Ana içeriğe atla

FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

İLK AŞK

İLK AŞK


Aynullah Akça

Voltayı kesip balkona çıktın. Balkonda keskin bir ayaz karşıladı. Sanki buzluğa girmiş gibiydin, ama aldırmadım

Bir süre geceyi seyrettin. Bu uç kuzey kasabasına kış erken bastırırdı. Beraberinde karanlıklar da öyle ki Noel’e doğru gece ile gündüz arasındaki sınır neredeyse tamamen silinirdi. Henüz kasımın başlarıydı, ama her taraf diz boyu karla kaplıydı. Dışarısı o kadar sesiz ve sakindi ki, sanki zaman zaman karla yüklü çam ağaçlarının tepelerinden kopup aşağıya doğru yuvarlanırken, yolu üzerindeki dallara çarparak dağılıp beyaz bir tül örtü gibi yere inen kar parçalarının çıkardığı hafif hışırtılar dışında hava bile donmuş gibiydi. Bu derin sessizlik seni ürkütmüyordu, tam tersi, huzur veriyordu. Bir noel şarkısı tutturdun hafiften: “Kutsal gece / sesiz gece…” Düşüncelerin seni alıp uzaklara, çok uzaklara, çocukluk yıllarına götürdü

Çocukluğun da kışları böyle zorlu bir doğu kasabasında geçmişti. Haftalarca yağan karın kalınlığı bazen çocuk boyuna ulaşırdı. Ağaç fukarası dağların, tepelerin tek hâkimi, jilet gibi keskin rüzgâr, önüne katıp getirdiği karlarla yolları, köprüleri, sarp kayalar arasındaki geçitleri tıka basa doldurarak kasabanın dış dünyayla olan ilişkisini tamamen kesip aylarca kuşatma altında tutardı. Tek ulaşım aracı at kızaklarıyla atlardı. 

Birçok ilklerin oldu o çocukluğunun dört yılını bıraktığın kasabada

İlk orada öğrendin yüzmeyi, ilk orada sinemaya gitti ve ilk orada ‘âşık’ oldun. Komşu kızına… İpek gibi yumuşak beyaza yakın sarı saçları ve şirin bir çocuk yüzü vardı. Bir de inci gibi beyaz dişleri… Ne gariptir ki göz rengini hatırlamıyorsun Laz kızının.  İhtimal, mavi gözlüydü, belki de değildi.  Bütün Lazlar mavi gözlü değiller ki. Aynı yaştaydınız, ama o senden daha büyük gösteriyordu. İnce, uzun ve keçi gibi çevikti. Koşuda seni geçer, senden daha uzağa atlardı. Okula gitmiyordu. O devirdeki çoğu kız çocukları gibi onun da böyle bir ayrıcalığı yoktu, ama o okumaya çok meraklıydı. Sana baka baka alfabeyi sökmüştü. Kendi adını bile yazabiliyordu. Yazarken harfleri heceleyişine bayılırdın: ‘Me-e-le-e-ke: Melek’. ‘Kuzu gibi meliyorsun.’ diye takılırdın. Darılırdı. ‘Eğer benimle böyle alay edersen seninle bir daha konuşmayacağım.’ derdi. Onunla küs kalmak, onu görmemek, çekebileceğin en ağır cezaydı.

Dördüncü sınıfa geçtiğin yılın sonbaharında ayrılık acısını tadacaktınız. Ayrıldığınızda sana verdiği hatırayı, kenarlarını kendisinin işlediği mendil ve içine koyduğu, üzerinde saçlarından teller bulunan saç tokasını çoktan kaybettin, ama hafızanda o aşktan geriye kalan bazı görüntüler ise hala tüm canlığıyla orada duruyor. Ayrılığınızın bir gün öncesiydi. Evinizin arkasındaki ot yığınına uzanmış, güneşleniyordunuz. Sana verdiği hatırayı almıştın. Melek‘e kendi ayrılık hatıranı veriyordun. Bu teneke bir kutu içinde sakladığın en değerli şeylerindi: sarı renk bir kurşun kalem, bir silgi ve bir de kalemtıraş. Kutuyu açtı, içindekileri dikkatle gözden geçirdi. Hiçbir şey söylemeden kutunun kapağını yeniden kapattı. İlk defa görüyormuş gibi bir süre öyle evirip çevirdi kutuyu, oysa babası yapmıştı. Sonra öpüp keten entarisinin cebine koydu. ‘Okuma yazmayı iyice sökünce bunlarla bana mektup yazacaksın,’ dedin. Cevap yerine elini tutup sıktı.

Çocukluk aşklarının en zor yanı bu olmalıydı her halde. Kalbinize inanılmaz bir kolaylıkla apansız hücum eden duyguları anlamlı bir harekete, bir söze çevirip dışarı vuramıyordunuz. Acemi diliniz, ağzınız onları nasıl söze çevireceğini henüz öğrenmemişti. Belki biraz da yersiz şeyler söyleyip gülünç olmaktan korkuyordunuz. Bunun yerine birbirinizin elini, duygularınızı, söze gerek kalmadan, bu temas yoluyla birbirinize iletmek ister gibi daha bir kuvvetle sıktınız. Ama bir şeyler söyleme isteği seni rahat bırakmıyordu. Geleceğinize yönelik bir ümit kapısı aralamak niyetiyle, ‘Hiç merak etme. Büyüyünce gelip seni alacağım,’ dedin, sesine mümkün olduğu kadar kararlı bir ton vermeye çalışarak.

‘Ben de seni bekleyeceğim.’ dedi Melek, cılız ve ancak duyulur bir sesle. Sonra ayağa kalktı. Sen de kalktın. Entarisine yapışan otları temizledi, acele etmeden. Bu iş bitince kafasını kaldırıp seni süzdü. Ayrılık saati gelmişti artık. Ani bir hareketle yanağına masum bir öpücük kondurdu ve hızla uzaklaştı. Arkasından bakakaldın. Başı öne eğik, omuzları çökmüş bir halde nereye ayak bastığını fark etmeden yürüyordu. Onu ilk defa böyle görüyordun. İçin cız etti. Bu keçi gibi hoplaya zıplaya, tümsekten tümseğe sıçrayarak yürüyen Melek yürüyüşü değildi. Bu beklenmedik ayrılığın onun kaygısız çocukluk dünyasından bir şeyleri alıp götürdüğünü sezinliyordun. Ertesi gün sizi uğurlamaya gelenler arasında Melek yoktu. Kızlar erkeklerden daha erken olgunlaşırmış derler. Kim bilir belki de Melek daha o zaman bunun imkânsız bir aşk olduğunu anlamıştı.

Picture of Aynullah Akça

Aynullah Akça

Tüm Yazıları