FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Güneş Işığı ve Tohum : Zuba ile Begu

Güneş Işığı ve Tohum : Zuba ile Begu

Seda Erdem

 

Büyük gölün kıyısında bir fil sürüsü yaşardı. Bu sürünün belleği, Yaşlı Anaç’tı. Tıpkı incir ağacının kökleri gibi, toprağın altındaki gizli suları o bilirdi. Kuraklıkta suyu, fırtınada yönü o bulurdu. Yaşlı Anaç’ın zamanında sürü, yavruların ortaklaşa büyütüldüğü, kimsenin aç kalmadığı sağlıklı ve sağlam bir anaerkil düzen içinde yaşıyordu. Dişiler ve yavrular birlikte çemberin merkezini oluşturur, yetişkin erkekler ise çeperlerde, çoğunlukla kendi başlarına ya da bekâr gruplar halinde yaşarlardı. Sürüyü bir arada tutan görünmez bağlarda onların da payı vardı, ama ağırlık her zaman dişi fillerin omuzlarındaydı.

 

Yıllar bu bilindik düzen içinde geçmiş Yaşlı Anaç’ın kulakları yıpranmış, gözleri buğulanmıştı. Sürü onun gölgesinde yürümeye devam ediyor, ama kimse eskisi gibi birbirine destek olmuyor, sorumlulukları paylaşmıyordu. Dünya değişmişti. İnsanlar, fillerin eski göç yollarını kapatmış, toprağı çitlerle bölmüştü. Yağmur bulutları nadiren gelir olmuştu. Kaynaklar azaldıkça, sürünün içindeki dayanışma da azalıyor, sessiz ama güçlü bir rekabet gittikçe güçleniyordu. Artık dişiler sadece kendi yavrularını koruyup beslemenin yollarını arar olmuşlardı. Sürünün içinde ama tek başına yaşam mücadelesi vermek, yavruları eğitmek, onlarla ilgilenmek hiç kolay değildi.

 

İşte bu zorlu koşullar içinde, sürünün en genç annesi Ujana (Ujana; Svahili dilinde çocukluktan yetişkinliğe geçilen kırılgan dönemi tanımlar.) ilk yavrusu Zuba’yı doğurdu. (Zuba; Chewa dilinde güneş ışığı demektir.)  Ujana heyecanlıydı ama yaşamla iligili neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Yeşil otların hangisi zehirli, hangisi şifalıydı? Leopar kokusu nasıl ayırt edilirdi? Bunları ona kendi annesi öğretememişti. Çünkü çember ve dayanışmanın gittikçe zayıfladığı yıllarda henüz iki üç yaşlarında olan annesi de yeterince bilgi edinememişti.

 

Zuba, annesinin gölgesinde büyüyecek, onun ne yaptığını izleyerek hayatta kalmayı öğrenecekti. Ancak Ujana’nın ilgisi çoğu zaman Zuba’da değildi. Aklı sürünün bir sonraki su kaynağına ulaşıp ulaşamayacağında, Yaşlı Anaç’ın son buyruklarında, kendi güçsüzlüğünde, kendi şanssızlığında ya da  geceleri duyulan silah seslerinde idi.

 

Kısa süre sonra çembere yeni bir koku yayıldı; Ujana yine hamileydi. Daha Zuba sütten kesilmemişti ki, karnındaki yeni yavru onun ilgisini çoktan ele geçirmişti. O günden sonra Zuba, annesinin hortumunu daha az hissetti. Annesine yaslanmak istediğinde, Ujana başını çeviriyor, uzaklara dalıyordu.

 

Yağmur mevsimi geldiğinde, Begu doğdu. (Svahili dilinde Mbegu kelimesinin yumuşatılmış halidir ve tohum demektir.) Annesi, doğumdan hemen sonra, gözlerini Zuba’ya dikti ve uzun uzun baktı. Filler konuşmak için her zaman sese ihtiyaç duymaz. O andan itibaren Zuba, kendisini Begu’nun başında buldu. Gece gündüz onun yanındaydı. Gözünü kırpmadan Begu’yu korudu, ona doğru memeyi bulması için yardım etti. Begu gece yarısı uyandığında annesinin değil, Zuba’nın gövdesini arar oldu.

