FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

ESARETİN İSMİYDİ FERDA

ESARETİN İSMİYDİ FERDA

ESARETİN İSMİYDİ FERDA

 

“Hep fedakârlık yaparak, önceliği başkalarına vererek o günlere gelmiş, kendimize hayatın başrolünü bir türlü verememişsek, özgür olmak, sadece kendi hayatımızı yaşamak zor gelir. Yine bakacak, hizmet edecek birilerini arar, dururuz. Oysa hayat başkaları için kendinden vazgeçmek değildir…”

Psikolog Gülseren Budayıcıoğlu, bu sözleriyle Ferda’nın yaşamının özetini çıkartmıştı.

Çocukluğu, Mardin’in Midyat ilçesinde geçmişti. Çevresinde gözlemlediği o tarihsel dokunun inanılmaz bir çekiciliği vardı. Burası Mutlu Çocuklar Ülkesi’ni çağrıştırıyordu. Ferda’nın iki ablası, iki ağabeyi, bir de kendisinden küçük kız kardeşi vardı. 

Babaları yörenin en zengin esnaflarındandı. Gülmeyi, gezmeyi, eğlenmeyi seven, çocuklarıyla mutlu olmaktan başka derdi olmayan bir insandı. Anneleri daha çok Osmanlı kadını görünümünde olduğu için sempatik kocasının yanında, tezat duruşuyla gülmeyen, az konuşan ve kendince katı kuralları olan bir bir kadındı. 

Bir gün babaları akşam yemeğine gelmemişti. Masa hazırdı. Çocukların hiçbiri yemeğe kaşık uzatmıyor, babalarının sofrada yerini almasını bekliyorlardı.

O gece evin tam ortasına bir yıldırım düşer gibi olmuş. Meral Anne çocuklarını tek tek süzerek, “Yemeğinizi daha fazla soğutmayın! Artık babanız bu eve gelmeyecek.” demişti.

Mutlu bir çocukluk döneminin tam ortasında sırtını dağ gibi dayadıkları babaları evi terk ederek başka bir mahalleye göçmüştü. Başka bir kadın ve başka bir hayatı vardı. 

Anneleri ilk günlerde suskunluğunu koruyarak kabuğuna çekilmiş, günlerce yemek bile yememişti. Ancak kocasının “bir gün mutlaka” geri döneceğini pek de olanaklı görmüyordu. 

Ferda, babasının yokluğuna dayanamıyordu. Sabırsızdı. Evden kaçarak babasının yanına gitse o yabancı kadın kendisine nasıl davranırdı, bilmiyordu. Kabul edilmez de evine geri dönerse annesi kıtır kıtır keserdi. Çocuk aklıyla bir denklem yaratmıştı. Giderse geri dönmeyecekti ama gittiği yerden babasını kopartabilirse yine eski yaşamlarını sürdürebilecekler miydi? 

Babasını çok seven dokuz yaşında bir kız çocuğu ne yapabilirdi? Nasıl bir yaptırımı olabilirdi? Ferda günlerce bunu düşündü, durdu. Okula gittiğinde dersi dinleyemiyor, dinlese de bir şey anlayamıyordu.

Bir sabah okula gidiş saatinden de önce kalkarak sırt çantasındaki kitapları boşalttıp yerine kendi giysilerini yerleştirdi. Pijama, terlik, iki giysi, iç çamaşırı, tarak… Babasının ona aldığı rengârenk saç tokalarına dokunduğunda elini geri çekti. Önce “tokalar kalsın” dediyse de dayanamadı ve çantasına yerleştirdi. Okula geç kaldığını bahane ederek kahvaltı yapmadan aceleyle evden çıktı. 

Okul yoluna saptığında takip edilip edilmediğini kontrol ederek adımlarını yavaşlattı, köşe başına geldiğinde okulun ters istikametine dönerek koşmaya başladı. Ana caddeyi geçti, taşlarla örülü duvarı olan dar sokağa saptı ve oradan meydan diye tanımlanan geniş bir alana çıktı. Durak çok kalabalıktı ve daha kötüsü otobüs kalkmak üzereydi. Koştu ve son anda otobüsün sahanlığına kendisini zor attı.

