüne gidememiş, seslerini kesmişlerdi.

 

Ağabeyleri sırasıyla her gün birisi sabah erken kalkıyor ve kız kardeşini fabrikaya götürüyor, akşam iş çıkışında yine almaya gidiyordu. Yedi gün, Yedi kardeş bu işi layıkıyla yerine getiriyorlardı. İşin ucunda kahvehane parası vardı. 

 

Genç kız, ilerleyen zamanlarda evdeki masrafı kaldırmak oldukça zorlaşınca fabrikada fazla mesai’ye kalıyordu. Kalıyordu da ne oluyordu? Haftalığını aldığında eve gelinceye kadar daha fabrika çıkışında el koyuyorlardı. Eve gelince de kendisini dağ gibi bulaşık bekliyordu. Bir yandan ertesi günün yemeğini hazırlarken diğer yandan bulaşıkları yıkıyor, kül tablalarını boşaltıyor, salonun köşelerine gelişi güzel atılmış şarap şişelerini topluyor, evi siliyor, süpürüyordu. Bu yaşam dayanılır gibi değildi ama ne yapmalı (?) konusunda hiçbir düşüncesi yoktu.

Elif Ana ve eşi Hasan Emmi başka bir semte taşınmışlardı. Fabrikaya yakındı fakat Ayşen bir fırsatını bulup 5 dakikalığına bile göremiyordu. Ağabeyleri Kışla disiplini uyguluyor, göz açtırmıyorlardı.

 

Yıl, 1976’ya evrildiğinde fabrikaya yeni kadın işçiler işe başlamışlardı. Bu ablalar diğer ablalardan farklıydılar. Samimi, sıcak ve sevecen yüzleri vardı. Yüzlerinde gülücük eksik olmayan bu ablalar Ayşen’e çok yakınlık gösteriyorlardı. 

 

Aynı tezgâhta çalıştığı arkadaşı, bu yeni gelen ablaların İlerici Kadınlar Derneği üyeleri olduklarını kulağına fısıldamıştı. Bir de çok tehlikeli olduklarını duyduğunu da sözlerine eklemişti. Galiba patron ve patronun yandaşları söylemişti.

 

Öğle yemeği saati gelip yemekhanede yemek kuyruğunda bu ablaları izlemeye, yemek tepsisini aldıktan sonra aynı masaya oturma başlamıştı. Konuşmalarını pür dikkat dinliyordu. “İş, ekmek, özgürlük” gibi söylemleri vardı. Hadi neyse iş’i, ekmeği anlamıştı da özgürlük neyin nesiydi? 

 

Fabrikada kadın işçiler, erkek işçilerden daha az ücret alıyorlardı. Bu durum ablaların vurguladığı en önemli konulardan biriydi. 

 

Kendisi de işi tamamen öğrenmiş çıraklıktan ustalık statüsüne geçmişti. Artık haftalık değil aylık maaş alıyordu. Maaşları beyaz bir zarfın içinde veriliyordu ve hiç kimse arkadaşının aldığı maaşı bilmiyordu. Bu durum sır gibi saklanırdı. (!)

 

Bir akşam Ayşen soyunma odasında üstünü değiştirirken ablalardan biri olan Peri ablası ona rulo halinde getirilmiş bir kâğıdı eline sıkıştırmış ve gitmişti. O an çok heyecanlanmış, yüreği “küt.. küt…” atmıştı.

 

İçinden bir ses “Ayşen, sen artık büyüdün. İlk kez biri seni insan yerine koyuyor” demişti. 

 

Neydi Özgürlük?

 

O akşam iş çıkışında ağabeyi çantasına davranıp parasını almaya kalkıştığında direnmiş ve maaşını kimseye kaptırmayacağını söylemişti. Ağabeyi ite kalka eve götürdüğünde evde kıyamet kopmuştu. Çantası tamamen boşaltılmış, astarına varıncaya kadar didik didik edilmişti ama para yoktu. 