Begu’yu büyütmek, annesinin bir emri miydi? Belki de hayır. Zuba’ya göre sürünün buyruğu belliydi; “Büyük yavru, küçüğe bakar”. Artık geçmişteki gibi dişi filler  beraberce sürüdeki tüm yavruları koruyup ilgi göstermiyordu. Hiç kimse, büyük yavrunun da ne kadar küçük olduğunu umursamıyordu.

 

Zuba,  güle oynaya değil, Begu’yu korurken büyüdü. Kendi oyununu unuttu. Kendi yolunu bulması gereken yaşta, başkasının yolunu aydınlattı. Vahşi doğada fillerin büyük miktarlarda tükettiği ağaç kabuklarını soyar, en tatlı yaprakları kızkardeşine bırakırdı. Zuba, Begu ile birlikte büyüyen içindeki  boşluğu hisseder ama dillendirmezdi. Kimse onun da şefkate ihtiyaç duyduğunu fark etmezdi. Ne de olsa Zuba, güneş ışığıydı.

 

Mevsimler birbirini kovaladı, yıllar su gibi aktı ve  iki fil de ergenleşti. Begu artık kendi başına yiyecek bulabiliyor, su kaynaklarını takip edebiliyordu. Zuba’nın ona öğretecek pek bir şeyi kalmamıştı. Yine de Zuba hâlâ kendisinden çok annesinin isteklerini, kardeşinin ihtiyaçlarını karşılama çabası içinde ve tedirgindi. Begu ise annesi Ujana’dan çok ablası Zuba’nın ışığıyla filizlenmekte oluşunu yadırgamıyordu.

 

Bir gün, sürü ağır aksak varlığını sürdürürken büyük bir nehrin kıyısına geldiler. O yıl bahar bereketliydi ve yağmur sularıyla beslenen nehir coşkundu. Yüzlerce fil, karşı kıyıya geçmek için nehre giriyor, yavrular annelerine, anneler yavrularına seslenerek akıntıya kapılmadan ilerlemeye çalışıyorlardı. Filler yavruların coşkun akıntıyla sürüklenmesinden korkuyor, kaygının tedirginliği tüm sürüyü sarıyordu.

 

Zuba suyun kenarında durdu. Yıllardır içinde büyüyen boşluğu ilk kez bu kadar netlikle fark etmişti. Önce nehirde ilerleyen Ujana’ya ve ardından birkaç adım gerisindeki Begu’ya baktı. Begu’nun gözlerinde, ilk kez, güvencesizlik ve kaygıyı gördü. Zuba, sessizce suya girdi. Hortumuyla suyu yoklarken Begu’nun sesini duydu: “Zuba!”

 

Geceler boyunca uyanık kalmasına sebep olan ses, o tanıdık, hem yumuşak hem de ağır çağrı! Zuba bir an durdu sonra başını hafifçe eğdi ama dönüp ardına bakmadı. Bir kere göz göze gelse, yine Begu’yu koruyup kollamak için kendisini unutacaktı. Bunu sürdürecek gücü kalmamıştı. Sadece akıntıya karşı, ağır ağır yürüdü.

 

Bir zamanlar aynı gölgede büyüyen iki fil, şimdi aynı nehrin soğukluğunu ayaklarının altında hissediyorlardı. İlk kez Zuba’nın sırtında Begu’nun hortumunun sıcaklığı yoktu. Nehrin serin suları sanki yürekleri bile soğutuyordu.

 

Zuba nehrin öteki yakasında kıyıya çıktı. Islanmış kulaklarını ve tüylerini silkeledikten sonra arkasına baktı. Begu hâlâ suyun içindeydi. Hortumunu kaldırmıştı ama sesi çıkmıyordu. Göz göze geldiler. Begu bir şey söyleyecek gibiydi ama ses etmedi. Suyun içinde öylece durdu; ne ileri gidebiliyor, ne de geri dönebiliyordu.

 

Zuba kardeşine bakarken sanki zaman durdu, sonra silkelenip yoluna devam etti. Ablasının uzaklaştığını gören Begu da bir süre sonra yoluna devam etti ve tek başına daha zor olsa da kıyıya çıkmayı başardı. İki fil o günden sonra, aynı gölgesiz topraklarda yürüseler de yan yana gelmediler.

