Ana içeriğe atla

FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

MOTOSİKLETLİ AMOK

MOTOSİKLETLİ AMOK


MOTOSİKLETLİ  AMOK

Hızla gidiyoruz, üç yaşımdayım, babamın motosikletinin selesinde saçlarım bukle bukle. Rüzgârı başka karşılar ya motosiklet, çok erken öğreniyorum. 

Babam, benim motosikletli prensim. Ona duyduğum güven, güneşi hep sıcak tutuyor. Hayatımın bütün kara kışlarına dayanırken, bir insana güvenebilmenin ilk tohumlarını, kalbime onun ektiğini biliyorum. Parasız yatılı sınavlarına girip, İstanbul’u kazandığımda, sürekli üşüyen parmak uçlarımı, uzun kış gecelerinde, ince battaniye altında, bana duyduğu güvenle ısıttım. Hızla gidiyoruz, yağmurun içinden Viyana’daki Kunsthistorisches Müzesi’ne. 

Müzenin sıcak atmosferi, tarihin ayak izlerine karışıyor. Derin bir sevinç duyuyorum burada olmaktan. Evimde olduğumu hissediyorum. 

İşte ileriki odada, Karda Avcılar tablosu beni bekliyor. Kederin sessizliği, bir oda sonra gençliğimin düşüne kavuşacağım: Yıllarca başucuma astığım, o muhteşem tablonun aslı ile karşılaşacağım. Bir hayal sevgiliyle buluşacak kadar heyecanlıyım. Kocam, benden önce gitmiş beni bekliyor orada. tek çivi bile çakamadığı evine, üzgün gözlerle bakmaktadır. 

Birden yolum kesiliyor. O âşık olduğum tabloya kavuşamadan, bir çift yağmur tanesi kesiyor yolumu. Dikkatle bakışıyoruz. Sonsuzluğa bakan, benimle karşılaşacağını biliyor. Bir gün karşılaşacağımızı ve mekânı ve zamanı bizim yaratacağımızı biliyor. Çok incinmiş, delip geçen bir bakış, karşımda işte.

Bir bakış, bir bakış daha, iki bakış etmiyor: Daha çok hüzün oluyor ikimizde de. Onu hüzünlendirmekten korkuyorum. Üstelik Brugel bekliyor beni, bir oda sonra. Bana böyle bakmamalı Rembrant. Dayanamıyorum. Kendi portresini defalarca yapmış Rembrant’ın bakışına sinen kederin ağırlığı, zamanı delip geçiyor, göğsüme oturuyor.

Rembrant’ın ölmeyen bakışları, sanatın insan için varoluş anlamına geldiğini, sanki bağırarak söylüyor bana. Karşı karşıyayız işte iki insan. Yabancı mıyız? Asla. En yakınım benim Rembrant, yüreğimdeki siluet, yağmurlara karışan çocukluğum, gece gözyaşlarım, üzgünlüğümün perdesini üstüme kapayan. Bir çift ela göz, ‘seni anlıyorum’ diyor bana.

Öbür odada, Baba Brugel’in Karda Avcılar, ya da Avcıların Dönüşü. Kahverengi ve beyazın rotasında bir kuş, mekânı ve zamanı sonsuz perspektife bölüyor. 

Acınası bir yalnızlık hissi yakama yapışıyor. Ağlamaya başlıyorum. Dediği gibi yönetmenin; bir yağmur damlası, artı bir yağmur damlası, iki yağmur damlası değil, daha fazla yağmur damlasıdır. Duygular toplanmıyor, çoğullaşıyor. 

Sanatçılar, bilim adamlarının hep önünde, felsefecilerin de. İki keder birleşince daha çok keder eder. Sevinçleri toplamayı henüz öğrenemedik. Bir köpeğin ve kedin olunca, iki hayvanın olmaz. Hayatın değişir. 

