Neşe Ürel
Amerikalı yönetmen Terence Malick otuz altı yılda, biri kısa beş film çekerek efsane olmuş, iletişimin bu kadar yaygın olduğu bir çağda bir kez olsun röportaj vermemiştir. İlk iki filminin arkasından yirmi yıl film çekmeyen yönetmen İnce Kırmızı Hat (The Thin Red Line) ile müthiş bir dönüş yapar. Sonrasında çektiği filmlerin hepsi baş yapıt olarak görülür. Şu anda seksen iki yaşında olan Malick, klasik Hollywood sineması özelliklerinden ayrılan ve zaman zaman Avrupa Sanat Sineması’na yakınlaşan bir tarzı benimser.
1943 de Texas’da dünyaya gelir, babası bir petrol şirketinde yöneticidir. Harward, Oxford gibi nitelikli okullarda felsefe eğitimi alır. Terrence Malick, akademik felsefe dünyasında iyi bir yere sahip iken sinemaya yönelir ve Los Angeles’e gelerek Amerikan Film Enstitüsü’nde sinema eğitimi almaya başlar. Enstitü ’de 1969 yılında ilk kısa filmini çeken Malick, dikkatleri üzerinde toplamayı başarır. 1973 yılında ilk uzun metraj filmi Balands’ı yapar. Bir katil çiftin hikayesini anlatan bu film, daha sonra birçok filme esin kaynağı olur. Bu filmi ile özgün bir sinema dili olduğunu kanıtlayan yönetmenin bir sonraki filmi merakla beklenir. Days Of Heaven’ın çekimine 1975 yılında başlar, film ancak 1978 de gösterime girer. Kurgu konusunda aşırı titiz olan Malick, kurgu ile tam iki yıl uğraşır. Film; görüntüye ağırlık veren sinema dili, şiirsel ve özgün anlatımı ile bir baş yapıt alarak anılır. Yönetmen bu filmden sonra tam yirmi yıl suskunluğa gömülür.
Bu uzun suskunluğun ardından 1998 de İnce Kırmızı Hat (The Thin Red Line) ile herkesi bir kez daha kendisine hayran bıraktı. Onun için önemli olan film çekmek değil, ortaya çıkan filmin iyi olmasıydı. İnce Kırmızı Hat için çalışmaya 1989 yılında başlayan Malick, sinema tarihinin en iyi savaş filmlerinden birine imza atar. II. Dünya Savaşında geçen film, Güney Pasifik’te bir grup askerin gözünden savaşı anlatır. Onun için hikâye önemli değildir. Filmde birçok olayın ve sorunun cevabını vermeyen yönetmen; doğa ve insanın etkileşimini, ölüm ve yaşamı felsefi bir boyutta tartışır. Filmde pek çok felsefi ve dinsel gönderme vardır. Kameranın hareketlerinde, karakterlerin iç sesleriyle verilen cümlelerde şiirsellik öne çıkar. Askerler savaşırken onları bırakan yönetmen, kamerasını doğada gezdirmeye başlar. Bu şiirsel görsellik onun sinema dilidir.
Bu kez fazla ara vermeyerek Yeni Dünya (The New World, 2005) ile hayranlarını sevindirdi. Yıl 1607, İngilizler üç gemiyle bugünkü Virginia sahillerine yanaşırlar. Cenneti andıran bu toprakları sahiplenmek için gelenlerle, bu toprakların asıl sahipleri arasında yaşanan çatışma aslında bir medeniyetler çatışmasıdır. Yerlilerin adetleri, gelenekleri, ilkel ama özgün kültürleri, doğanın içindeki özgür yaşayışları olağanüstü görüntülerle anlatılır. İki kültürün farklılıkları vurgulanır. O topraklara yerleşmeye gelen medeni insanların doğa karşısındaki çaresizlikleri ile de doğa ve medeniyet çatışması verilir. Yüzbaşı Smith ve yerli kabile reisinin kızı arasında yaşanan umutsuz aşk filmin ana öyküsünü oluşturur. ‘Güvenilmez’ Smith’e büyük bir aşkla bağlanan genç kızın hayal kırıklığını ve film boyunca uygarlaşmasını izlerken aslında özgürlüğünü kaybedişine tanıklık ediyoruz. Film hakkında çıkan tüm yazılarda ve filmin resmî sitesinde, anlatılanın Pocahontas’ın öyküsü olduğu söyleniyor. Ama filmde bir kez bile bu isim geçmiyor. O yerlilerin liderinin kızı, yani bir ‘Prenses’tir.
