FRANÇOİS OZON VE YABANCI’SI
Neşe Ürel
François Ozon ile tanışmam,12. Ankara Film Festivali’nde 2000 yılında gösterilen Sitcom (1998) filmiyle oldu. İlk filmini hiç sevmediğim Ozon’un, daha sonra beğendiğim yönetmenler arasına gireceğini o gün düşünemezdim. Sitcom’dan sonra büyük bir üretkenlikle her yıl film çeken ve değişik tarzları deneyen Ozon bazen hiç sevmediğim (Ricky, 2009; Evde, 2012, Genç ve Güzel, 2013), bazen de hayran olduğum (Kumun Altında, 2000; Havuz,2003; Veda Vakti, 2005; Yuva, 2009; Frantz, 2016) gibi pek çok filme imza atar. Son filmi Yabancı (2025) ile de hala formda olduğunu hayran olduğum filmler yapabildiğini düşündürdü.
1967’de Paris’te doğan yönetmen 1993’te Fransa’nın en iyi film okulu La Fémis’i bitirir. Pek çok kısa film çeker, çektiği uzun metrajları ile de Fransız Sineması’nın yeni ‘auteur’ü olarak anılmaya başlar.
Katil Aşıklar (1999) ve Fassbinder uyarlaması olan Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları (2000) Türkiye’de gösterime girmez, Ozon’un festivaller dışında ilk gösterime giren filmi 8 Kadın (2002) olur.
Daha önce çekilmesine rağmen daha sonra gösterime giren Kumun Altında (2000) ise en iyi ve en etkileyici filmlerinden biridir. 25 yıllık evli Marie ve Jean geldikleri yazlıkta, geçirdikleri gecenin ardından sahile giderler. Marie kumsalda uyur, uyandığında Jean artık yanında değildir. Jean ölmüş müdür yoksa kaçmış mıdır? Bu Marie için çok zor bir durumdur. Filmde Marie’nin iç çatışmalarını, yalnızlığını ve kabullenemeyişini izleriz. Çok çarpıcı bir dram olan filmden içimde koskoca bir yalnızlık, boğazımda bir düğüm ve tarif edilemez bir hüzünle çıkmıştım.
Daha önce izlediğim 8 Kadın’dan ise şarkı söyleyerek eve dönmüştüm. Rengârenk ve eğlenceli olan bu film 50’li yıllar tekniğiyle çekilmiş, o yılların müzikal ve melodramlarına göndermelerle doluydu. Kar nedeniyle bir evde mahsur kalan 8 kadın evin sahibi Marcel’in öldüğünü fark eder, katil aralarından biridir ama hangisidir? Önemli Fransız aktrislerle (Catherine Deneuve, Isabelle Huppert, Emmanuelle Beart, Fanny Ardant) çekilen bu film bir tiyatro uyarlamasıdır. Tek bir mekânda geçmesine rağmen, şarkıları, rengârenk görüntüleri, başarılı sanat yönetimiyle eğlenceli ve merakı diri tutan bir film olmuş.
2003’te çektiği Havuz’da da anlatmak istediklerini kadınlar üzerinden anlatır Ozon. Bu filminde de diğer filmlerinde olduğu gibi bir olayla cinsel dürtüler, bastırılmak istenen duygular su yüzüne çıkar. Orta yaşlı bir İngiliz olan Sarah Morton polisiye yazarıdır. Yaratım krizinde olan Sarah yayımcısının havuzlu villasına gider. İlk başlarda hızla yazmaya koyulur ama yayımcının kızı Julie aniden gelince işler karışır. Bu yaşları farklı iki kadının kişilikleri de farklıdır. Film boyunca iki kadının birbirlerini etkileyişini ve birbirlerine benzemelerini izleriz. Bu arada Sarah eski yazdıklarını bırakıp yeni bir romana başlar. Filmin şaşırtıcı, izleyiciyi sorgulatan bir sonu vardır. Havuz’da ve Kumun Altında’da oynayan Charlotte Rampling olgun yaşına rağmen incecik ve gözlerinin ışıltısı etkileyici. Gerçi yüzü yaşının gerektirdiği kırışıklıkları taşıyor ama bunu da çok iyi kullanıyor oyuncu.
2004 yapımı Beş Kere İki 5×2, Ozon’dan beklediğim gibi bir film olmasa da oyuncu performansları ve değişik kurgusu ile ilgi çekici bir filmdi. Bir çiftin boşanması ile başlayan film, sondan başa doğru gider ve kadınla erkeğin evlenmelerine, ilk tanışmalarına doğru ilerler.
Ölüm üçlemesinin ikinci filmi olan Veda Vakti (2005) insanın kendi ölümünü kabullenip kabullenememesi üzerine bir meditasyon gibi. Üçlemenin ilk filmi Kumun Altında ise bir yakınını kaybetmeyi, onun yokluğuna ve yalnızlığa alışamamayı sorguluyordu. Bu filmde ise üç ay ömrü kaldığını öğrenen Romain’i izleriz. Kendinden sonra yaşayacak olanlara adeta nefret kusar kahramanımız. Öleceğini bir tek onun gibi ölüme yakın olan babaannesi ile paylaşır. Duygu sömürüsüne kolayca kayabilecek bir konuyu başarılı bir çizgi tutturarak anlatıyor yönetmen. Kumsalda güneşin batışıyla birlikte Romain’in ölüme yatışının görselliği ise olağanüstü.
