“Kalbini camdan yaparsan, kıran çok olur. Demirden yaparsan sonu pas olur. Denizden yap ki, giren kaybolsun, yüzmeyi bilen kurtulsun, bilmeyen boğulsun.”
Julia Roberts
Semire, o gecenin zifiri karanlığında dipten gelen bir darbe sesini duyduğunda yatağının beşik gibi sallandığını görüyordu. Derin uykusundan uyanır uyanmaz ne yapacağını bilemez durumdaydı. Yatağından doğrulmak istediğinde duvarların üstüne üstüne geldiğini görerek kendisini yatağının altına atması bir oldu.
Önceleri dışarıda korkunç gürültüler vardı. Metalik sesler, insan sesleri, haykırışlar ve ağlamalar bir anda bıçak gibi kesildi. Semire, bulunduğu yerden dibe doğru hızla kayarak bir zemine çakıldığını anlıyordu. Sağ kolunu ve bacaklarını kullanamaz duruma gelmişti.
Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi. Boğazından ses çıkmıyordu. Enkazın içinde kıpırdayacak durumda değildi.
Ve karanlık… Semire bu karanlığa yabancı değildi. Aslında kendisine yabancılaşmıştı.
Bedenindeki acılarından kurtulmak için düşüncelerini çocukluğuna yoğunlaştırdı. Gamsız ve kedersiz anılar’dı. Antakya’nın dar sokaklarında koşmalarını, ayaklarındaki sandaletlerin betonla buluşmasıyla çıkardığı sesler…
…………………………………………..
Bir gün yine o dar sokakların birinde koşarak eve gelirken, evlerden birinden akan sabunlu su nedeniyle kaymış ve yüzükoyun yere kapaklanmıştı. Diz kapaklarından oluk gibi kanların aktığını görünce, ağlamaya başlamıştı.
O anda güçlü bir el, kendisini yakalayıp ve yerden kaldırdığında, gözyaşlarını eliyle silerek bakmış ve hayretler içinde kalmıştı.
Bu Mehmet abisiydi. Amcasının en büyük oğlu Mehmet İlter’di. Ne zaman zor durumda kalsa karşısında ya da yanı başında gördüğü insan…
O’nu ne çok seviyordu. “O benim kahramanımdı” diyecek kadar çoktu sevgisi.
İlkokuldan sonra bir daha okula göndermediler. Küçük kız bu duruma çok üzüldü. Günlerce, haftalarca, aylarca gözyaşı döktüyse de aile büyüklerini ikna edemiyordu. Semire’nin ilk başarısız deneyimi buydu.
Uzun lastikli etek giydirip başını örttüler. Eline Kur’an-ı Kerim vererek camiye kursa gönderdiler. Cam, Hoca’sının elinden sopa düşmüyordu. Yanlış telafuz edenin kafasına “tak” diye iniyordu.
Küçük kız mutsuzdu. Bu yaşam hiç de kendisine göre değildi.
Tek kurtuluşu Mehmet Abi’siydi. Derdini bir tek ona anlatabilirdi. Hem Mehmet Abi’si Lise’ye gidiyordu. Bir akşam yolunu gözledi ve köşe başında yakaladı. Özetle durumunu anlattı. Huzursuzluğunu ve hiçbir işe yaramadığı hissine kapıldığını v.s.
Abi’si dikkatle dinledi. “Tamam, anladım bu yaşam senin yaşamın değil ama bu koşullarda ne yapabilirsin ki… Amcam seni, beni, kimseyi dinlemez!”
Küçük kız, bir kez daha ağlama nöbetine girmişti. “Tamam, ağlama Semire… Bir çözüm bulacağım, merak etme!” diyerek teselli etmişti.
Aradan yıllar geçip 16 yaşına bastığında babası evlendirme çabasına girmişti. Semire ise asla evlilik istemiyordu. Mehmet Abisi de İstanbul Teknik Üniversitesini kazanmış ve evden gitmişti. Yine yalnız kalmıştı.
O yıl eğitim dönemi ara tatilinde Mehmet Abisi döndüğünde aile büyükleri Semire’ye hiç danışmadan karar vermişler ve abi dediği amcaoğluyla evlendirmişlerdi. Söz, nişan, düğün hepsi bir arada olmuş, bitmişti.
Semire yine mutsuzdu. Bir evden gelin çıkmış, aynı avlunun içinde öbür eve gitmişti. Tam olarak 2 hafta sonra Mehmet İstanbul’a gitmişti.
Kız yabancıya gitmemişti ya… Dede malları bölünmemişti. Amik Ovasında uçsuz bucaksız tarlalar iyi ürün vermekteydi.
Semire, at binmeyi öğrenmişti. Eşinin ailesi bu durumdan memnun değillerdi ama Mehmet’in onay verdiği karara ses çıkaramıyorlardı. Ne de olsa oğulları büyük mektebe gidiyordu.
Semire, terzi Nicolas’ın dükkânına giderek 2 pantolon, iki yelek siparişi verdi. Aslında Hristiyan olduğu için sevilmezdi ama Semire bu yaşlı insanı çok seviyordu.