Otobüs şehrin kalabalığından kurtulduktan sonra yeşillikler arasında tek tük villaların olduğu semte doğru yol aldı. Ferda son durakta indi.

İndiğinde sağına soluna baktı. Çevre hiç tanıdık değildi. Sağlı sollu ağaçların arasından ilerleyerek gül kurusu bir villanın önüne geldi. Giriş kapısı üstü yuvarlak demirle kapatılmış sundurmanın görünür kısmında kocaman harflerle, “Esenoğlu Malikhanesi” yazıyordu. Ferda hemen altındaki zile basarak heyecan içinde beklemeye başladı. 

Bir süre sonra genç bir kadın eteklerini savura savura gelerek kapıyı açtı. Ferda o anda oradan kaçıp gitmeyi düşündü. Şaşkınlıktan eli ayağı birbirine dolaşmıştı. Şimdi bu yabancı kadına ne diyecekti? Burada ne işi vardı? O anda babasının aracını gördü ve daha da çok panikledi.

Karşısında annesine hiç benzemeyen şen şakrak bir kadın vardı. Nedense bu kadın ona çok soğuk gelmişti. O bir hırsızdı. Babasını çalmıştı.

Birden ağlamaya başladı. “Ben buraya yanlışlıkla geldim. Beni affedin!” diye özür diledi. Kadın iri siyah gözlerini açmış küçük kıza bakıyordu. Bir ara nasıl olduysa kadının arkasından babasını gördü iyice panikleyerek geri döndü ve koşmaya başladı.

Bir yandan ağlıyor, bir yandan hız kesmeden koşuyordu. Gözyaşları bir sağanak olmuştu sanki. Görüşünü engelliyor, ayağı taşlara takılıyor, tökezliyordu. Yere kapaklandı. Doğrulmaya çalıştıkça dengesini kaybederek tekrar düşüyordu. Sol diz kapağı patlamıştı ve çok kan akıyordu.

O sırada sıcacık, güçlü bir el kollarının altından kavrayarak onu yerden kaldırdı. Babasıyla göz göze geldiler. Baba ağlıyordu. Ferda da babasının yüzüne bakmak istemiyor, elinden kurtulmak için serçe gibi çırpınıyor ve ağlıyordu. 

Babası küçük kızı kucaklayarak arabasına kadar taşıdı. Kızını en yakın hastanenin acil servisine götürerek ilk müdahaleyi de yaptırdı. 

Acısı biraz olsun dindiğinde Ferda kararını vermişti. Sert bir ifadeyle babasına, “Beni evime bırak! Anneme gitmek istiyorum” dedi. Babası gitmemesi için yalvardıysa da küçük kız geri adım atmadı. Çaresiz kalan adam kızı evine bırakarak döndü.

O olaylı günden sonra Ferda bir daha babasının adını anmadı. Kardeşleri kendisinin günlerce ateşler içinde kıvranarak babasının adını sayıkladığını söyledilerse de onlara inanmadı.

Anne ve babası çok kısa sürede boşandılar. Annesi mahkeme salonunda dik durmuş ne nafaka ne de tazminat, ev, bark gibi hiçbir şey istememişti.

Boşanmadan sonra birkaç parça ev eşyalarını alarak bir kamyona yüklediler, bir otobüse binerek Mersin’e göçtüler. Mersin’de en büyük teyzeleri yaşıyordu. Onlara kibrit kutusu gibi küçücük bir ev bulmuş, hemen kiralamıştı. 

Mersin dendiğinde Ferda’nın aklına o yapış yapış nemli sıcak geliyordu. Hiç sevmemiş, hiç alışamamıştı. 

