Ana içeriğe atla

FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Herkesin “tükenmişlik” konuştuğu yerde bir de birbirini tüketen bir tiyatro ortamından nasıl bir tiyatro çıkabilir?

Herkesin “tükenmişlik” konuştuğu yerde bir de birbirini tüketen bir tiyatro ortamından nasıl bir tiyatro çıkabilir?

Herkesin ruhsal enerjisini bir diğerini değersizleştirmek ve kendini değerli hissetmek için harcadığı bir ortamda yaşadığınızı hayal edin. Etmeyin. Oradasınız zaten. Burada sürece veya olan bitene odaklanan kimseyi bulamazsınız. Herkes kendine ve kendi değerini korumak için silahlanmış durumda. Burada üretemezsiniz. Kendinizi savunmaya harcadığınız enerjiden geriye mutluluğa veya yaratmaya bir şey kalmaz çünkü.

Cem Mumcu

Bu yazıyı temel alarak bu ülkede sanat üreticilerinin işi zor, diyerek başlamak istiyorum. Çünkü sanat üretiminin bizzat kendisinin artık bir mücadele alanına dönüşmesi üzerine düşünelim istiyorum. 

Bir tiyatro sezonu daha açılıyor. Bizi neler bekliyor?  Yeni oyunlar prömiyer yapacak, geçen sezonun oyunları oynamaya devam edecek. Herkes zorluklardan söz edecek ama netice alamayacak ya da boş verecek. Hepimiz içinde bulunduğumuz “sistemin” üretimlerimizi nasıl tökezlettiğini, yorduğunu, bıktırdığını biliyoruz. 

Ceylan Ertem’in Temmuz 2026’da yaptığı bir paylaşım benim için çok önemliydi. Özellikle “sanatçı ne üretiyor/nasıl üretiyor?” sorusunu, “Sanatçı ürettiği şeyin insanlara ulaşması için bugün artık ne yapmalı?” sorusuna çevirdiği ve bir farkındalık uyandırdığı için çok önemliydi. Zaten ses de getirdi.

Bu paylaşımında, bağımsız müzisyenlerin yalnızca iyi iş üretmesinin artık yeterli olmadığını; görünürlük için üretim bütçesinin üzerine çıkan tanıtım maliyetleri, algoritmalar ve etkileşimler gibi başka bir üretim/dağıtım düzeniyle karşı karşıya kalındığını anlatıyordu. “Mesele artık yalnızca iyi bir şarkı yapmak değil, o şarkının birilerinin karşısına çıkabilmesini sağlamak.” diyordu. 

Bir de şu çok önemliydi. Ceylan Ertem, müzik üretiminin kendisi için yalnızca estetik bir faaliyet olmadığını, ürettiği müzikle hayatını, ailesini ve kurduğu düzeni finanse ettiğini söyleyerek ekonomik koşulların doğrudan sanatsal özgürlüklerimiz üzerindeki etkisinden söz ediyordu. 

Özgürce üretebilmenin yollarını ararken nasıl engellerle boğuştuğumuzu, ne badireler atlattığımızı bir biz bir Dionysos bilir! İnsanın, böyle bir düzenin içinde (sanatın hiç de elzem olmadığını hissettiren bu düzen içinde) kendi oyunlarını, koşuşturmadan uzak, kendi zamanlaması ve ritmi içinde; on parçaya bölünmeden dikkatini yaptığı işe vererek üretebilmesi mümkün mü?

Ceylan Ertem buna günümüz müzik endüstrisinden çok somut bir karşılık veriyor: Sanatçı artık yalnızca sanat üretmek zorunda değil. Ürettiğini görünür kılmak, pazarlamak, algoritmanın dilini öğrenmek, kendisini sürekli göstermek ve dolaşıma sokmak da zorunda.

Ben bir oyun yapmaya başladığımda kendimi sadece bir sanatçı, oyuncu görmem gerekirken; finansal zorluklar nedeniyle pazarlamacı, sosyal medya yöneticisi, PR çalışanı, içerik üreticisi, tiyatronun yöneticisi de olmak zorunda kaldığım saçma sapan bir girdabın içinde çırpınırken buluyorum. Dolayısıyla OLMUYOR. Dolayısıyla SÜRDÜRÜLEMİYOR.