 

Yıllar içinde bazen sürü dağıldı, bazen aynı çemberde yeniden toplandılar ve başka su kaynaklarının olduğu topraklara göçtüler.

 

Kimi anlatıcılara göre; Zuba’nın içindeki boşluk yıllar içinde biraz küçülse de, görünmeyen hortumun sırtındaki sıcaklık hissi ve ağırlığı hep onunla kaldı. Ve Begu’nun söylemediği o söz, çıkartmadığı o ses neydi kimse bilmedi.

 

Kimi anlatıcılara göre ise; Zuba ve Begu bir gün yan yana gelip hortum hortuma tutuştular ve sakin bir nehirde yavru filler gibi oynarlarken görenlerin, neşeli seslerini duyanların kalplerini de ısıttılar.

  • Niçin “Zuba ile Begu”’nun masalını yazdım?

Masallar çocukluğumdan beri benim için destekleyici, yol gösterici, eğlendirici, hayal gücümü geliştirici,  düşündürücü ve soru sordurucu oldular.

Anneannem pür dikkat kesilmiş torunlarına saatler süren masallar anlatırdı. Oldukça geniş bir masal repertuarı vardı ve her masalı kendisine has eklemelerle, tonlamalarla aktarırdı. Anneannemin masalları aracılığıyla hayatın zorlu süreçlerinde desteklenmiş hissettiğim için her zaman masalların terapötik bir etkisi olduğuna inandım. Bu nedenle masallar yazdım ve dışavurumcu sanat terapisi atölye çalışmalarım içinde bu masallara da yer verdim.

Fillerin neredeyse 3 yaşına dek anne sütüyle besleniyor ve 10-15 yaşına dek annelerinin yanında kalıp onlardan öğrenmeye devam ediyor oluşlarını okuduğumda; bu süreci insan gelişimine benzetmiştim. Merak ve ilgiyle özellikle fillerle ilgili Afrika masallarını okumuş, onlardan ilham alarak yeni bir masal yazmayı hayal etmiştim. Anlatılması zor deneyimleri biraz daha rahat konuşabilmemize yardımcı olması niyetiyle Zuba İle Begu masalını yazma sürecim de böyle başlamıştı.

Masalda işlemek istediğim tema neydi?

 

Orta yaşlarını aşmış bir çok kadın ve erkekle sohbetlerimizdeki ortak temalar dikkatimi çekmekteydi. Ebeveynleri yaşlandıkça artan sıkıntılardan, yıllardır üstlendikleri aile içi sorumluluklar nedeniyle yorgun düştüklerinden, kardeşleriyle ilişkilerinde oluşan sorunlardan, bel ve sırt ağrılarından, yetersiz olma kaygısından, tükenmiş hissettiklerinden bahsediyorlardı. Bazıları bu zorlu süreçteki sıkıntıların kendilerinden kaynaklandığına inanıyorlardı ve ne yazık ki büyük çoğunluğu da bu sorunların çözümü olmadığından emindi.

 

Özellikle çözümsüzlük inançları beni derinden etkiliyor, onlara biraz olsun yardımcı olabilmek istiyordum. Bu nedenle Aile Sistemleri Kuramı, Nesne İlişkileri Kuramı, Bağlanma Kuramı ve Gelişimsel Travma ile ilgili makaleler okumaya başladım. Okuduğum vaka örneklerinde de sıklıkla yer alan bir davranış örüntüsü olan çocuklukta ebevynleştirme (parentification) kavramı özellikle ilgimi çekti. Okuduğum kaynaklardan anladığım kadarıyla;

 

Ebeveynleştirme, bir çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan sorumlulukları üstlenmek zorunda kalmasıdır. Bu sorumluluklar iki türlüdür:

 

Araçsal Ebeveynleştirme: Ev işleri, kardeş bakımı, ailenin geçimine katkı gibi somut görevler çocuğun yaşına uygun olmadıkları durumlarda gelişimsel fırsatların kaybına yol açabilir. Örneğin çocuk bu sorumlulukları yerine getirirken kendisinin çocuk olduğunu unutabilir, oyun oynamak, yardım talep etmek gibi doğal davranışları sergileyemez. Bunların travmatik etkisi yıllar sonra ergenlikte ve hatta yetişkinlikte kronik stres, sürekli yorgunluk, tükenmişlik olarak gözlemlenebilir.