Meral anne kabile başkanı edasıyla altı çocuğunu yönetiyor, büyükler küçüklerin sorumluluğunu alacak şekilde iş bölümü yaparak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Her abi ve abla bir küçük kardeşinden sorumluydu. 

En büyük abisi ve ablası okul çıkışında çiçekçi dükkânına gidiyor ve orada çalışıyorlardı. O yıllarda insanların sevdiklerine çiçek götürmek gibi bir alışkanlıkları vardı. 

Diğer iki büyük abi ve abla bir kitapçı dükkânında çalışıyorlar, Ferda evde resim çiziyordu. Esenoğlu Malikhanesi ve içinde yaşayanları aklına getirdikçe içini afakanlar basıyordu. Sonraları gün okul çıkışı ve tatil günlerinde çalışma sırası ona da geldi. 

Akşam olunca hepsi karıncaların yuvalarına döndükleri gibi eve geliyor, o günkü kazançlarını annelerinin açtığı bohçaya atıyor, Anne de paraları saydıktan sonra içinden mutfak parasını ayırıp çocuklarına gereksinmeleri kadar harçlık veriyordu. Küçük kız ilerideki yıllarda “komün yaşamı” ifadesini duyduğunda bu konuya hiç de yabancı olmadığını anımsayacaktı.

O dönemde Ferda, eşlerinden boşanan babaların sadece annelerini değil çocuklarını da boşadıklarını acı bir şekilde öğrenmiş oldu. Zengin babadan hiçbir destek yoktu. 

Meral Anne de evi geçindirebilmek için çırpınmaktaydı ama zengin bir konağa gelin giden kadının hiçbir yeteneği olmuyordu ki… Yıllarca giyinmiş, süslenmiş ya konuklar ağırlamış ya da kendisi konuk olmuştu. 

Hiç sevmediği ve bilmediği ev işlerinde yeterince yoruluyordu. Mutfak için alışverişe gitmek, yemek pişirmek konusunda da bir deneyimi yoktu. Yine de elinden geleni yapıyor, akşam olunca sofrayı kuruyordu. 

Yıllar, yılları kovaladı. Her çocuk kendilerinden önceki abi ve ablalarının giysilerini ve okul önlüklerini giyiyor, onların kitaplarını kullanıyor ancak ne kadar tutumlu olurlarsa olsunlar yine de sıkıntıdan kurtulamıyor, her gün daha da fakirleşiyorlardı.

Ferda ortaokula başladığında annesi zengin bir konakta iş bulmuştu. Okul çıkışında oraya gidiyor evin küçük kızına ablalık ediyordu. Oyun arkadaşlığı gibi bir şeydi. Zenginlerin lüks ve şatafat içindeki yaşamı görünce eski dönemini anımsıyor, çok acı çekiyordu. Yemeğini de mutfakta yemek zorundaydı. Bu durum ağrına gidiyordu. 

Aradan üç yıl geçmiş, liseye yazılmıştı. Konakta çalışmak eskisi kadar yorucu değildi. Ortama uyum sağlamış, eli pratikleşmişti. Bakmakla yükümlü olduğu kız öğle uykusuna yatınca kendisi de bu arada ödevlerini yapmaya zaman buluyordu. En çok sevdiği resim dersinde mutluydu. Öğretmeni bu yeteneğini keşfetmiş, onu çalışmaya özendiriyordu.

Lise birinci sınıfın ilk yarıyıl tatilinde tam gün zengin evinde çalışmaya başladığında eve bir akrabaları geldi. Ferda, yurtdışında eğitim görmüş, düzgün konuşmasıyla ve hareketleriyle çevresini etkisine alan oldukça yakışıklı bu gencin ilgisini çekmişti. Haluk bey onu uzaktan uzağa göz hapsinde tutuyor, her fırsatta iletişim kurmaya çabalıyor, ilgisini belli ediyordu.