Ya birini sevince ne olur? Bir başkasını sevmeyi, sevebilmeyi yasaklar mısın kendine? 

Kahverengi yalnızlığı okşuyorum ve kar sesine doğru ilerliyorum. Müzenin camlarına inen rüzgâr, sonbaharın kokusunu getiriyor burnuma.

Bu koku, gecenin ışığına sarılıp, bir başka odada zamanı delerek yakalıyor beni. İçerde oğlum uyuyor; babası bizimle yaşamıyor. Yapayalnız bir evde, küçük bir çocuğun soluğunu dinleyerek ağlıyorum. Üç yaşındaki minnacık beden, gözlerini açıyor. Yarı uykulu ellerini, gözyaşlarıma sürüyor.

-Ağlama anne ne olur, ağlama…

Saçlarını okşayarak uyutuyorum. Yarı bitkin, salondaki koltuğa geçip, kalbimi dinliyorum. Çok yorgunum. Çok…

Hızla gidiyoruz, on yedi yaşındaki sevgilim motosikletini deli gibi sürüyor, ben ölümü henüz ciddiye almıyorum, on üç yaşımdayım. İstanbul’a gideceğim okumaya. Bu zorunlu ayrılık yakıyor kalbimizi.

Gözyaşları, rüzgârla yüzüme vuruyor.

Genç adam, motosikleti aniden durduruyor. Beni seleden indirip, öpüyor. 

Denize doğru yürüyoruz. Gözleri, daha henüz görmediğim Rembrant’a benziyor. Rengi buğulu. 

Kayalıkların üstüne doğru yürüyoruz. Vahşi denize hayranlıkla bakarak, kayanın tepesinde duruyoruz. Düşersek, beyaz köpükleri ile öpüşeceğiz Karadeniz’in. Dalgaların uğultusu derin ve ıslıklı. Genç adam yüzüme bakıyor. Dudaklarımla gözyaşlarını öpüyorum. 

-Ağlama canım, ne olur ağlama.

Sımsıkı sarılıyor bana. Köpüren dalga yeşiline, uzun süre bakıyoruz. Sonra saçlarımı öpüyor, kalkıyoruz. Elimi tutuyor. Elim elinin içindeyken hayata karşı güven duyuyorum.. Beni arka yollardan dolanarak, evime bırakıyor. Ertesi gün vapura binip ayrılacağım, defne kokulu bu kentten.

Müzeden çıkıyoruz. Yağmur taneleri yüzüme çarpıyor. Beni hep aldatan adam, bana gülümsüyor.

Ona bakıyorum sulu sepkenin içinden; bakışımdaki Rembrant acısını seçemiyor. Ayrılacağız, ama ne zaman henüz bilmiyorum. İki tablonun görüntüsü gözlerimde, Karda Avcılar ve Rembrant kendi portresi. 

Gözlerimde bu tabloları görüyor mu diye, umutla bir daha bakıyorum onun gözlerine. Bakışları, bir başkasına ait, görüyorum. Kalbim, öylesine derin hissediyor ki bu gerçeği, oracıkta ölmek istiyorum.

Beni, biraz ilerdeki kahveye bırakacağını söylüyor. Öğle yemeği ve kahve için. Viyana’da oturan bir arkadaşı ile yapacağı işler varmış. Müzeye yürüme mesafesi kahvelerden birine giriyoruz. Henüz cep telefonu yok. Geleceği saate kadar buradan ayrılmadan bekleyeceğim. Bana biraz para ve pasaportumu bırakarak gidiyor. Fazla gecikmeyecek. Balayında karısını bir dakika bile bekletmek istemiyor ama söz vermiş. Sahte çaresizliği kanımı donduruyor. Bir kadın, kendisine delice vurgunken, o kadını aldatmak ayrı bir haz mı veriyor, bilemiyorum. Onu neden beklemek zorundayım onu da bilmiyorum.