Oysa eskiden öyle miydi? Oyunun değeri ile görünürlüğü arasında hep bir bağ vardı. Şimdi ise bu bağ bozuldu. Seyirci sıkıntısı çeken sanat üreticileri için “seyircisizliğin”, neredeyse “değersizlik” olarak değerlendirileceği endişesini yaşamaları bana çok hazin geliyor.

Geçen sene de sezon kapanırken yazmıştım. İstanbul’un nüfusu 15.754.053 kişi. En yüksek gelir gurubu ile onun altındaki iki gelir grubunu da dahil edersek neredeyse dokuz milyon seyircimizin olması gerekir. Bu gelir gruplarındaki insanların sanata ve kültüre olan ilgilerinin olmaması mümkün değil, değil mi? Peki bu seyirci nerede? Neden ürettiklerimizi bu seyirci için görünür kılamıyoruz meselesi bugünün en can yakıcı meselesi bence. 

TÜİK’in 2025’te yayımladığı ve 2024/25 sezonunu kapsayan verilerine göre İstanbul’daki toplam tiyatro seyircisi: 2.684.839 kişi. İstanbul’da özel tiyatrolar açık ara öndeymiş: yaklaşık 1,80 milyon kişi.

Bu sizce de üzücü değil mi? Bütün özel tiyatrolar ve kamu tiyatroları şu 2.684.839 kişiyi bekliyoruz. Umuyoruz ki bizi fark etsin. Bakın, buradayız, oyunumuz şu, biz buyuz diye bağıra bağıra onların dikkatini çekelim. Bu nasıl mümkün olabilir! Herkes İstanbul’daki gelir uçurumunu da düşünerek şuncacık seyirciye makul bilet fiyatlarıyla ulaşmaya çabalıyor. Ürettiği oyun seyirci karşısına çıktığında da mesele(ler) bitmiyor. Bu kez de oyununun nasıl değerlendirileceği, kim tarafından görüleceği ve hangi ölçütlerle değerli ya da değersiz sayılacağı meselesi ortaya çıkıyor.

Sanat, çok sayıda insanın koordinasyonuyla ortaya çıkan “kolektif bir faaliyet.” İzlediğiniz oyun aslında muazzam bir ağı kapsıyor. Daha perde açılmadan devasa bir emek zinciri harıl harıl çalışmaya başlıyor. Bu kolektif faaliyetlerin gerçekleştirildiği sanat ortamı “sanat aşkıyla” hareket edilen bir alan olsa da burada da güç, itibar, görünürlük için mücadele var. Aslında kültürel üretim alanındaki bu mücadele takdir, beğeni, ödül mücadelesi de aynı zamanda. Çünkü hepimiz şuncacık seyirciye ulaşmak zorundayız.  

“Herkesin ruhsal enerjisini bir diğerini değersizleştirmek ve kendini değerli hissetmek” meselesine de biraz bu perspektiften yaklaşacağım.

Bu sezon yeni oyunlar yapılacak, afişler asılacak, tanıtımlar yapılacak. Rakamlar bize tiyatrolardaki hareketliliği gösterecek. Ama rakamlar bize o hareketliliğin ardındaki gerçekleri söylemeyecek, kimler nasıl bedeller ödeyerek ürettiğini konuşturmayacak. Bizler, işimizin bir yanının stres yönetmek olduğunu biliriz. Çünkü sanatçı için başarısızlık ensesinde hissettiği bir nefes gibidir. “Oyunu ya iyi çıkaramazsam!” “Ya görülmezse…” “Ya batarsak.” “Bir daha seyirci gelmeyecek.” “Bir daha salon bulamayacağım.” “Bir daha fon alamayacağım.” “Bu çevrenin dışında kalacağım.” korkularını tek tek bertaraf ederek yolunda ilerler. Yılgınlığa kapılmadan üstesinden gelir. Ve sonunda o gün gelir, seyirciyle buluşulur. O seyircinin arasında meslektaşlar da vardır kuşkusuz.  

Şimdi Eylül. Perdeler yeniden açılıyor.