Bir gün konağın hanımı annesine bir not göndererek, ertesi akşam ziyaretlerine geleceklerini yazdı. Anne çok şaşırdı, eli ayağı dolaştı. Evlerine ilk kez gelecek olan bu insanları nasıl ağırlayacaktı? Elde yok, avuçta yoktu. Ama ona rağmen Meral Anne, o akşam hazırlığını tamamlamış, kendisi ve çocukları en güzel giysilerini giymiş, konuklarını bekliyorlardı.

Muhteşem hanım, eşi ve yeğeni kocaman kırmızı güller ve çikolatayla gelmiş, bir tanışma faslından sonra ziyaretlerinin amacını açıklamış ve Ferda’yı yeğenlerine istemişlerdi.

Aile şok içindeydi. Meral Anne’nin gözleri parlamış ama bir yandan da ailenin selameti için kızını kurban etmeyi göze almıştı. O gece söz kesildi.

Ferda’nın okul çıkış belgesi alındı fakat nikâh için yaşı tutmuyordu. Mahkemeye başvuruldu, yaşı büyütülerek kısa sürede nişan ve düğün bir arada yapıldı ve Ferda’ya danışılmadan apar topar Diyarbakır’a gelin ettiler. 

Ferda çok korkuyordu. Haluk bey bu durumu fark etmiş, ona da, “istemediğin hiçbir şey yapmam” demişti. Ama esas tehlike Diyarbakır’daydı. Genç evlileri orada kapı gibi kayınvalide ve görümceler karşılamışlardı. Ferda artık bir Aşiret ağasının gelini olmuştu.

Genç evliler konağın bağımsız bir bölümünde yaşayacaklar, yemekler ortak yenecekti. Ferda önceleri bu durumu garipsediyse de zaman içinde alıştı, başka seçeneği de yoktu zaten.

Haluk bey çalışmıyordu. Annesinin sözüne bakarsanız çalışmasını gerektiren bir durum yoktu. Varlıklı bir aileydiler, yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındaydı. Ancak Ferda kocasının sık sık ataklar geçirdiğine tanık oluyor ve hiçbir soru sormuyordu. Evcilik oynar gibiydiler. Kocası son derece anlayışlı ve saygılı biriydi. Nerede konuşulacağını, nerede durulacağını iyi ayarlıyordu. Ferda, onu sevmese de saygı duyuyordu. İçinden bir ses, “Belki de tüm evlilikler böyledir.” diye söylüyordu.

Aylar geçtikçe kayınvalidesinin sözleri ağrına gitmeye başladı. Kadın içten içe meydan okuyor, hanedana bir erkek evlat bekliyordu. Bu baskılar Ferda’yı iyice bunaltmış, odasına çekilerek ağlama nöbetleri yaşamaya başlamıştı. Son günlerde yemek yemediği ya da çok az yediği halde kilo almaya başlamıştı. Bir sabah yatağında doğrulduğu anda başı döndü ve yere yığıldı. Ferda’yı hastaneye götürmediler ama doktoru çağırdılar. Muayene ve tetkiklerden sonra doktor, Ferda’nın bebek beklediğini söyledi. Konakta şenlik havası esmeye başladı. 

Ferda bu haberi annesine ve kardeşlerine vermek istemiş fakat kayınvalide buna engel olmuştu. O artık bölgenin en ünlü aşiretinin geliniydi. Önceki yaşamını unutmalıydı.

Yaşının küçük olması nedeniyle anneliğe hazır olmayan bedeni bu yeni duruma iflas etmiş durumdaydı. Bazı günler halsizlikten dolayı yataktan çıkamıyor, Haluk bey annesinin söylenmesine aldırmayarak eşine yemeğini kendi yediriyordu. 

İlk bebek kız doğunca konağın neşesi kaçtı ama Haluk Bey ve Ferda kızları Derya’nın doğumuna çok sevinmişlerdi. Anne-kız beraber büyüyeceklerdi.

Kısa süre sonra ikinci bebeğe hamile kalınca Haluk bey, Ferda’nın bunca yükü kaldıramayacağını düşünerek hamileliği sonlandırmak istediyse de ev halkı şiddetle karşı çıkınca geri adım atmak zorunda kaldı.

