FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

SABAHA ÖVGÜ

SABAHA ÖVGÜ


SABAHA ÖVGÜ

Aynullah Akça

Kışın, kalkma saati geldiği halde fazla yüz bulduğu misafirlikten bir türlü gitmek istemeyip ortalığı birbirine katan şımarık çocuklar gibi esip gürlediği boğuk bir mart günüydü. Matos Kişi, o sabah da her zamanki gibi erkenden uyandı, bunun hayatının akışını kökünden değiştirecek bir gün olacağını bilmeden. Yatak odası buz gibi soğuktu. Akşam yatağa girmeden tutuşturdukları, koyun tezeği dolu sobanın verdiği sıcaklık çoktan etkisini yitirmişti. İçerde suni bir kaynaktan geliyormuş hissi veren yumuşak bir kar aydınlığı vardı. Soğuktan buz tutmuş pencere camlarından dışarıyı göremiyordu. Rüzgârın etkisiyle zaman zaman yolunu şaşırıp, pencereye vuran kar tanelerinin, sabah sessizliğinde duyulur duyulmaz tıkırtısından, önceki gün öğle saatlerinde başlayan kar yağışının hâlâ devam etmekte olduğunu anladı. 

Karısı Sara kalın yün yorganı başına çekmiş, ana rahmindeki bebek gibi Matos’un kolları arasında kıvrılmış, tatlı tatlı uyuyordu. Vücutlarının birbirine temas eden kısmı ve özellikle de karısının sıcak nefesine hedef olan göğsü, dışarıdaki soğuğa rağmen vıcık vıcık ter içinde kalmıştı. Kendisinin aksine karısı sabah uykusuna çok düşkündü. Onu uyandırmamaya dikkat ederek uyuşan kulunu usulcacık başının altından çekti. Yine aynı dikkatle kendi vücudunu karısınınkinden ayırarak geniş demir karyolanın boş kenarına taşıdı, gece boyunca insan sıcaklığına hasret patiska çarşafın, adeta intikam alırcasına, ıslak vücuduna ikinci bir deriymiş gibi yapışmasına aldırmadan. 

Sabahları erkenden, şehirlilerin deyimiyle, “kargalar bokunu yemeden” kalkmak, onda İkinci Dünya Savaşı zamanında kesintisiz dört yıl süren askerlik görevinden kalma bir alışkanlıktı. 

Matos Ağaoğlu 1941’in yazında, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı kasıp kavurduğu bir dönemde, henüz çiçeği burnunda bir lise mezunuyken, arkasında hepi topu bir ay birlikte yaşadığı, altı aylık hamile, gözü yaşlı bir gelin bırakarak kışlanın yolunu tutmuştu. 

Kars’ta sağlık muayenesinden geçtikten sonra doğrudan Ankara Mamak Yedek Subay Okulu’na sevk ettiler. Burada gördüğü altı aylık eğitimden sonra Kilis’teki piyade birliğine teğmen rütbesiyle atandı. Daha sora sırasıyla Maraş, İzmir, İstanbul Birinci Ordu Komutanlığı’nın istihbarat bölümlerinde tercümanlık görevinde bulundu. Savaşın son yılında Balkanlardan Hitler Almanya’sına karşı yeni bir cephenin açılacağı söylentilerinin yoğun olarak yayıldığı bir dönemde, ise apoletine bir yıldız daha eklenerek Kırklareli yakınlarında, her an Bulgar sınırından içeri girmeye hazır bir şekilde mevzilendirilen zırhlı birliğe tayin edildi. Matos, “gerçek sabahı” işte Trakya’daki bu son görevi sırasında, gecenin saat üçünden gün doğumuna kadar tankın başında saatlerce, harekete hazır bir şekilde beklerken keşfedecekti.