Kapı yağmura doğru açılıyor ve taze kocam, koşarak Viyana’nın sokaklarına karışıyor, bana anlattığı hikâyeye inandığıma inana rak. Daha Rembran’tın gözleri üstüne konuşmadan. Daha Avcılar’ın gökteki kuşunu hissetmeden.

Melangecafe’nin yanına bir Kaiserschmarrn istiyorum. Zweig’ın, Amok Koşucusu kitabını ikinci kez okumak için, sayfalarını açıyorum. 

Garson, Melangecafemi getiriyor, yanında o tadı buğulu çörek de geliyor. Kahvenin dost kokusu, kalbimin içine kadar işliyor. Kafe bomboş, belki arka masada birkaç yaşlı insan, günlük gazeteleri okuyor. Ben kitabıma ve sonrasında kahveme burnumu sokuyorum. Koku başımı döndürüyor. 

Hiç umulmadık bir anda, kahvenin sükûneti bozuluyor. Kapı yavaşça yağmur kokusuna açılıyor. İçeriye, kumral saçları omuzlarında, bir genç adam giriyor. Gözleri açık ela, koyu bir hüzünle bakıyor. Rüzgâr yemiş, ceketi ve kalbi üşütüyor onu sanki. Göz göze geliyoruz. Gözbebeklerimiz ansızın öpüşüyor. 

Bir hüzün, bir hüzünle buluşunca ne eder? İki hüzün mü? Yanıldınız bayım. 

Daha çok hüzün! Önce Almanca derdini anlatmaya çalışıyor. Ama anlamadığımı görünce İngilizce soruyor:

-Oturabilir miyim?

Ela buklelerini ellemek istiyorum. Bir rüzgâr dolaşıyor sanki her şeyin üzerinde. Oysa kapı, çok sıkı kapalı. Birden elindeki kaskı görüyorum. Motosikletli Amok bu.

Gözlerimin içine uzun uzun bakıyor, elimi tutuyor ve yanan avuç içlerini hayatıma dayayarak;

-Adım David. Diyor.

Mutfakta kendime kahve yaparken, yatak odasından oğlumun iniltisi geliyor. Başucuna gidiyorum, ateşi yavaş yavaş düşüyor. Bir başka kadının yatağındaki babasını rahatsız etmek istemiyorum. Ben yalnızlığı kaldırabilirim. Oğlum ne kadar kaldıracak, henüz bilemiyorum. 

Kahvenin kokusu evi sarıyor. Isıtıyor yalnızlığımı. Salona geçiyorum. Televizyonu rastgele açıyorum. Birden bir film beliriyor ekranda, gece yarısı kuşağında.

Istvan Szabo’nun, Der Grune Vogel, (The Green Bird) yani Bir Yeşil Kuş (1977) filmi.

Henüz yıkılmamış olan Berlin Duvarı’nın iki yanında yaşayan, birbirine umutsuzca âşık iki doktorun öyküsü. Sadece tıp kongrelerinde buluşabilme şansı olan bu iki sevgilinin, Viyana’daki ilk kavuşmalarında, biri diğerini Kunsthistorisches Müzesi’nde bekliyor.

O müzeyi tanıyorum, biliyorum; en önemli motosiklet dönemeçlerimden biri. Müzeden iki tabloyu, sadece iki tabloyu gösteriyor Istvan Szabo: Karda Avcılar ve Rembrant kendi portresi.

Televizyonun önünde diz çöküyorum, hıçkırıklarımı yağmurun sesiyle paylaşarak. 

Yağmur aralıksız yağıyor. Deli Karadeniz’in dalgaları, dalgakıranın üstünden aşıyor. Limanı sürüklemeye kararlı sanki Poseidon. Vapur birazdan kalkacak. Şubat tatili sonrası, annemle İstanbul’a gidiyoruz. Babam, annemle beni güvertemize yerleştiriyor. Bu havada yola çıkıp, çıkmamamız konusunda hala kuşkulu. Endişe ile buğulanıyor ela gözleri. Annem, daha serinkanlı, bir şey olmayacağı konu sunda Poseidon ile anlaşması var belli. Babam, gitmeden önce, bana bir paket uzatıyor. Hediye verirken hep utanır. Utangaç bakışlarını usulca yere eğiyor.