 

Duygusal Ebeveynleştirme: Bir ebeveynin sırdaşı, arabulucusu, hatta duygusal destekçisi olmak. Çocuğun gelişimi için uygun olmayan bu sorumluluklar bir tür istismar olarak görülebilir. İlerleyen yıllarda travmatik etkisi duygu düzenleme bozuklukları, kimlik ve sınır sorunları, anksiyete ve depresyon olarak ortaya çıkabilir.

 

Uzun yıllar araçsal ebeveynleştirme, duygusal ebeveynleştirmeye kıyasla “daha az kaynak tüketen”, “daha az duygu yüklü” ve bu nedenle çocuğun gelişimi için daha az zararlı olarak görülmüştür. Ancak günümüz travma araştırmaları bu görüşü temelden sorgulamaktadır. Yeni bakış açısı, araçsal ebeveynleştirmeyi de kendi başına bir stres faktörü ve kronikleştiğinde bir travma kaynağı olarak ele almaktadır.

 

Araçsal görevlerin doğası gereği travmatik olmadığını söylemek önemlidir. Hatta yaşa uygun ev işleri çocuğun gelişimine olumlu katkıda bulunabilir. Fakat travma kuramının odaklandığı nokta, bu görevlerin nasıl ve hangi koşullarda verildiğidir.

 

Genellikle ailede ebeveynin hastalığı, madde bağımlılığı, ekonomik zorluklar veya duygusal olarak ebeveynin ulaşılmaz oluşu gibi bir eksiklik veya kriz durumu vardır. Çocuk bu boşluğu doldurmak zorunda hisseder.

 

Çocuğun yaşına, fiziksel ve duygusal kapasitesine uygun olmayan sorumluluklar yüklenmesi travmanın temelini oluşturur. Görevlerin zaman zaman değil, sürekli ve yoğun bir şekilde çocuğun sırtına binmesi, çocuğun kendi ihtiyaçlarına (oyun, dinlenme, sosyalleşme v.b.) vakit ayırmasına engel olur. Çocuğun üstlendiği bu ağır yükün aile içinde görülmemesi, takdir edilmemesi ve karşılığında hiçbir duygusal destek almaması, travmatik deneyimin en yıkıcı yönlerinden biridir.

Ebeveynleştirme’nin Gölgesinde Zuba ile Begu

Masallar, çoğu zaman bize kendimizi anlatır. Fillerin, nehirlerin ve kurak toprakların dilinden süzülen bir hikâye, bazen en karmaşık psikolojik gerçekleri en yalın haliyle fısıldar. Zuba ile Begu’nun da böyle bir masal olmasını istedim.

 

Yeterince iyi olmayan anne Ujana, toy ve tecrübesizdir, ama aynı zamanda sürünün dağılmasının, kaynakların azalmasının, Yaşlı Anaç’ın rehberliğindeki zayıflıkların da kurbanıdır. Alışılmış kurulu düzen çöktüğünde, yük en kırılgan olanların –önce en genç annenin, sonra onun ilk doğan çocuğunun– omuzlarına biner ve yük yıllar geçtikçe, sistem  çökmeye devam ettikçe daha da ağırlaşır.

 

Sağlıklı bir ailede nesiller arası sınırlar belirgindir. Ebeveynler çocuklarına bakarken, büyük kardeş de küçüğüne zaman zaman yardım edebilir; ancak bu, ikincil bir roldür. Zuba’nın durumunda, bu rol birincil hale gelir, kardeşinin bakım ve eğitim sorumluluğu neredeyse tamamen ona devrolunur.

 

Masalda Zuba, özellikle araçsal ebeveynleştirme türünü üstlenir. (Begu’nun fiziksel bakımı, beslenmesi ve korunması.) Ancak annesinin sözel olarak ifade etmediği isteklerini bile algılayıp sorgusuzca eyleme geçmesi aynı zamanda annesinin duygusal destekçisi olması ihtimalini de düşündürür.

 

Kardeşler Arasında Açılan Uçurum

 

Ebeveynleştirilmiş çocuk (Zuba), içten içe bakım verdiği kardeşinin (Begu) minnettar olmasını, onu görmesini, teşekkür etmesini bekler. Ancak Begu bu beklentinin farkında değildir; çünkü kendisine sunulan bakım, onun için “ablacığının doğal görevi” olarak normalleşmiştir.