Önceleri o da diğer birçok silah arkadaşı gibi, bunu Alay Komutanı Salih Madaralı’nın, asker arasındaki yaygın lakabıyla Madara Salih’in, yeni bir „askeri bileme“ yöntemi olarak görüp eleştirmişti. Askeri gece yarılarında, “Hareket emri çıktı!” diyerek, uykusundan kaldırıp saatlerce ‘hazır ol’da bekletmenin ve sonra da alay eder gibi, “Hareket ikinci bir emre kadar ertelendi!” diye alarmı kaldırmanın, savaş anında ne gibi bir pratik yarar sağlayacağını anlamadığını, bu katı disiplin yanlısı Albay’a da söylemişti. Madaralı ise, ne yaptığını çok iyi bilen insanların kendine güvenen haliyle dostça gülümsemiş, kocaman pençesini Matos’un omzuna koyarak, “Üsteğmen Matos Ağaoğlu, dikkat et! İkimiz de göçmen çocuğuyuz, adlarımız bile yerlilerinkine pek benzemiyor. Kurtuluş savaşında bir damla kan bile akıtmadan gelip hazıra konduk. Belki de karşı saflarda savaştık. Bundan sonra çıkacak bir savaşta bu bayrak altında yaşamayı hak ettiğimizi herkesten önce bizim ispat etmemiz gerek.“ demişti. Matos, uzaklaşan Albay’ın ardından bu sözleri bir tehdit mi, uyarı mı, yoksa kendine yandaş kazanma çabası mı olarak algılaması gerektiği üzerinde bir süre düşünmüştü. Zira daha önceleri de ordu içinde örgütlenmeye çalışan, Turancılardan TKP yanlılarına kadar farklı gruplar çeşitli yollardan temas kurarak onu kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardı, ama o hiçbirine itibar etmemişti. Albay Salih Madaralı’nın en büyük emelinin, doğduğu yer olan ve soyadının da geldiği Bulgaristan’daki Madara şehrini, günün birinde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde görmek olduğunu biliyordu. Bunu kendisi anlatmıştı Matos’a, ama sağduyulu bir asker olan Madaralı’nın, bu amaçla gizli örgütlenmelere gidecek kadar maceracı biri olmadığını da biliyordu. Başka herhangi bir grupla da ilişki içinde olduğuna ihtimal vermiyordu. Sonuçta, gerçek niyetini kendisinden hem yaşça hem de rütbece daha küçük bir meslektaşına dolaylı yollara sapmadan, açıkça söyleyebilecek bir kişiliğe sahip olan Albay’ın sözlerinin altından amacını aşan anlamlar çıkarmanın yersiz olduğuna karar vermişti. Sahte hareket emirleriyle askeri gece yarıları uykusundan kaldırıp harekete hazır bir şekilde bekletmeyi hiçbir zaman anlayamadığı ve bu konuda artık üzerinde kafa yormaktan vazgeçtiği askeri mantığın, daha doğrusu, ona göre, mantıksızlığın bir gereği olduğunu kabul edip uymaktan başka bir çıkar yol görmemişti.

Boşu boşuna kızıp sinirlenmek yerine bu anlamsız bekleme saatlerinde, hemen her gün gözden geçirdikleri hareket planı üzerinde kafa yordu. Planın ayrıntılarını, bölgenin topografik özelliklerini, telaffuzu çok zor ve genellikle yarı Bulgarca yarı Türkçe sözcüklerden oluşan yerel isimleri, stratejik noktaları defalarca aklından geçirerek, bütün ayrıntılarıyla hafızasına yerleştirmeye çalıştı. Bu konular üzerinde de düşüneceği fazla bir şey kalmayınca, bu sabah saatlerinin sessizliğinde doğayı gözlemlemeye başladı. Bunu, giderek karşı konulmaz bir tutkuya dönüşeceğinden şüphe bile etmeden yaptı. Sabahın insanı ferahlatan serinliğini, onun insanı olağanüstü derin ve yüce şeyler düşünmeye sevk eden ilahi sessizliğini sevdi. Gece karanlığının gün ışığı karşısında adım adım gerileyişine, ufkun bir renk cümbüşüne dönüşmesine hayran kaldı. Bu ilahi manzarayı çoğu kez mutluluktan gözleri yaşararak seyretti. Bu eşsiz sessizlikte savaşı, hayatı, ölümü, insanı, insanlığı düşündü. Düşünceleri sık sık kendi ailesine gitti. Henüz görmediği oğlunu, karısını, anasını; askerdeyken kaybettiği, bir daha ebediyen göremeyeceği dedesi Abbas Ali’yi, babası Teymur’u, baba dostları Seyit Mir Cafer’i, Tahsildar Aynullah Beyi düşündü. Karısının sevgi, hüzün, yalnızlık, çaresizlik dolu; ümitle ümitsizlik arasında gidip gelen ruh halini anlatan mektuplarını defalarca aklından geçirip, üzerinde düşündü. Geleceğe yönelik planlar kurdu.