Şaşırıyorum. Belli ki hediyeden annemin haberi var, manidar gülümsüyor. Paketi hızla açıyorum; Amok Koşucusu’nun ilk baskısı. Bu inanılmaz hediyeye öyle bakakalıyorum. Kitabın üstünde, babamın o hayran olduğum, uzun imzası yeşil mürekkeple atılmış.

Karnesi güzel kızına hediye diye, o çok sevdiği yazarı aramış bulmuş ince yürek. Babama sımsıkı sarılıyorum.

Oğluma sımsıkı sarılıyorum. Islak alnından özenle öpüyorum. Sonra salonun yağmur sessizliği başlıyor. Yıllardır dokunmadığım, annemim ceviz sandığını açıyorum.

Viyana’da, o kahvede bilmem kaçıncı kez okuduğum, gözyaşları içinde o kutsal kitabı arıyorum. İşte Amok Koşucusu. İlk sayfasında babamın el yazısının altında, bir başka el yazısı ile bir telefon ve adres.

Babam beni alnımdan öpüyor, vapurdan çıkarken ona eşlik ediyorum. Islak gözlerimden öpüyor beni. Motosikletine binerek kayboluyor karanlıkta. Ardından bakıyorum uzun uzun. Kamaraya dönmek üzere iken, dalkıranın altında, o fırtınanın içinde sokak lambasının ışığından bana gelen bir çift yakıcı bakışla karşılaşıyorum. Orada on yedi yaşındaki sevgilim, karanlıkta bir siluet. Tutkulu Amok kalbi ile bana bakıyor. Yağmura aldırmadan koşuyorum, ona atıyorum kendimi. İki çocuk yürek birleşince tek bir yürek oluyor.

Bir yürek artı bir yürek, iki yürek değil, bir yürek bayım.

– Gitme! Diyor. 

Gitmekten başka çarem yok. On üç yaşımdayım. Bizi sarıp sarmalayacak, şefkatli bir dünya yok. Gitmek zorundayım, hem de uzun uzun yıllar. Yağmura karışan kumral saçlarının kokusunu içime çekiyorum. O, kalbimi avuçlarının içine alıyor ve saklıyor varlığımı. Biliyorum orada ıslanıyor, aşk olduğunu bildiğim o kutsal duygu. O insanı insan yapan varoluş. O gün oradan ayrılıp evine dönerken, karanlıkta bir otomobil çarpıyor ona.

Öldüğüne inanmam uzun yıllarımı alıyor. 

Yağmur Altında Bir Siluet, ömrüm boyunca o limanda beni bekleyecek, biliyorum.

Yollar selden kapalı. Bir çift yağmur tanesi gözle karşılaşıyorum. Dikkatle bakışıyoruz. Sonsuzluğa bakan, benimle karşılaşacağını biliyor. Bir gün karşılaşacağımızı ve mekânı ve zamanı bizim yaratacağımızı biliyor. Ellerinden gözlerine geçiyorum. Çok incinmiş, delip geçen bir bakış, karşımda işte.

Kahvenin kokusuna karışan o yüz, bir bütün, sanki evreni sarıyor. Ben de adımı söylüyorum. Uzun yıllardır tanışıyormuşuz gibi masama rahatça oturuyor, yağmur altından gelen siluet.

Önümdeki Amok Koşucu’sunu görüyor. Berlin Üniversitesi’nde, Alman dili ve edebiyatı hocası olduğunu söylüyor.

 Birbirimizi yağmurlardan tanıdığımızı, ikimiz de kuşkusuz anlıyoruz. 