Doyumsuz doğa görüntülerini bir dış ses eşliğinde izlerken hikâyeyi çözmeye çalışıyoruz. Çünkü yönetmen hikâyeden daha çok duygulara ve görüntülere ağırlık veriyor. Biz de ancak sezgisel olarak hikâyeyi oluşturuyoruz. Görsellik ve müzik bizi nereye götürüyorsa öyle hissediyoruz. Bizim dış ses olarak algıladığımız aslında karakterlerin iç sesi. Yüzbaşı Smith’in, Prenses’in ya da John Rolfe’ın iç sesi ile hikâyeyi anlıyoruz. Smith’in yalanlar söyleyerek terk edip gitmesinin ardından yıkılan genç kızın bir aristokratla (John Rofle) yaptığı evlilik, öldüğünü sandığı Smith’in yaşadığını öğrenmesi ile vermek zorunda olduğu karar. Bunları Malick diyaloglarla değil, görüntülerle anlatır.
Klasik anlatımı olmayan bu filmi müzik ve görselliğin oluşturduğu bir şiir olarak algıladım. İnsan gözlerini kısarak, hülyalı bir ruh haliyle doğayı nasıl izlerse kamera da öyle kayıp gidiyor. İnsanlar çatışırken, yönetmen kamerasını doğaya çeviriyor, özgürlüğün simgesi kuşları ve bulutları göstererek insanın doğanın sonsuzluğundaki hiçliğine gönderme yapıyor. Görüntüler o denli etkileyici ki Malick’e ve görüntü yönetmeni Lubezki’ye hayran olmamak olanaksız. “En İyi Görüntü Yönetimi” dalında Oscar’a aday olan film o yıl ödülü “Bir Geyşanın Anıları”na kaptırdı.
İnce Kırmızı Hat’tı Yeni Dünya’dan daha çok beğenmiştim. Ama bu Yeni Dünya’nın değerini azaltacak bir değerlendirme olmamalı. Üst kalitede iki ürünün karşılaştırılması gibi bir şey bu. Birinin öbüründen birazcık daha öne çıkması. Sadece o kadar.
2011 yapımı Hayat Ağacı ise bugüne kadar izlediğimiz hiçbir filme benzemiyor. Terrence Malick derin bir felsefeyle ve üstün bir sinemayla tanıştırıyor bizi. Bu filmle birlikte film yapma hızını artıran yönetmen peşe peşe sayılabilecek beş film çeker. Venedik Film Festivali’nde yarışan Aşkın İzleri (To The Wonder, 2012), Malick’in Hayat Ağacı’nda tüm bir yaşam üzerine kurduğu yapıyı aşk özeline indirgiyor. Bu film otobiyografik özellikler taşırken bize hayat dersleri de vermeye çalışıyor.
Aşkın İzleri, Kinght of Cups (2015) ve Song to Song (2017) bu üç film gerçek anlamda bir felsefe dersi gibiydi, böylece yaşamın esas yönlerini gösterebiliyordu bize, bunun yanında filmlerin imgesel dili, zaman ve mekân kontrolü, ses ve müzik kullanımı o kadar iyiydi ki başka türlü bir anlatım olamayacağını düşündürmüştü bana.
Gizli Bir Yaşam (A Hidden Life, 2019), II. Dünya Savaşı sırasında savaşmayı ve Hitler’e bağlılık yemini etmeyi reddeden vicdani retçi Avusturyalı çiftçi Franz Jägerstätter’ın gerçek yaşam öyküsünden yola çıkılarak çekilmiş, Franz ve ailesi bu kararı nedeniyle ağır bedeller ödemiş. Film, tutukluluk süreci boyunca eşiyle birbirlerine yazdıkları mektupları merkeze alır. Senaryo güçlü evet, mekân da etkileyici, ama asıl görsellik ve yönetmenlik başarısı üç saate yakın olan bu filmi bize soluksuz izlettiriyor.
Terrence Malick’in filmlerini izleyip sinemasının estetik ve felsefi altyapısını keşfetmeye çalışmak bir şiir kitabı okumuş kadar tatmin edici olabiliyor.