2007’de bir dönem uyarlaması olan Angel’i, 2009’da da fantastik bir masal olan Ricky’i çeker. Her ikisi de sıradan filmlerdi, Sitcom gibi absürt olan Ricky’i ise özellikle itici buldum.
Ölüm üçlemesinin son filmi ise Yuva’dır (2009). Mouse ve Louis uyuşturucu bağımlısı iki gençtir. Filmin giriş sekansında onları kısa bir süre izleriz ama birbirlerini sevdiklerini bize hissettirir yönetmen. Aşırı dozdan hastaneye kaldırıldıklarında Louis ölür ve ardında hamile Mousse’u bırakır. Louis’in annesi oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu Mousse’a çocuğu aldırmasını, oğlunun arkasında bir çocuk istemediğini söyler. Bir yazlık eve sığınan Mouse, kaybettiği sevgilisinin yokluğuna alışmaya çalışırken, karnında büyüyen yeni bir canlıya da alışmak zorundadır. Bu acılı süreçte yanına gelen Louis’in erkek kardeşi Paul iyileşmesine yardımcı olacaktır. Paul’e önce pek de iyi davranmayan Mouse, zamanla onun ılımlı ve sevecen tavrından etkilenir. Film sırasında gerçekten hamile olan İsabelle Carré, Mouse karakterinde adeta yaşıyor ve yaşatıyor. Bu duygusal hikâyeyi çok incelikli bir anlatımla seyirciye aktarıyor. Ölüm üçlemesinin üç filminde de deniz, yazlık ev ve kumsal önemli simgeler olarak beliriyor, yine üç filmde de karakterlerin ölüme alışmalarının yanı sıra yalnızlığa alışmasına da vurgu yapılıyor. Birinin yokluğuna alışmak kadar, onun yokluğunda vücut bulan yalnızlığa da alışmak zordur. Ölüm üçlemesinin bir doğumla bitiyor olması da umutlu bir son, ölüm ne kadar üzücü ise doğum da o denli sevindirici bir olaydır, yani yaşam devam etmektedir.
Karamsar, hüzünlü ve zor izlenen bu filmleri herkese önerebilmek oldukça zor. Kumun Altında ve Veda Vakti üçlemede ölüm temasını vurgularken, Yuva ise ölüm ile birlikte doğumu yani yaşamı vurgulayarak iyimser bir sonla bitiyor.
Siyah Beyaz çektiği Frantz’dan sonra Yabancı ile siyah-beyazın estetiğini tekrar kullanan Ozon dönemin ruhunu da yakalayarak özgün bir roman uyarlaması çekmiş. Albert Camus’nun 1947’de yazdığı Yabancı’sını Ozon’un dokunuşuyla etkileyici bir görsellikle izliyoruz.
Luchino Visconti’nin 1967’de Marcello Mastroianni ile çektiği Yabancı romana sadık kalan bir uyarlama idi. Zeki Demirkubuz’un Yazgı’sı (2001) ise serbest bir uyarlamaydı.
1938 yılının Cezayir’indeyiz. Filmimizin kahramanı Meursault (Benjamin Voisin), jandarma tarafından Araplarla dolu bir koğuşa getirilir ve suçu sorulduğunda ‘Bir Arap’ı öldürdüm’ der. Visconti’nin filmi de aynı şekilde açılıyor, ama roman annenin ölümüyle başlıyor. Filmde de romanda da ağırlık verilen bölüm mahkeme sahneleri olmuş. Mahkemede Meursault’nun Arap’ı neden öldürdüğü hiç sorgulanmıyor, kahramanımızın duygusuzluğu ve toplumsal beklentileri karşılamayan davranışları sorgulanıyor. Annesinin ölümüne yeterince üzülmemesi asıl suç oluyor. Romanda Arap kadının çok az bahsi geçmesine rağmen Ozon mahkeme salonunda Meursault’nun sevgilisi Marie ile Cemile’yi konuşturarak kadınları da görünür kılıyor. Visconti filminde kahramanımızın iç monologlarını dış ses olarak veriyor, Ozon ise bunları görsel olarak anlatmayı tercih etmiş bunda da başarılı olmuş.
Ozon çoğunlukla romana sadık kalsa da kendi yorumunu katmış, romanda olmayan, Fransız sömürgesi olan Cezayir’de o dönemde yaşanan sömürgeciliği ve ayrımcılığı, filmin başına arşivden alınan belgesel görüntüleri koyarak vurgulamış. Filmin içinde de pek çok yerde ayrımcılık özellikle erkeklerin dilinde oldukça hissediliyor. Sonuçta Ozon’un Yabancı’sı bize sinemasal tatlar veren bir film olmuş.