 

Kızın üstünü de arayamıyorlardı. Komşu kadını çağırarak üstünü yoklattıkları halde parayı bulamadılar. 

 

O gece karar verdiler. Para yoksa dışarıya çıkmak, işe gitmek de yoktu. İyi de bu kız işe gitmezse evdeki tencerede taş mı kaynatacaklardı. Ne yiyecek, ne içeceklerdi…

 

Erkekler mangası Ayşen’le uzlaşmaya karar verdiler. İşe gidecek kendilerine maaşı vermezse dahi evin faturalarını ve mutfak masraflarını karşılayacaktı. 

 

Ayşen’in de bir koşulu vardı. Madem öyle işine tek başına gidecek ve gelecekti. O artık bir birey olmuştu. 

 

Ayşen, o akşam kendisine broşür veren Peri Ablasını bir köşeye sıkıştırmış, kısaca durumu anlatarak maaşını emanet vermişti. Peri, önce karşı çıkmış fakat kızın ısrarına dayanamayarak kabul etmişti.

 

O gece el ayak çekilince zula’daki broşürü okumaya başladı. Önce hiçbir şey anlamadı. Bir daha, bir daha okudu. Bu yazılarda kendinden bir şeyler vardı. Sanki çok tanıdıktı. Yarın olsun, ablalarına soracak, öğrenecekti. 

 

İKD’nin broşürünü evin en gizli yerinde sakladı. Yeşil renkli bez çantasıyla duvarda asılı olan ve kimsenin alıp bakmayacağı Kuran’ın sayfaları arasına koydu.

 

Böylece birkaç ay geçti. Ayşen yine rahat değildi. Evdekiler peşin parayla değil mahalle bakkalından alışveriş yaptıkları için veresiye defteri kabarınca maaşını alır almaz, ilk işi borcunu kapatmak oluyordu. Sigara ve içki parası belini büküyordu. Bu eziyet dayanılır gibi değildi.

 

Bir sabah işyerinin kapısında işçilerin biriktiğini gördü. Ellerinde pankartlar vardı. “Eşit işe, eşit ücret” yazıyordu. Kadın işçiler iş bırakmışlardı. Adına GREV diyorlardı. Sessizce aralarına girerek mevzilendi. 

 

İşçiler kendi aralarında bir komite oluşturmuşlardı. İşveren ve temsilcileri daha doğrusu muhbirleri gelerek işçileri, işten atmakla tehdit ediyorlardı. Görüşmeler akşama kadar sürdü. Fabrikada yemek pişmemişti ama yakın çevreden kadınlar ayran ve bazlama getirmişlerdi. Ayşen “komün” sözcüğünü ilk kez duyuyordu. Önceleri ürkmüştü ama sonra ablaları ne anlama geldiğini açıkladıklarında içi rahatlamıştı. 

Hava kararmış hâlâ bir sonuç alınamamıştı. Komite kararını şöyle açıklıyordu. Çoluk çocuğu olup acilen eve gitmesi gerekmeyen işçiler orada sabahlayacaklardı. Ayşen’e nöbet görevi verdiklerinde çok mutlu olmuştu.

 

Çevreden topladıkları odunlarla fabrikanın bahçesinde kocaman bir çoban ateşi yakmışlar. Üstüne de çaydanlık demlik koymuşlardı. 

 

Bir ses yükseldi.

 

“Demiri Toz Ederler” 

 

Ayşen, bu türküyü ilk kez duyuyordu ama türkünün nakaratı olan “Loy… Loy… Loy…”a eşlik etmemek mümkün değildi. İçinde biriken ırmak coşmuş, denizlere karışmış ve oradan okyanuslara ulaşmıştı. Demiri toz edecek, ilmek ilmek dokuyacaklardı. 