Farkında olmadan, bu sessiz sabah saatlerinde düşünceleriyle baş başa kalmaya giderek o kadar alıştı ki, daha düne kadar herkes gibi kendisinin de nefret ettiği kalk borusu sesini şimdi, gazetesinde tefrika edilen sürükleyici bir macera romanın bir sonraki sayısında, olup bitenleri sabırsızlıkla bekleyen okuyucu gibi beklemeye başladı. Öyle ki yedi yıl önce terhis olup sivil hayata geçtikten sonra da bu alışkanlığını, kutsal bir ibadet gibi, aynı şekilde sürdürmeye devam edecekti.

Askerlik dönüşü köydeki o ilk sabahını hatırladı. Akşam ziyaretine gelen son misafiri de ağırladıktan sonra, yatak odasına çıkmış, hemen hemen hiç konuşmadan gece boyunca, dört yıllık hasretin acısını çıkarırcasına sevişmişlerdi. Nihayet ikisi de mecalsiz kalıp, kendilerini sırtüstü yatağa bıraktıklarında tan yeri ağarmak üzereydi. Sara’nın akşamdan hazırladığı yiyeceklerle karınlarını doyurduktan sonra, terden sırılsıklam olan çarşafları değiştirmiş, uyumak için yeniden yatağa girmişlerdi. Sara, bir çocuk gibi anında uykuya dalmıştı. Ama Matos’u uyku tutmamıştı. Sanki bırakırsa bir dört yıl daha uzak kalacaklarmış gibi ona sıkı sıkıya sarılan karısının kollarından dikkatlice kurtularak dışarıya çıktı. 

Ilgıt ılgıt esen seher yeli onu kapıda karşıladı. Envaiçeşit kır çiçeği kokularıyla karıştırılarak ayaklarına kadar getirilen bu yıllanmış kar serinliğini, dört yılın hasretiyle ciğerlerine çekti. Uzun bir süre Pernavut Vadisi’ni ve onu çevreleyen dağları seyretti. İşte her şey dört yıl önce bırakıp gittiği gibi yerli yerindeydi. Gerçek şafak aydınlığı, gece boyunca ufukta asılı duran Erivan şehrinin ışıklarını tümüyle bastırarak ufka hâkim olmuştu. Bu şafak aydınlığında gökyüzü, sonsuz bir boşluktan çok, koyu mavi Kütahya çinileriyle kaplı, yüce bir tapınağın kubbesini andırıyordu ve şafak aydınlığına karşı inatla direnmekte olan az sayıdaki yıldız ise bu muazzam kubbeye gelişigüzel serpiştirilmiş altın sarısı figürler gibi duruyordu. Bu mavi aydınlık fonda vadiyi kuşatan dağların mor siluetleri, onları olduklarından daha sarp, muhteşem ve mağrur gösteriyordu, fakat bu muhteşem temmuz sabahına damgasını vuran, yine de sessizlikti, o ilahi sabah sessizliği. Yükseklerden kovulunca, aşağılara kadar sinip nehir boyunca bir tortu gibi çöken gece karanlığı onu daha da derinleştiriyor, gizemli bir hava veriyordu. 

