Not: Persopolis filmini ve Marjane Satrapi’yi anlatan bu yazıyı daha önce Femtrak’ta yayınlamıştık. Ancak bu muhteşem kadının ani ölümü nedeniyle, onu saygıyla anmak üzere yeniden paylaşıyoruz.
Marjane Satrapi 1969’da İran’da doğar. Humeyni öncesi dönemde komünist faaliyetlerde bulunan bir ailenin çocuğudur. Fransız okulunda eğitim alır ve Şah’ın düşüşüne, Humeyni rejimine ve İran-Irak Savaşı’na tanıklık eder.
1983’te, 14 yaşında, muhalif ve sorgulayıcı kişiliği nedeniyle başına bir iş gelmesinden korkan ailesi tarafından Viyana’ya gönderilir. Üniversite eğitimi için İran’a geri döner. Tahran Azad Üniversitesi Görsel İletişim Bölümü’nü bitirir. Daha sonra tekrar yurt dışına çıkan Satrapi ne yazık ki hayatını 4 Haziran 2026’da Paris’te kaybetti.
Onun bu anlattığım yaşam öyküsü ilk filmi olan Persepolis’in (2007) de öyküsünü oluşturur. Persepolis’in tüm karakterleri çok sempatik. Özellikle anneanne ve Marji çok başarılı çizilmiş karakterler. Kendi çizgi romanından öz yaşam öyküsünü bu animasyona uyarlayan Satrapi oldukça gerçekçi ve dürüst bir film yapmış.
Aslında anlatılan çocukluktan olgunluğa kadar bir kadının yaşamıdır. Ama o kadının İran’da ve o ülkenin çalkantılı bir döneminde yaşamış olması filmin politik yönünü oluşturmuş. İran’ın çalkantılı bir dönemine tanıklık eden bu film politik göndermeleri ve insancıl öyküsüyle çok iyi bir filmdir. Bu filmi daha önce sizlerle paylaşmıştım. Siyah-Beyaz çizgilerle oluşturulmuş bir animasyondur Persepolis.
Marjane Satrapi, bu yıl gösterime giren Azrail’i Beklerken’i de Persepolis gibi Vincent Parannaud ile birlikte hem yazmış hem de yönetmiş.
Filmin kahramanı, İslam Devrimi’nde önce Tahran’da yaşayan ünlü kemancı Nasır Ali Khan’dır. Nasır Ali çok sevdiği kemanını eşinin kırmasıyla, ölmeye karar verir ve deyim yerindeyse “ölmeye yatar” ve sekiz gün sonra da ölür. Onun bu sekiz gün içinde geriye dönüşlerle yaşamını sorgulamasını izleriz. Ölmeye yattığı bu dönemde kabuslar görür, eğitimi, ümitsiz aşkı, annesinin zoruyla yaptığı sevgisiz evliliği, annesi ve kardeşi ile yaşadıkları yani tüm yaşamı gözünün önünden geçer adeta. Tüm filmde özellikle de Azrail’le karşılaştığı bölümde yoğun ironik bir anlatım var. Geriye dönüşlerle Nasır Ali’nin geçmişini öğrenirken, ileriye sıçramalarla da çocuklarının gelecekte yaşadıklarını öğreniriz, abartılı bir anlatımı vardır bu bölümlerin. Özellikle devrim sonrası Amerika’ya kaçan ve orada evlenen oğlunun Amerikan sitkomlarını andıran abartılı görüntüleri bence filmin bütünlüğüne zarar verecek kadar komik düşmüş.
Filmin masalsı bir atmosferi, animasyon ile kurmaca arasında gidip gelen bir görselliği var. Filmin genel yapısı zaman zaman bana Amelie (2001) filmini anımsattı. Amelie’nin kostüm tasarımlarını yapan Madeline Fontaine bu filmin de kostüm tasarımcısı.
Nasır Ali’yi canlandıran Mathieu Amalric, Kelebek ve Dalgıç (2007) filminde muhteşem bir oyunculuk çıkarıyordu. Burada farklı bir rolde ama yine çok başarılı.
Filmin orjinal ismi “Poulet aux Prunes” ve tam çevirisi “Erikli Tavuk”. Filmde Nasır Ali’nin karısı kendini affettirmek ve kocasını ölümden vazgeçirmek üzere, onun en sevdiği yemek olan “Erikli Tavuk” yapar. Ama karısının pişmanlığı ve çabaları Nasır Ali’yi yaşama döndürmeye yetmez. Film de ismini buradan alır.
Film bir Fransız yapımı ve oyuncuların çoğu da Fransız. Tahran’da geçen bir filmin Fransızca olması, mekanların Paris’i andırması zaman zaman filme yabancılaşmama neden olsa da gülümseyerek izlediğim bir film oldu. Yaz tatili için iyi bir seçim olacaktır.