 

Karşılıksız emek, zamanla sessizliğe bürünmüş bir öfkeye dönüşebilir. Zuba hissettiği öfkeyi ifade edemez, hatta bu histen utanır. Çünkü öfkesi “iyi abla” rolüyle çelişir. Suçluluk duyar. Sesini çıkarmaz.  Ta ki yılların yorgunluğuyla yürümekte bile zorlandığı bir gün coşkun nehrin öte kıyısına geçmek zorunda kalana dek.

 

Nehir: Sınır Koyma ve Ayrışma Anı

 

Masaldaki nehir geçişi, ayrışma (differentiation) denilen kritik anı simgeler. Zuba, yıllardır taşıdığı yükü fark eder ve bu sefer geri dönüp Begu’ya bakmaz. Bir kere dönse, kardeşiyle göz göze gelse yine o eski role dönecektir. Bu an, çocukluğunda ebeveynleştirilmiş kişinin, sağlıklı sınırlar koymaya başladığı, çoğu zaman yürekte acı hissi uyandıran, sancılı bir dönüm noktasıdır. Zuba tek başınalığa ilerlerken, Begu coşkun nehrin ortasında olduğu yerde kala kalır “ne ileri gidebilir ne de geri dönebilir”. Onarılmamış bir ebeveynleştirme, iki kardeşi de yalnızlığa sürükleyebilir.

 

Kız Çocukları Neden Daha Yüksek Risk Altında?

 

Masalın kahramanı Zuba’nın bir dişi fil olması tesadüf değildir. Araştırmalar, kız çocuklarının  ebeveynleştirmeye daha fazla maruz kaldığını ve kaygı, depresyon, ilişki sorunları, kendini feda etme eğilimi gibi sonuçlarından daha ağır etkilendiğini göstermektedir. Toplumsal cinsiyet rolleri, kız çocuklarından “doğal bakıcı” olmalarını bekler; bu beklenti, aile içinde fark edilmeden bir çocuğun omzuna dev bir yük bindirir. Zuba’nın hikâyesi, bu beklentinin somutlaşmış halidir.

 

Masalda gizli saklı da olsa “umut” var mıdır?

Zuba ve Begu, ebeveynleştirmenin sonuçlarının bir trajedi olmak zorunda olmadığını da fısıldar aslında. Masal aracılığıyla aile içerisindeki ebeveynleştirme ve bunun ilişkilere olumsuz etkileri fark edildiğinde bir değişim, dönüşüm süreci başlayabilir. Masaldan örneklerle aile içi roller ve yaşanan durumlar konuşulduğunda, sınırlar yeniden çizildiğinde iki kardeş belki yeniden buluşabilir, bu sefer birbirlerini incitmeden, suçlamadan, belki de empati ve özlemle hatta sevgiyle.

 

Belki de her Zuba’nın ihtiyacı olan, sürüden bir filin çıkıp şunu söylemesidir: “Begu, senin taşıdığın yükün farkında değildi. Çünkü o yük, ona hiç gösterilmedi. O, sırtında kendi yüküyle yürüdü ve seninki onun için görünmezdi. Bu, sadece onun hatası değil; sürümüzün, koşulların, annenizin toyluğunun ve belki de senin sessizliğinin bir sonucuydu. Sen artık o yükü taşımak zorunda değilsin ve kardeşin de senin taşıdığın ağırlığı asla tam olarak bilemez. Bu haksızlığın içinde yarattığı boşluğu, bugün başka şeylerle doldurabilirsin. Kendi ihtiyaçlarınla, kendi isteklerinle, kendi oyunlarınla.”

 

Bu sözleri duyan Zuba, büyük olasılıkla kendi ihtiyaçlarını, isteklerini anlamak ve oyun oynamakta zorluk çekecektir. İşte o zaman da şu sözler ona rehber olabilir.  “Geçmişi değiştirmek ne yazık ki mümkün değil. Onun için bugün ne yapabileceğimizi düşünmek sağlıklı olabilir. Bugün içindeki o kırgın, yorgun yavru file sevgiyle bakmayı seçebilirsin. O yavru fil, bugünkü güçlü dişinin içinde hâlâ yaşıyor. Ona şunu söyler misin? Artık sıra sende. Şimdi büyümek zorunda değilsin. Tüm oyunları oynayabilir, çamurlarda yuvarlanıp, hortumunla istediğin kadar su fışkırtabilir, en tatlı filizleri keyifle yiyebilirsin.”