İşçileri bulmak, yönlendirmek ve işlerin başında durmak Semire’ye iyi gelmişti. Artık az da olsa kendi başarısını kanıtlamak zamanı gelmişti.
Derken ilk çocuğu dünyaya geldi. Küçük bir kız çocuğu. Annesi adını Özlem koydu. Dedesi biraz homurdanıyordu ama bir dahakine erkek torun olur diye fazla ses çıkartmamıyordu.
Mehmet ara tatilinde ve yaz tatillerinde geliyordu. Semire’yle hiç konuşmaz olmuştu. Yanında çokça kitaplar getirmiş, odasına çekilerek onları okuyordu. Kızıyla da ilgilenmez olmuştu.
Bir yıl sonra ikinci bebek geldi. Bu kez babası adını Özgür koymuştu.
İstanbul’da öğrenci olayları büyümüştü. Boykotlar, Yürüyüşler, Basın açıklamaları giderek geniş kitlelere ulaşıyordu. Bu hareketin içinde sivrilen bir isim vardı ki; Semire’nin yüreğini acıtıyordu. Mehmet İlter öğrenci liderlerinin başında gelmekteydi.
Ve bir gün… O kara gün… Semire kocasının önce gözaltına alındığını sonra da tutuklandığını TRT yayınından öğrendiğinde dünya başına yıkılmıştı.
İstanbul’u ilk kez Metris ziyaretinde gördü Semire… Kocasına demir parmaklıkların arasında utana sıkıla birkaç söz söyleyebildi. Yüzü renkten renge giriyordu.
Mehmet’in mahkûmiyeti, başta Metris ve diğer cezaevlerinde tam olarak 12 yıl, 8 ay sürdü.
Semire, bu süre zarfında 2 çocuğunu büyüttü, eşini her ziyaret ettiğinde kirli giysilerini alarak temiz giysilerini verdi ve idareye harçlık bıraktı.
O kızgın güneşin altında Amik Ovasında ve başında hasır şapkasıyla at sırtında koşuşturdu. Kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürüyordu. Bir kuş kadar yalnızdı, kimsesizlerin kimsesiziydi.
Yorgun argın eve döndüğünde eşine mektuplar yazıyordu. Güzel koksun diye içine zahter yaprağı koyarak gönderiyordu. Mektupların idare tarafından okunduğunu bildiği için daha dikkatli yazıyordu ama zahter yapraklarının eşine ulaşıp ulaşmadığından habersizdi.
Ve bir gün, bir sabah vakti Mehmet evine döndü. Artık hasta ve yaşlı bir insan görüntüsündeydi. Öğrencilik yaşamı bitmişti. Hiçbir mesleği yoktu.
İşin en kötü yanı ise içine kapanık olması ve çok fazla asabi olmasıydı. Konuşmuyor ya da çok az konuşuyordu. Eşine ve çocuklarına birer yabancıymış gibi davranıyordu. Sanki o evde yaşamıyor gibiydi.
Bir gün eşine bir soru soracak oldu. Mehmet köpürdü ve kendisine “Sen politikadan ne anlarsın bre kadın!” diye bağırınca, ipler kopma noktasına gelmişti. Semire bu kırılma anını hiçbir zaman unutmadı.
Evliliklerinin çatısı çatırdamaya başlamıştı ama Semire için başka bir çözümü de yoktu.
Mehmet evde dinlenirken Semire yine Amik Ovasında tarladaydı. Ya ürün ekiliyor, ya sulanıyor ya da ürün toplanıyordu. Sanki eşiyle roller değişmişti.
İçki ve sigara içen, tüm gününü kahvede geçiren bir kocası vardı artık. Yine mutsuzdu ama kimseye belli etmiyordu. Umudunu çocuklarına bağlamıştı. Çocuklar büyüyecek, meslek sahibi olduklarında analarını buradan kurtaracaklardı.
Özlem ve Özgür 1 yıl arayla üniversiteyi bitirdiler ve Doğu’da uzak bir yerlere atandılar.
Semire hem yalnızdı hem de değildi. Kocası hem vardı hem de yoktu. Yorgun, mutsuz ve umutsuzdu.
Çocuklarını özlüyor, yanlarına gitmek istiyorsa da eşini evde yalnız bırakamıyordu. Elinden sigarası düşmeyen Mehmet yatağa bile sigarayla giriyor, uykuya dalıyor, Semire müdahale etmezse elindeki sigara yorganı tutuşturuyordu.
O gece… 6 Şubat gecesi… Semire, enkazın altında umutla kurtarılmayı bekledi, bekledi, bekledi.
Tam 72 saat sonra İş Makinaları Semire’nin bulunduğu yere ulaştı. O artık yaşamıyordu.
Aslında yaşarken de yaşamıyordu.
Şairin dediği gibi “El üstünde götürdüler” ve toprağa verdiler. Üzerini Hömbelez dallarını örttüler.
Mehmet İlter ise eşinin yasını hiç tutmadı diyebilirim. Depremin ardından çok kısa bir süre sonra evlendi ve Mersin Taşucu bölgesine göçtü.
Züleyha Akın – 04 09 2026 / Antakya