Yeni metinler, yeni oyuncular, yeni yönetmenler, yeni sahneler. Bazıları çok iyi olacak, bazıları olmayacak. Bazıları seyirci bulacak, bazıları bulamayacak. Bazıları üzerine uzun uzun konuşacağız, bazıları birkaç temsil sonra sessizce sahneden çekilecek.

Kim değerli? Kim değil? Kim görünür? Kimin oyunu “önemli”? Kim eleştirilmeye değer? Kim değil? Dahası, “camiamız hangi oyunu tuttu?” 

Eleştiri ne, yapıcı eleştiri ne, yıkıcı eleştiri ne; aralarındaki farkı anlatan çok değerli Hocaların güzel kitapları, yaklaşımları var. Buralara hiç girmek istemiyorum. Ama…

Deneyselliğin, araştırmanın, derinleşmenin, konfor alanından çıkıp farklı arayışlara yönelmenin giderek zorlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Zamanın, mekânın ve üretim olanaklarının daraldığı; hata yapmaya, başarısız olmaya, alışılmışın dışına çıkmaya yönelik toleransın ise giderek azaldığı bir ortamda sanat üretilmeye çalışılıyor. Böyle bir ortamda (düzende) mesele sadece sanatçının ne söylemek istediği ve bunu nasıl söylemek istediği değil; hangi koşullar altında üretmeye zorlandığı ve kendini ne kadar özgür hissedip hissetmediğidir. 

Önümüzdeki engelleri görmezden gelerek birbirimize karşı kullandığımız dilin bizlerin özgür yaratımına ket vurup vurmayacağı üzerine düşünüyorum. Bazen paylaşılan dil, insanda güç bırakmıyor, yaratıcı kanalları tıkıyor. Sanat ortamında asgari bir nezaketin olması gerektiğini düşünüyorum. Benim için fikrini söylemenin içten ve dürüstlüğü kadar gönüldaşlık kurması, zarafet ve inceliği taşıması da çok önemli. Çünkü birbirimizi hem daha çok yaratmamız, üretmemiz hem de daha iyisini yapabilmemiz için yüreklendirmemiz gerektiği bir dönemdeyiz diye düşünüyorum. Çünkü susturulmuş, baskılanmış, kabalıklara maruz bırakılmış, korkutulmuş, sindirilmişken, bu iktidar diliyle derdimiz varken bir de bunun sanat ortamına sızması çok ağır olacaktır. 

Mesele birbirimizi eleştirmemek dolayısıyla da üzmemek değil. Mesele, bilerek ya da bilmeyerek birbirinin üzerinde iktidar kurmaya, karşısındakinin değerini azaltarak kendi değerini teyit etmeye ihtiyaç duyması. Hafif bir müstehzi ifadede bile “değersizleştirme” olduğunda orada iktidar ilişkisi kurulmuş demektir. O yüzden Cem Mumcu’nun baştaki yazısını tartışalım istedim.

Herkesin “tükenmişlik” konuştuğu yerde bir de birbirini tüketen bir tiyatro ortamından nasıl bir tiyatro çıkabilir?

Değersizleştirme bir davranış biçimi olmamalı. Bir ilişki biçimi de olmamalı… Çünkü bu ilişki biçimi, sanat yapmaya ve sanatı yaşatmaya çalışan herkesin nefesini kesmektir. Kendisini açıkça “otorite” olarak gördüğünü söylemeden bir otorite olarak konuşan kişi, ilişkide hiyerarşiyi dayatıp iktidar kurmuş olur.

Sakın birbirimize iltimas yapalım, düşüncemizi söylemeyelim dediğim anlaşılmasın. Bu asla eleştiriden vazgeçmek değil. Karşındaki insanın değerini teslim ederek onun işini açık kalplilikle sorgulamak, onun tüm üretim süreçlerinde özgürce yaratmasını teşvik etmek demek.

Bugün içinde bulunduğumuz “sanat üretiminin koşulları” göz önünde bulundurulduğunda, birbirimize iktidarın diliyle yaklaşmamız sanatın yaşamasına engel oluşturacağından bana etik gelmiyor. Düşünün, bugün Kim/Hangimiz özgürce risk alabilir/alabiliyor? Ama varoluşumuzu sürdürmek için mücadele veriyoruz. 