 

Ve belki Begu’nun ihtiyacı da bir filin şunları söylemesidir: “Begu çocukluğun boyunca oyun oynadın, eğlendin, belki Zuba’dan çok daha az yük taşıdın. Ablanın bakışındaki o derin yorgunluğu gördüğünde çoktan aranızda bir uçurum açılmıştı. Bunu fark ettiğinde aynı zamanda terk edilmiş hissetmiş, ablana kızmış olabilirsin. Belki de olanlar için kendini suçladın. Acaba bir gün öz şefkatle ‘Ben de bir çocuktum, bir şey bilmiyordum. Şimdi büyüdüm ve ablamın bana söyleyemediği acıyı duyabiliyorum’ diyebilir misin?”

 

Çocukluğunda Ebeveynleştirilmiş Yetişkinler için Notlar

 

  • J.Jurkovic (1997), ebeveynleştirilmiş çocukların sadece maruz kaldıkları ihmal için değil, aynı zamanda kaybettikleri çocukluk dönemleri “kaybedilen oyun, arkadaşlık ve özgürlük” için de yas tutmaları gerektiğini vurgular.
  • Çocuklukları boyunca sürekli olarak duygusal veya fiziksel sınırları ihlal edilen bu bireyler; terapi sürecinde, yetişkin hayatlarında sağlıklı, esnek sınırlar koymayı öğrenirler. Bu konuda Durr (2013), şu önemli noktaya dikkat çeker: Ebeveynleştirilmiş bireyler ya tamamen ihtiyaçlarını göz ardı ederek başkalarının onayına muhtaç olurlar, ya da o kadar katı sınırlar koyarlar ki kimseyi yaklaştırmazlar. Bu nedenle terapinin hedefi, katı sınırlardan ziyade esnek ve sağlıklı bir çizgi bulmaktır. Sınır belirlemede net olmak, öz bakımın bencilce olmadığını hatırlamak ve bazen “hayır” demenin gerekliliği birçok kaynak metinde de vurgulanır.
  • Pestano (2024), ebeveynleştirilmiş bireylerin işyerinde tükenmişliğe karşı savunmasız olduklarını çünkü sürekli olarak stres ve yorgunluk işaretlerini göz ardı etme eğiliminde olduklarını belirtir. Bu farkındalık,  kişinin kendi ihtiyaçlarını tanıması, önceliklendirmesi, kendine şefkat göstermesiyle yakından ilişkili olmanın yanı sıra değişimin ilk ve en zor adımlarından biridir.

 

Kaynakça

  • Annabelle Psychology. (2025). A guide to healing from parentification. Annabelle Psychology Singapore.
  • Brumariu, L. E. (2015). Parentification and mechanisms of risk for psychopathology in childhood and adolescence. Child Development Perspectives, 9(1), 58–62.
  • Chase, N. D. (Ed.). (1999). Burdened children: Theory, research, and treatment of parentification. Sage Publications.
  • Durr, L. (2013, November 14). Parentification and boundaries: Helping patients navigate role reversal. Psychiatric Care Network Blogs.
  • Heather. (2024, May 15). How I healed after being a parentified child. Psychology Today.
  • Hooper, L. M. (2007). The conceptualization and measurement of parentification. The American Journal of Family Therapy, 35(4), 323–338.
  • Jurkovic, G. J. (1997). Lost childhoods: The plight of the parentified child. Brunner/Mazel.
  • Macfie, J., Brumariu, L. E., & Lyons-Ruth, K. (2015). Parentification and psychopathology: A developmental framework. Frontiers in Psychiatry, 6, Article 172.
  • Pestano, C. (2024). Parentification: The ’empty hole’ inside [LinkedIn Post]. LinkedIn.
  • Afrika masalları ve dilleriyle ilgili araştırmalar  www.deepseek.com aracılığıyla yapılmıştır.
  • Görseller Gemini Generated Image ile tasarlanmıştır.
Picture of Seda Erdem Duygu

Seda Erdem Duygu

Tüm Yazıları