Matos, o yaşına kadar görkemli bir camiye, bir kiliseye veya sinagoga girmemişti. O kutsal mabetlerdeki, varlığını tahmin ettiği ayin öncesinin ilahi sessizliği şahsen yaşamamıştı, ama herhalde şu andaki sessizlik gibi bir şey olmalıydı. O, yaşadığı başka bir mekândaki sessizliği, İstanbul’dayken vakit buldukça gittiği Şehir Tiyatroları‘nın perdelerini açmadan önceki, salona hâkim olan o beklenti dolu sessizliğini anımsadı. Kulislerde aniden açılan bir kapıdan giren hava akımıyla canlı bir yaratıkmış gibi ürperen ağır kadife perdeler, zaman zaman perde arkasında sahneyi aceleyle bir uçtan bir uca kat eden adımların çıkardıkları hafif ayak sesleri, oyuncuların fısıltıları, salonun loş ışıkları, bütün bunlar günün başlamadan önceki o sabah anını hatırlatıyordu. 

“Tanrım, gerçekten de her şey bir tiyatroyu, perdelerini açmak üzere olan bir tiyatroyu andırıyor.” diye geçirmişti içinden. O anda o görünürdeki dinginliğin arkasında binlerce, on binlerce oyun kahramanı sahneye çıkmaya hazırlanıyordu. İrili ufaklı, önemli önemsiz hepsi de bu ilahi oyunda kilit roller üstlenmişlerdi ve oyunun bir bütün olarak başarısı için hepsi de aynı öneme haizdiler. Az sonra sahneye çıktıklarında gerçek bir ölüm kalım mücadelesi vereceklerdi. Hem de tiyatro sahnelerindeki gibi rol icabı değil, ölmesi gerekenler gerçekten öleceklerdi ve onlar bunun bilincinde değillerdi. Sağ kalanlar sonraki gün yeniden herhangi bir kargaşaya, bozguna meydan vermeden, onlardan istenen rolü, örnek bir disiplin ve özveriyle icra etmeye devam edeceklerdi.

Neden?

Belki de varlıklarını sürdürmelerinin, nesillerinin devamının, bir şekilde oyunun devamına bağlı olduğunun bilincindeydiler. Rollerini bu derece yüksek bir disiplin ve uyum içinde oynadıklarına göre, oyun kahramanları arasında anlaşabilecekleri ortak bir dil de olmalıydı.

Peki, bu dilin sırrı neredeydi?

Hepsinden önemlisi, bu muazzam oyunu sahneye koyan yönetmen kimdi, kimlerdi? Her bir oyun kahramanını, tam da o rol için yaratıldığına nasıl ikna edebiliyordu? Kuzuyu, kurda yem olmak için yaratıldığına ikna edebilen güç nasıl bir güç olmalıydı? İnanan biri için cevap açıktı: Tanrı. Pozitif bilimlere inanan biri içinse doğa yasaları… Gerçek ikisinin arasında bir yerde olamaz mıydı? Kâinat, ne kutsal kitaplarda anlatılan öfkeli, kindar ve despot bir tanrı, ne de ateistlerin iddia ettikleri gibi, ezeli ve ebedi hareket halindeki maddenin iç dinamiğinden kaynaklanan, sayısız tesadüflerin bir araya getirdiği bilinçsiz, kör, doğal yasalar tarafından yönetiliyordu. 

Oysa varoluşun temelinde bir bilincin yattığı, her şeyin bir anlamı olduğu apaçıktı. Küçücük ve önemsiz gözüken bir yapraktan, kocaman ağaca, en ufak bir haşereden, tonlarca ağırlığındaki file, balinaya kadar her şey öyle özene bezene yaratılmıştı ki hayran olmamak elde değildi. Gözle görülebilir uzuvlardan, mikroskobik hücrelere kadar her şeyin o kadar tam ve tereddütsüz belirlenmiş işlevleri vardı ki, bütün bunların arkasında ilahi bir gücün varlığını görmemezlikten gelmek mümkün müydü? Elbette değildi…

O halde olan neydi?

Aslında her şey bir bütünün parçalarıydı. Ve o bütünün adı Tabiat Ana’ydı. Tavşana kaç diyen de oydu, tilkiye tut diyen de… Kuzu da oydu, kuzunun yediği ot da kuzuyu yiyen kurt da oydu. Oydu kendisini binlerce, on binlerce parçalara bölüp her parçaya ayrı bir rol veren, yani oyuncu da oydu yönetmen de. Yaratan da oydu yok eden de. Hayat veren de oydu, hayat alan da. Yaşatan da oydu, öldüren de. Hayat ve ölüm, Tabiat Ana’nın iki yüzüydü. Onlar bir bütündü. Birbirlerinin var oluş ve yok oluş nedenleriydiler. Her bir canlı, aynı anda hayatı ve ölümü bedeninde taşıyordu. Her an biri diğerine dönüşebilirdi. Ölüm hayatın içinden çıkıyordu, hayat ölümün ve bu böyle sürüp gidiyordu.