Nihayet haneye ikinci bebek gelmişti. O da bir kızdı. İsmini Derin koydular. Kardeşler arasında çok az yaş farkı olunca ikisi birden büyürler diye düşünüyorlardı.

Öyle de olacaktı ama bir gece Haluk Bey ağır bir kalp krizi geçirerek yaşama veda edince Ferda bir ve üç yaşındaki küçük kızlarıyla yalnız kaldı. 

Kocası yaşarken baskı kuramayan kayınvalide meydanı boş bularak iyice çığırından çıkmıştı. Konaktan dışarıya çıkılmayacak, hiç kimseyle görüşülmeyecekti. 

Ferda, yeni yaşamına üç ay dayanabildi. Bir gece küçük bir çanta hazırlayarak iki çocuğuyla gece yarısı sessizce evden kaçmayı başardı. Konaktan çıkar çıkmaz bir taksiyle terminale ve sonra da otobüsle Mersin’e ulaştı.

Kapıyı çaldığında annesi evde yalnızdı. Onları kapıda görünce bir anda yüzünün şekli şemali değişiverdi. Onları evine alsa bir türlü almazsa bir türlüydü. 

Ferda annesinin şaşkınlığını pek dikkate almayarak evin kapısından girerek kollarında uyumakta olan küçük kızını kanepeye yatırıverdi. Kaçtığını anlayan Diyarbakır’daki akrabalar buraya gelirlerse ne yapacaklarını bilmiyordu. 

Teyzesini çağırdılar, durumu anlayan kadın kızları yanına alarak evine götürdü. Aşiretin adamları gelir de çok zorlanırlarsa başka bir akrabalarına geçebilirlerdi.

Bir an önce evden çıkmaları gerekiyordu çünkü her an baskın yiyebilirlerdi. Toparlandılar Derin’i uyandırmadan kucaklarına alarak tam çıkacakları sırada annesi Ferda’ya seslendi.

“Dur kızım, burası çok değişik bir şehir, kap kaç olayları çok oluyor. Sen bu takılarını ver bakayım bana…” 

Annesinin uzattığı küçük bir bohçaya takılarını üst üste koymaya başladı. En son küpelere sıra gelince annesine ağlayan gözlerle baktı. Annesi “çıkar, onları da çıkar!” diye üsteledi. Annesinin gözü alyansa takıldı. Ferda “onu vermem anne. Sakın isteme!” diyerek evden çıktı. O günden sonra hiç takı kullanmadı ama ölen eşinin alyansını parmağından hiç çıkarmadı.

Ferda’nın annesine vermek zorunda olduğu takılar paraya dönüştürüldüğünde o şehrin en güzel yerinde bir kat satın alınabilirdi.  Nitekim anne bir ev aldı ancak tapusunu ağabeyinin üstüne yaptılar. Bu konuyu hiç gündeme getirmediler.

O gün annesinin evinden çıkarken bir esaretten kurtularak başka bir esarete girdiğini anlamıştı.

Sonraki süreçte, neredeyse 13 yıl boyunca Ferda’nın hayatı iki kızıyla birlikte koskoca bir aşirete meydan okumakla geçti. Yolu kesildi, baskınlar yedi, tehdit edildi, fiziksel saldırılara uğradı ama hiç korkmadı, yılmadı ve pes etmedi.

Ferda, örgün eğitime devam edemedi ama resim yeteneği vardı. Şahane tablolar üretti. İyi bir ressam oldu. Resim, Ferda için terapi, yaşama karşı duruşuydu. Resim yaşamındaki güzelliğin ta kendisiydi. Her şeydi.

Not: Ferda, Farsça kökenli bir isimdir. “Gelecek, yarın” anlamına gelir. Bu isim, gelecek, umut ve beklenti ile ilişkilendirilir.  

Züleyha Akın 

Picture of Züleyha Akın

Züleyha Akın

Tüm Yazıları