Hava, yavaş yavaş mavi mürekkep rengine dönüyor. Yeni evlendiğim adam çok gecikti. David, benim adıma da üzü lüyor. Gitmekle, gitmemek arasında kalıyor. Karanlık olmadan yola çıkması gerek. Kitabımın üzerine, babamın yazısının altına, Berlin’deki adres ve telefonunu yazıyor, bizi bir gün kavuşturur umuduyla. Ben evliyim biliyor. Bizi dışarıda şefkatle saracak bir dünyanın olup olmaması umuru değil. Benim kollarımı istiyor o, hayatının gerçeği olarak. Önceden bir türlü anlayamadığım bu gerçeği bir daha gösteriyor, Avcıların zamanı ve mekânı bölen acı çığlıklı kuşu gibi.

Birden ayağa kalkıyor:

-Benimle gel! diyor.

Hiç sormuyorum, ‘nereye, neden, nasıl’ diye. Çantamı alıyorum, pasaportum içinde, param çok az ama derdim değil.

Kapının önünde benden izin istiyor, karşı benzinciden depoyu doldurmak için. 

Saçak altında bekliyorum, yağmur altında bir silueti. Motosiklet benzinciye doğru uzaklaşırken, karşıdan kocam geliyor, giderek yaklaşıyor bir hayalet gibi. Alnıma karışan yağmurlar, bedenimi ayıltsın istiyorum, donmuş kirpiklerim kıpırdamıyor bile. Gerçek, yani benim gerçeğim, bana doğru yürüyor, bir şeyler söyleyerek. Sesler, uğultu halinde çarpıyor kulaklarıma. İçeri girmek istemiyorum. Kocam, kafenin kapısını açıyor, içeri giriyor, bıraktığım masaya doğru yürüyor, sarı ışıkta buharlaşarak. Ben onu izlemiyorum. Yağmurun altında, Karda Avcılar’ın dönüşünü bekliyorum, bir çift göz olarak.

Motosikletli, birden köşeden beliriyor, önüme geliyor ve duruyor. Kafenin içinden beni kaldırımdan almak için şaşkın bakışlarla yaklaşan kocam, olanları anlamadan elimi tutmaya çalışıyor. Ellerimiz arasından akan yağmur tanesi, yakıyor avuç içlerimi. Elimi silkip, kurtarıyorum onun avuçlarından.

Selenin üzerinde bana yalvaran gözlerle bakan David’e doğru yaklaşıyorum. Islak saçları, bir yangın yeri gibi kokuyor. Yakıcı, korkutucu.

Kulağına doğru yaklaşıp; ‘hamileyim’ diyorum. Yüzüme bir an bakıyor. Gözlerini kısa bir süre yüzümde gezdiriyor ve motosikletini sürerek uzaklaşıyor.

Ertesi gün gazetelerde, motosikletli bir Almanın, kazada öldüğünü okuyorum.

Motosikletli, birden köşeden beliriyor, önüme geliyor ve duruyor. Kafenin içinden beni kaldırımdan almak için şaşkın bakışlarla yaklaşan kocam, olanları anlamadan elimi tutmaya çalışıyor. Ellerimiz arasından akan yağmur tanesi yakıyor avuç içlerimi. Elimi silkip kurtarıyorum onun avuçlarından.

Selenin üzerinde bana yalvaran gözlerle bakan David’e doğru yaklaşıyorum. Islak saçları bir yangın yeri gibi kokuyor. Yakıcı, korkutucu. Arkasına biniyorum, ardıma bakmadan. Uzaklaşıyoruz kendi gerçeğimize doğru.

Ertesi gün yok!

Hızla gidiyoruz, üç yaşımdayım, babamın motosikletinin selesinde saçlarım bukle bukle. Rüzgârı başka karşılar ya motosiklet, çok erken öğreniyorum.

Yelda Karataş

Picture of Yelda Karataş

Yelda Karataş

Tüm Yazıları