Sansür ve/veya baskı “Bunu söylersem başıma iş gelir.” değildir sadece… Daha sinsi olanı: “Bunu yapmasam daha iyi, eleştirilebilir.” “Buna hiç girmeyelim, seyirci tutmaz, başımıza dert almayalım.” “Bunu biraz yumuşatalım.” 

Sonunda bunu yapabilirsin, bunu yapamazsın diyen birinin bulunmasına gerek yok; oyunun beğenilmeme, takdir edilmeme endişesi sayesinde kendi sınırımızı kendimiz çiziyoruz. Çünkü hepimiz şuncacık seyirciye ulaşmak ve ayakta kalmak istiyoruz.

Faith Ringold “People’s Flag”

O yüzden bizlerin birbirimizin üretimleri üzerine konuşurken, fikirlerimizi paylaşırken kurduğumuz dilin iktidarın dili olmamasına özen göstermeliyiz. İktidar, bireyin içine kaçtığı noktada birbirimizin üzerinde küçük iktidarlar kurmaya başlıyoruz ki sistem zaten biz fark etmeden ilişkilerimize siniyor, ikili ilişkilerde elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyor. Bir bakmışsınız yönetmenin oyuncu üzerinde, bir bakmışsınız yapımcının ekip üzerinde, bir bakmışsınız bir kurumun sanatçı üzerinde, bir bakmışsınız bir eleştirmenin sanatçı üzerinde, bir bakmışsınız bir sanatçının başka bir sanatçı üzerinde… Hatta belki de bir bakmışsınız sanatçının seyirci üzerinde ve hatta seyircinin sanatçı üzerinde… Ve bazen de sanatçının ekip arkadaşları üzerinde… 

Birbirimize dürüst olabiliriz ama dürüstlüğü kabalaştırmadan…

Eleştirel olabiliriz ama eleştiriyi ezici bir araca dönüştürmeden.

Dayanışmacı olabiliriz ama dayanışmayı kayırmacılığa çevirmeden.

Birbirimize cömert olabiliriz ama vasatlığı kutsamadan.

“Polis her gün saat 8’de sizinle konuşuyor.”

Sonuçta düşüncemizi söylemede “özgür” olabiliriz ama özgürlüğü yalnızca kendimiz için
istemeden. Çünkü özgürlük, istediğimiz şeyi söyleyebilmekten ibaret değil. Birbirimizin
özgürlüğünü azaltarak kendimize alan açmaya başladığımız bir sanat ortamının içinde
üretmeye çalışmanın, üretmeye devam etmenin imkânsızlığını anlatmaya, zorluğunu
hissettirmeye çalışıyorum.
Çünkü…
Bir başkasını küçülterek kendini büyütmek, yalnızca kişisel bir zaaf değil; içinde
yaşadığımız iktidar ilişkilerinin sanat alanındaki tezahürlerinden başka bir şey
değil.
Çünkü…
Sanat özgürce yaratmak, özgürce düşünmek, özgürce ifade etmek zorunda olduğumuz
bir disiplin. Özgürce düşünemiyorsan risk alamazsın. Risk almadığın, “garantici”
davrandığın, herkesin hoşuna giden, herkesin takdirini alacağından emin olduğun,
beklentileri boşa çıkarmayacağın işler yaparsın.