 

Çok geçmeden ağabeyleri geldiler. Dev gibi cüsseleriyle küçük kızın karşısına kapı gibi dikildiler. “Hadi seni götürmeye geldik. Babam seni evde bekliyor. Gelmezsen seni evlatlıktan red edeceğini söyledi. ‘Patronuna karşı gelen evlat, evlat değildir’ diyor. Sen bu kız başına ne demeye sana ekmek veren kişiye nankörlük edersin! Yürü gidiyoruz!”

 

Ayşen, sakin bir sesle “siz gidin, ben burada kalacağım” deyince en büyük ağabey elini kaldırdı daha Ayşen’in yüzüne indirmeden bir kadın eline yapıştı. Bu sesi tanımıştı. Elif Ana’nın sesiydi. Bir taraftan da “bu kız senin kardeşin, kölen değil! Benim bu kızda emeğim var. Emeğimi kurda kuşa değil kimseye yem etmem!” diye bağırıyordu. 

 

Ağabeyleri boyunlarını bükerek oradan ayrılırken Ayşen, Elif Anasına sarılmış ve kimsesizliğinin o gün kırılması sonucunda hüngür hüngür ağlamıştı. Annesinin kokusu vardı. Annesi yanındaydı işte…

 

Eylem 15 günün sonunda patron dize gelerek işçilerin tüm haklarını kabul etmişti.

 

Bu başarıya imza atan kadınlar birbirlerine daha çok kenetlendiler. Ayşen ise İKD’ye giderek üye olmak istiyordu. Ancak 18 yaşını doldurmadığı için hiçbir Demokratik Kitle Örgütüne üye olamayacağını öğrendiğinde şaşırmıştı. “İyi de 18 yaşını dolduramayan kişi nasıl işyerinde çalışabiliyordu. Çocuk işçi çalıştırmak neden yasal oluyordu? Adı üstünde çocuk işçi…” 

 

Derneğe kayıt olamamakla çok fazla üzüldüyse de iş çıkışı ve hafta sonları seminerlere katılıyor, can kulağıyla dinliyordu. Oradan aldığı bültenleri eve gidince satır satır okuyor, anlayamadığı bir konu olursa ablalarına danışıyordu.

 

Dernekte hemen hemen her hafta sonu değişik gündemle toplantılar yapılıyordu. O hafta Pazar günü kadın sorunları (işçi kadın) içeren bir toplantıdan sonra işyerlerine dağıtılmak üzere bildiri kaleme alınmıştı. Fabrika çıkışlarında dağıtılacaktı. Ayşen bu bildirilerden yanına çokça aldı. İşyerinde üst baş aranıyordu. O nedenle güvenilir bir yere bırakması ve oradan alarak dağıtması gerekiyordu. Eve getirirse babası ve kardeşleri görürlerse sobada yakarlardı. En iyisi Elif Ana’ya götürmekti. Hem evi işyerine yakındı. Sabah bırakıp, akşam üzere alabilecekti. Öyle yaptı ve gönül rahatlığıyla işyerine gitti.

 

Akşam çok heyecanlıydı. İlk kez bildir dağıtacaktı. Üç kadın arkadaş, koşar adımlarla Elif Ananın evine gittiler. Kapıyı yumrukladıklarında Elif Ana çıkmadı. Hasan Emmi kapıyı açtı fakat ateş püskürüyordu.

 

“Elif evde yok. Sizin o verdiğiniz kâğıtları sağa sola dağıtırken polisler görmüş ve karakola götürmüşler. Ben ona üç kez ‘boş ol!’ dedim. O benim karım değil artıkın…” diyordu. 

 

Kızlar bu duruma çok şaşırmışlardı. Karakola giderek Elif Ana’yla görüşmek istediler. Nöbetçi komiser anlayışlı davranarak kızları görüştürdü. Elif Ana şöyle diyordu.

 

“Ahhhhh yavrılarım benim. Siz işyerinde çok yoruluyordunuz. Ben de çorbada tuzum bulunsun diye yan komşum Nefaret Hanımla, onun ahretliği olan Münise Hanım bir araya gelerek bildirileri dağıtarak dedik emme yakalandık. Biz ne bilelim a kızım..” 