Gün iyice ağarmaya durmuştu. İlk ışıklar dağların doruklarına vurmaya başlamıştı. Köy yavaş yavaş uyanıyordu. Hemşerileri, öğle sıcağı çökmeden işlerini bitirmek için birer ikişer tarlalarının yolunu tutmaya başlamışlardı. Onu bu saatte köy meydanında uyanık görünce şaşırmışlardı. Askerlik görevini yapmış olanlar, ilk günlerde aynı şeyin kendi başlarına da geldiğini anlatarak, zamanla alışacağını söyleyip onu teselli etmişlerdi.

Peki, bütün bunların anlamı neydi? 

Matos, sanki cevap arar gibi koca vadiyi bir kez daha süzmüştü.  O an aklından geçen bir düşüncenin etkisiyle sarsılmıştı. Bu ilahi oyunun tek seyircisi, bilinçli seyircisi kendisi, yani insandı. Yoksa bu harikulade oyun gerçekten insan için mi oynanıyordu? Bir an için kendi kavrama gücünü fersah fersah aşan ilahi bir sırla yüz yüze gelmiş gibi, ne yapacağını bilememenin şaşkınlığıyla, adeta paniğe kapılmıştı. Bu kısa şaşkınlık anı geçince de kendi budalalığına kendisi de gülmüştü. Zira oyun insanın ortaya çıkmasından milyarlarca yıl önce sahneye konulmuştu ve hala ona bağlı olmadan devam ediyordu. O zaman olan neydi? Bütün bunların gerçek bir açıklaması olmalıydı. Gerçek neydi, neredeydi? Belki, telli kavağın yapraklarının müziğinde, belki yeşil yaprağın ortasına yayılmış en az onun kadar yeşil kurbağadaydı. Belki sürünmenin de bir marifet olduğunu göstermek istercesine, nazlı nazlı kıvrılarak önünden geçen yılandaydı. Belki de gördüğü her şeydeydi. Belki de hiçbir şeyde… Belki de evet bekli de insanın kendisindeydi.

Düşünceleri dönüp dolaşıp yine insana gelmişti. Evet, aslında insan da bu ilahi oyunun dışında durmuyordu, onun bir parçasıydı, diğer aktörlerden farklı olarak ikili, hatta üçlü bir rol oynuyordu. O yalnız oyuncu değil, aynı zamanda seyirci ve yönetmen yardımcısıydı. Bu ayrıcalıklı konumundan dolayı, diğer oyun arkadaşlarının aksine, o kendisini tümüyle oyun kurallarına bağlı hissetmiyordu. Kendi rol karakteri, kendi replikleri üzerinde sürekli düzeltmeler yapıyor, oyunu tümüyle kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirip kendi rolünün önemini, tüm taraflara kabul ettirmeye çalışıyordu. Bu yolda tartışmasız başarılar elde etmiş olsa da gücü oyunun temel kuralını, yani doğma, büyüme, yaşlanma ve sonunda şu ya da bu şekilde sahneyi terk etme kuralını değiştirmeye yetecek durumda değildi. Ölüm, diğer canlılar gibi onun da kaderiydi, onlarla olan ortak yanıydı.

Peki, onu farklı kılan neydi?

Rol arkadaşlarından farklı olarak o kendi benliğinin bilincindeydi, kendi kendini tarif edebiliyordu, kendisini her şeyin üzerinde tutan bir egosu vardı ve tabii bir de bütün bunları mümkün kılan tanrı vergisi bir zekâsı. “Aristo insanı düşünen hayvan olarak tarif eder. Hem hayvan hem de düşünebilir olmak! İşte insanlık dramının temelinde yatan ikilem!” 