90’lara damga vuran dönemde deneysel işler yapılırdı; o yüzden o dönemde sıkça
bağımsız tiyatrolar, alternatif tiyatrolar denirdi; avangart işler denirdi; çağdaş sanat
denirdi. Çünkü özel tiyatroların dışında sanatsal üretimler yapan ve çağdaş dansın da
aralarında olduğu üretimler öyleydi. Çünkü bu işlerin üreticileri de seyircisi de vardı.
Ya şimdi? Risk alamamak demek deneysellikten vazgeçmek demek. Deneysellik
azalırsa araştırmalara ayrılan zaman da azalacak demek. Araştırma azalırsa sanat
güvenli kalıplara ve iyice konfor alanına çekilecek demek. Bu da bazı şeyleri göze
almamak anlamına gelir.
Birbirimizin yaratıcı enerjisini tüketmeden kurulacak bir ilişki biçiminin sanatın ve
sanatçının önündeki nefessizliğe iyi geleceğini düşünüyorum.
Eylül geldi.
Tiyatrolar yine bütün imkânsızlıklarına rağmen üretmeye devam ediyor. Oyuncular
rollerini çalışıyor, tasarımcılar atölyelerde… Işıklar yanacak, seyirci koltuğuna oturacak.
Yeni metinlerle, yeni rejilerle, yeni karşılaşmalarla yeni bir sezon daha başlayacak.
Zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz bu boş kubbede
bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program
dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız.
Görooorum, hepiniz gardoroba koşmaya hazırlanıorsunuz. Birazdan teatro bomboş
kalacak. Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu
perdelere takılı kalmıştır. Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir. Hıranuşla Virginia’nın
bir dialogu eski kostümlerden birinin yırtığına sığınmıştır. İşte bu hatıralar o sessizlikte
saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde sahneye dökülürler.
Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar
sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır… Perde !
(Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyununda Münir Özkul’un oynadığı
Tomas Fasulyeciyan’ın "Perde" tiradı)
Bu şahane tirat bende hep hüzün yaratmıştır. Bir hoş seda bırakıp dünyadan
geçecektik. Bir oyun oynayıp bir oyun paylaşıp üzerine iki kelam edip, iki tartışıp “ve
perde” deyip geçip gidecektik oysa…
Gel gelelim bir telaş, bir korku, bir endişe… Son akşam yemeği misali “son oynanan
oyun” olacakmış hissiyle başlamak yeni sezona ne saçma!
Özgürce düşünemediğimiz; düşüncemizi özgürce tartışamadığımız; risk alırken bedelini
tek başımıza göğüslediğimiz; deneyebilmek için gereken zamanın, mekânın ve paranın

eşit dağılmadığı bir sanat ortamında “mış” gibi yapıp her şey yolundaymışçasına “perde”
diyeceğiz.
Bu sezon sürekli kendime soracağım en zor soru şu: Birbirimizin önünü kesmeden,
birbirimizi değersizleştirmeden, birbirimizin özgürlüğünü daraltmadan, ama birbirimizden
gerçekten daha iyisini talep ederek “dayanışma ağını güçlendireceğimiz” bir sanat
ortamı kurabilir miyiz?
Çünkü iyi bir tiyatro yalnızca iyi bir oyundan çıkmaz. İyi bir tiyatro ortamından çıkar. İyi
bir tiyatro ortamı, insanların birbirini koruduğu kolladığı değil; birbirinin özgürleşmesi için
destekleyen, el veren, omuz veren bir ortamdır.
Unutmayalım ki, hepimizi birbirimizin üzerinde küçük iktidarlar kurmaya teşvik eden bir
düzenin içinde yaşıyoruz. Ona dönüşmeyelim. Hepimizin böyle bir dönemde ısrarla ve
inatla yaptığımız işi, daha iyi yapmak gibi bir sorumluluğumuz var. Üzerimizdeki
baskılara iyi gelir dayanışma.
Bu sezon üretim yapan arkadaşlarımın emeklerinin karşılığını alabildiği bir sezon
olmasını dilerim. Deniz Göktaş’ın özgürlüğüne kavuşmasını dilerim. Neşemizi ve
cesaretimizi mizaha sahip çıkarak koruyabilmemizi dilerim.
* Afişte, “Amerikan bayrağını yalnızca Amerikan halkı yorumlayabilir. Bayrağı kullanmamızı ve
sergilememizi kısıtlayan baskıcı ABD hükümetine ve eyalet yasalarına karşı halkın yanıtına katılın”
yazıyor. 
* Bu afiş Fransa'dan: 1968 Mayıs grevleri surasında öğrenciler ve akademisyenler Güzel Sanatlar
Üniversitesinin atölyelerini basıyorlar ve Halk Atölyesini kuruyorlar. Amaç sanatı burjuva ve pazar odaklı
tüketim aracı olmaktan çıkarmak. Mesajda Polis her gün saat 8'de sizinle konuşuyor, yazıyor. Devlet
kontrölündeki televizyon ve radyo ağı ORTF logolu mikrofona konuşan bir polis var illüstrasyonda.

Picture of Ayşe Lebriz Berkem

Ayşe Lebriz Berkem

Tüm Yazıları