Cemile Çakır
C kaç gündür kalbinin üzerinde bir bıçakla dolaşıyordu. Geniş ağızlı, oldukça sivri uçlu bir bıçaktı bu. Tam göğüs yuvarlağı üzerinde duruyor, keskin ucu ta C’nin yüreğine değiyordu. Her adım atışında bedeninin titreşimi bıçağı sarsıyor, bu sarsıntılar dayanılmaz acılar veriyordu ona. Çığlık atmıyordu ama bütün bedeni bu acıyla yanıyordu.
Kaç gündür bıçakla dolaşıyordu ya, kimi dostları bunun bir süs olduğunu sanıyorlardı; değişik bir yaka iğnesi, giysinin üzerine dışarıdan iliştirilmiş bir bıçak sapı… Gençlerin buna benzer çılgınlıkları oluyordu. Bir bakıma modaya karşı moda da denilebilirdi buna, ama bu düzen karşıtı, çılgın gençler arasında yüreğinin üzerinde bir bıçak taşıyana da pek rastlanmazdı. Kimileri çengelli iğne, kimileri zincirler takıyorlardı giysilerinin olur olmaz yerlerine ve kocaman metal kolyeler, yüzükler ve bileziklerle tamamlıyorlardı süslenmelerini.
C için durum böyle olmamasına rağmen tanıdıkları onun kalbinin üzerine saplı bıçağı gördüklerinde “bir garip takı” diye yorumlayıp üzerinde durmadılar. Bıçağın ne denli acı verdiğini anlattığı çok yakın arkadaşları ise bunun bir sembolik anlatım olduğu şeklinde yorum yaparak geçiştirdiler. C de “insan ne denli uğraşırsa uğraşsın kendini asla anlatamıyor” deyip başkalarının kendini anlamasından umudu kesti.
Bıçağın öyle süs olsun diye giysinin üzerine tutuşturulmuş bir yaka iğnesi olmayıp yüreğe inen bir bıçak olduğunu yalnızca, en yakın arkadaşlarından M farkına vardı. Karşılıklı konuşurlarken C’nin yüzündeki acıdan ve iç çekişlerinden anladı bunu. Hatta C’yi bu acıdan kurtarmaya bile kalkıştı. Gri metal sapı tutup çekip çıkarmak için bıçağı kımıldattığında C öyle çok acı duydu ki çığlık çığlığa M’nin elini itti, hatta bacağına bir tekme indirdi.
M arkadaşına daha çok acı verdiği için suçluluk duygusuyla, üzgün, C’ye bakakaldı. Arkadaşının kendisi için ne denli üzüldüğünü gördü C, teşekkür etmek istercesine M’nin elini sıktı hafifçe. Onu bu acıdan kurtarmak istemesi bile bir şeydi ve bu bıçağın acısına katlanmasını kolaylaştırırdı. C bıçağa küçücük bir dokunuşun ne denli acı verdiğini anlattı arkadaşına. Çıkarılabilecek olsaydı bugüne dek kendisi çoktan çıkarmıştı bıçağı…
Evet, daha önce defalarca denemişti bıçağı yüreğinden çıkarmayı, ama elini dokunduğu anda bıçak delicesine bir titreşimle harekete geçiyor, dayanılmayacak kadar çok acı vermeye başlıyordu. Sadece acının artmasıyla kalsa iyiydi, küçücük bir dokunuş bıçağın daha da derine işlemesine neden oluyordu. C de bunu anladıktan sonra bıçağı çıkarmaktan tamamen umudunu kesti. Bütün sonuçsuz kalan denemelerinin ardından bıçağı kabullenmek, ona alışmak gerektiğini kabul etti.
Ona bu kadar acı veren bıçak sevgilisi K’dan yadigârdı. K onu C’ye ilişkileri ilk başladığında hediye etmişti, ama bıçağın nasıl ve ne zaman yüreğine saplandığını tam olarak hatırlayamıyordu C. Bir gün, birdenbire farkına vardı ki bıçak yüreğinin üzerindeydi. O da ilk anda başkaları gibi elbisesinin dışında bir şey sandı, ama daha elini bıçağa uzatmaya hazırlanırken o sivri uç derine işlemeye başladı.
Bu K’nın da bulunduğu bir grup arkadaş birlikte bir akşam yemeğine gittiklerinde oldu. Herkes birbiri ile konuşup şakalaşıyordu, C de öyle. Fakat K’nın grupta bulunan kız arkadaşlarından biriyle, Y ile gözle görünür derecede yakınlığı C’yi şaşkına çevirdi. Ne olduysa artık gözlerini o ikiliden alamıyordu. K, Y’nin yanına oturmuştu ve arada bir onun kulağına bir şeyler söylemek için yüzünü onun yüzüne yaklaştırıyor, Y de yüzü mutlulukla ışıl ışıl, K’nın söylediklerine kahkahalarla karşılık veriyordu. C o sırada gözlerini onlardan ayırmak için önüne baktığında bıçağı yüreğinin üzerinde gördü. Elini bıçağın kabzasına götürüp çekip çıkarmak istedi, ama o anda ince uç yüreğinin derinliklerinde oyuk açmaya, dans edercesine oynamaya başladı. C gruptaki diğer arkadaşlarından özenle gizlemeye çalıştı o anda kalbinin üzerine saplanan bıçağı. Onların şakalarına eşlik etmeye, gülmeye çalışıyordu, ama acısı onun bu gülümseme çabasını dudağının kenarında gergin bir yayılışa çevirmişti.