Sara ani bir hareketle yorganı üzerinden attı. Uyuşan vücudunu, uykusuna ara vermeden, sere serpe döşeğe yaydı. Askerdeyken karısının yazdığı mektuplardan bir bölümü hatırladı. 

İçinden güçlü bir sevişme isteği geçti, ama onu uyandırmak istemedi. Sıyrılarak yataktan çıktı. Pencerenin önüne gitti. Minber önünde secdeye eğilen, inanmış Müslümanlar gibi diz çöktü. Kollarını göğsü üzerinde çaprazlayıp yüzünü pencereden süzülen sabah aydınlığına tuttu ve o zamana kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı, bilinmeyen bir tanrıya seslenir gibi sabaha seslendi.

“Ey sabah, canım sabah, günün çocukluğu sabah! Sen, gerçek bir çocuk gibi saf, temiz, iyi niyetlisin! Taptaze, hayat dolusun. Sende ne bezgin öğle saatlerinin terli yorgunluğu var, ne de gece karanlığının o ürkütücü yalnızlığı. Sen hayat ve ölümü bağrında taşıyan yeni bir güne açılan umut dolu, aydınlık bir kapısın. 

“Bir çocuk gibi meraklı sabah, beni elimden tutup çevreyi, dünyayı, evreni gezdirdin. Önümde sayısız yeni ufuklar açtın. Bana çok şeyi şimdiye kadar varlığından bile şüphe etmediğim yeni boyutlarda gösterdin. Bana kendi iç dünyamda rehberlik ettin. Orada başı pare pare karlı dağlara tırmandık. Uçsuz bucaksız yeşil ovalarda at koşturduk, buz gibi pınarlarından diz çöküp kana kana sular içtik, kır çiçekleri topladık. Geniş ve ferah yollarının iki yanına dizili salkım söğütlerin gölgesinde yürüyerek sohbet ettik. Binbir Gece Masallarında anlatılanlar gibi görkemli saraylarda, bazen de aniden önümüze çıkan şirin bir handa konakladık. Nice tanıdık bildik dost simalar gördük. Oturup sohbet ettik. Açları doyurduk, yoksulları giydirdik ve her defasında biraz daha olgunlaşıp, bilgeleştik ve bütün bunlardan memnun kaldık.

“Ey sabah, sabah! Çocuklar gibi acımasız sabah, gün geldi çoktan unuttuğumu sandığım yaralarımı yeniden deşip kanattın. Ruhumun, varlığından bile şüphe etmediğim nice karanlık dehlizlerinden geçirdin beni. Kapılarını hiçbir zaman gönül rahatlığıyla açıp salıvermeyeceğim, birbirinden vahşi, korkunç yaratıkları gösterdin inlerinde.

“Ey sabah, sabah! Canım sabah, günün çocukluğu sabah, bu günümü de kutsa. Hayatın, ölümün ve zekânın sırlarını anlamama yardım et! Âmin.” 

Sonra ellerini yüzünden geçirdi. Bununla duasını bitirmişti. Kalkıp giyindi. Kapı arkasında asılı, babasından kalma, ta topuklarına kadar uzanan asker kaputunu sırtına alıp aşağıya, oturma odasına indi. Karısı akşamdan sobayı doldurup hazırlamıştı. Çam çırayı tutuşturup sobayı yaktı. Demliğin içine çay atıp yine karısının akşamdan su doldurup sobanın üzerine koyduğu kocaman emaye çaydanlığın ağzına yerleştirdi. Sobanın iyice tutuştuğuna kanaat getirdikten sonra aralığa geçti. Gazdan tasarruf etmek için akşam yatağa girmeden önce fitili iyice çekilen lambanın fitilini sürüp yeniden hayat verdi. Yükselen aydınlıkta lastik çizmelerini bulup ayağına geçirdi. Paltosunun bütün düğmelerini ilikleyip yakasını kaldırdı. Kalın tahta kapının demir sürgüsünü çekti ve kutsal bir tapınağın kapısını açar gibi saygıyla açtı, dışarıdaki sabahın içine ilk adımını attı.

Picture of Aynullah Akça

Aynullah Akça

Tüm Yazıları