Ayşen ve arkadaşları komiserle görüşerek kadınların serbest bırakılmasını rica ederler. Kadınların üçü de okuma yazma bilmiyorlardı. Birkaç neden sıralayınca komiser başını sallayarak “bu gece nöbetçiyim. Yarın saat 8’de nöbeti devretmeden önce teyzelerinizi evlerine göndereceğime söz veririm. Hadi şimdi geç olmadan evlerinize gidin!” diyordu. 

 

Sabah işe gitmeden karakola uğrayan Ayşen, uzun süre bekledikten sonra Elif Ana ve ekibini kapıda gördü. Kollarını açarak hepsiye bir anda kucaklaşınca sevgi yumağı oluşturmuşlardı. 

 

Elif Ananın yüzü son derece yorgun ve uykusuzdu. Ayşen yürümeye mecali kalmamış kadıncağızın koluna girerek evine doğru yürüdüler. Eve geldiklerinde anahtarı kapıya takınca açılmadığını, kapının içeriden kapalı olduğunu anladılar ve zile bastılar. Uzun uzun bekledikten sonra nihayet Hasan Emmi kapıyı açarak tüm hiddetiyle karısına bağırdı.

 

“Sen ne yüzle bu kapıya gelirsin. Senin namusun 5 paralık oldu. Polisler senin oranı buranı ellemişlerdir. Ben seni boşadım. Var git, nereye gidersen…”

 

Ayşen bu duruma çok üzülmüştü. Elif Ana’nın kocasına taviz vermeye hiç niyeti yoktu. Komşular duyarlarsa ne derler endişesi hiç yoktu.

 

“Efendi… Efendi… Sana efendi dediysek kendini bir şey sanma. Benim namusun senden sorulmaz. Seninki de benden. Ben ne yaptığımı iyi biliyorum. Bir daha bu kapıya ayak basmam!”

 

Ayşen, bu duruma bir çözüm üretmek zorundaydı. Elif Ana’yı bekâr kadın işçilerin kaldığı gecekonduya götürmekten başka seçeneği kalmamıştı. Çünkü kendi evine götüremezdi.

 

Elif Ana’yı arkadaşlarının evine bıraktıktan sonra aceleyle işyerine giderek mesaisine başladı. Akşama kadar kafası bu işle meşgul oluyordu. Kendisini işine veremiyordu. Nihayet mesai saati bitince önce Hasan Emmi’ye giderek yalvaracak sonra da Elif Ana’ya gidecekti.

 

Kapıyı açan Hasan Emmi’ye çok fazla söz söylemesine gerek kalmamıştı. Yaşlı insanın acısı ve pişmanlığı yüzünden okunuyordu. Uzun sözün kısası karısını evinde görmek istiyordu.

 

Sevinerek Elif Ana’sına koştu, durumu anlatınca bu kez yaşlı kadın geri dönmek konusunda direniyordu.

 

Aradan 5 gün geçti. Cuma günü akşamı fabrikadan çıkan Ayşen, karşısında Hasan Emmi ‘yi gördü. 

 

“Kızım gideyim de anana bir kez daha yalvarayım, evine dönsün. Onsuz o evde yaşayamam. Eğer geri dönmezse alıp başımı gideceğim. Beraber gidelim belki geri döndürebiliriz.” diyordu.

 

Hasan Emmi son kez şansını denemek istiyordu. Diğer kızlar da katılarak kafile oluşturdular. Önce Hasan Emmi arkasında kızlar adrese gittiler.

 

Elif Ana, namusuna dil uzatan kocasını af etmemek için direniyordu. Hep birlikte yalvardılar, yakardılar. Saatler sonra ikna ettiler ve evine döndürdüler. 

 

Züleyha Akın 

Picture of Züleyha Akın

Züleyha Akın

Tüm Yazıları