O günden itibaren K ile ilişkileri tamamen değişti. Artık onu görmek, onunla konuşmak, onun bulunduğu ortamda bulunmak C için çok zor, hatta dayanılmaz olmaya başlamıştı. Üstelik K artık Y ile daha çok bir arada görünüyor, onu daha az arıyor, Y ile ilişkilerini sorduğunda da “sadece arkadaşız” diyordu, ama C bunun arkadaşlıktan çok öte olduğunu çok iyi biliyordu. K’yı görmemek de aynı derecede zordu. Zamanının çoğunu onu düşlemekle geçiriyor, sanki karşısındaymış gibi K ile karşılıklı konuşuyor ve bütün bu düşsel konuşmalarda K ondan özür diliyor ve onu çok sevdiğini söylüyordu defalarca, ama ne zaman onu düşlemeye başlasa bıçak hareketlenmeye başlıyor ve acı gittikçe çoğalıyordu.
Yapması gereken belki de bıçağı yatıştıracak, o çılgın çeliğin hareket etmesini durduracak bir şeyler bulmaktı. Bu da oldukça güçtü. Bir çelik parçası, bir metal hangi sözden, hangi davranıştan anlardı, keşfetmek oldukça zordu. İki elini yüreğinin üzerine bastırması da yetersizdi, o azgın hayvanı sakinleştirecek sözler söylemesi de.
-Sus bıçak, sakin ol, sakin…
Ya da artık K’ya söyleyemediği sözleri ona söylemek..
-Sevgili bıçak, güzel bıçağım benim, hayatım, aşkım… Sakin ol, yüreğimi param parça etme, bana acı…
Yine bir gün K ile buluşmuşlardı. C’nin beyaz, uzun, üzerinde küçük çiçekler olan bir elbisesi vardı; onu giymişti. Bu beyazlık solgun yüzüyle öylesine uyumluydu ki, hemen kırıldı kırılacak ince bir dal izlenimi veriyordu ona. Bir parkta, ağaçların altındaki banklardan birine oturmuşlardı. O sırada bıçak yine hareketlenmeye, bir sağa, bir sola dönmeye koyuldu ve çelik ağzın teni kestiği yerin hemen altından dışarıya kan sızmaya başladı. C kanın akışını elbisesinin bedenine ıslakça yapışmasıyla hissetti. O an kanamayı durduracak bir şey bulmak için çantasını karıştırmaya başladı ama hiçbir şey bulamadı, bir mendil, bir bez parçası, ya da kağıt peçete… O çantasını karıştırırken K da gördü akan kanı.
-Giysin kan olmuş. Yaralandın mı, diye sordu.
C sıradan bir şeyden bahsedercesine
-Bıçaktan, diye yanıtladı aramasını sürdürürken.
K sanki bilinmeyen bir şeyden söz etmişçesine, şaşkınlıkla baktı C’ye.
-Yüreğimin üzerindeki bıçağı görmüyor musun ki bana soruyorsun. Bıçaktan kanıyor yüreğim, dedi C.
Sesinde biraz öfke, biraz sitem, biraz da kırgınlık vardı.
Gene anlamadı K. O sırada bıçak öyle hızlı, öyle can yakıcı bir şekilde dönmeye başlamıştı ki, C, K ile konuşmayı kesip uzaklaşmak istedi. Bir sözcük daha söyleyecek gücü kalmamıştı artık. K ise şaşkındı, merak içindeydi. Cebinden bembeyaz bir mendil çıkarıp C’ye uzattı.
-Al, bunu yarana bastır, belki kanamayı durdurabilirsin.
C mendili aldı, bıçağın tam da etini kestiği yerin alt kısmına bastırdı. Ama bu, herkesin bildiği bıçaklardan değildi ki. C’nin mendili yaranın üstüne bastırmasıyla birlikte bıçağın hareketi daha da hızlandı; kan daha hızlı akmaya başladı. Mendil de kıpkızıl kan olmuştu, beyaz elbise de. K çaresizlikle çevresine bakınmaya başladı. Bir şeyler yapması, bu kanı durdurması gerektiğini düşünüyor olmalıydı. Bıçakla kendi arasında bir ilişkinin olabileceği aklında bile geçmiyor, sadece C’ye yardım etmek, o anda kanı durdurmak istiyordu. Herkes yaralı birine yardım etmek ister ya, onunki de böylesine bir yardım istemiydi.
K sağa sola bakındı, akan kanı durdurabilecek bir şeyler aradı, ama bulamadı. Bu kez gömleğini yırttı, C’ye uzattı. C gömlek parçasını da yarasına bastırdı ama bu kanamayı durdurmak yerine bıçağın koşmasını daha da arttırdı, sanki bir panter düz ovada yaralı bir geyiğin peşinden koşuyordu…
-Neden bu kadar çok kanıyor ki, diye sordu üzüntüyle K.
-Bıçaktan, diye yanıtladı C. Sesi güçlükle çıkmıştı.
K o ana dek nedense hiç farkına varmadığı bıçağı gördü. Ama bunun C’ye hediye ettiği bıçak olduğunu hâlâ anlamamıştı.
-Dur çıkarayım, böyle bıçakla yaşayamazsın, dedi.
-Hayır, yapma…. dediyse de C sesini duyuramadı.
Duyduysa da önemsemedi K. Elini atmasıyla keskin uç daha da derine gitti. C acıya dayanamayıp kendinden geçti. K bunun farkında değildi, bıçağın kabzasını tutmuş, çekip çıkarmaya çalışıyordu ama o metal kesici uç yürekle öylesine bütünleşmişti ki, K bıçağı çıkarmak isterken, o küçük elma bin bir parçaya bölündü, kırıldı bir cam vazo gibi.
K bu kırılma sesini duymadı ama binlerce parça olarak dışarıya saçılan yüreği gördü, bir de bıçağın ucundan damlayan kıpkırmızı kanı…
1996
Kapak deseni: Cemile Çakır



