FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Geçidin Eşiğinde

Geçidin Eşiğinde

Sığınak, sığınmak, bu konar göçer dünyada bir şekilde sığmak… Ev dediğin yer neresi, başını koyacağın yuva nere…

Kapının önü. Beton nemli, taşın damarları çatlak, su sızıyor aralarından. Her damla, eski bir sesin yankısı gibi. Dizlerimin altındaki soğuk ağırlaşıyor; taşın içinden geçen bir kalp atışı gibi titriyor. Duvarın ardında bir uğultu var. Bazen nefes, bazen fısıltı, bazen de yarım kalmış bir çığlık. Sesler birleşip tek bir soluk oluyor. O soluk, duvarın içinden geçiyor, gövdemin içini yokluyor.

Elimi tokmağa uzatıyorum. Metal paslı, tenime yapışıyor. O soğuklukta yıllar birikmiş; her biri bir bekleyişin izi. Kapıdan değil, içimden geçen bir geçit bu. Bir yerden değil, bir zamandan geçiyorum sanki. İçeride, yıllardır açılmayı bekleyen bir hava birikmiş. Sadece kapı değil, nefes de pas tutmuş.

Gölgeler hareket ediyor duvarlarda. Ayak sesleri değil, anıların adımları. Biri dizlerinin üstünde, yüzü ışığa dönük; diğeri sırtını duvara vermiş, ellerini dizlerinde kilitlemiş. Aynı sessizlikle bakıyorlar birbirlerine. Kimin nefesi kime ait, seçilemiyor. Hava ağır; sabun, demir ve eski korkunun kokusu birbirine karışmış.

Birinin saçlarından sarkan bir ip, bir başkasının parmak uçlarına değiyor. O dokunuşta yılların tortusu. Konuşmuyorlar, çünkü sözcükler burada yankı bulmaz; her kelime duvarlara çarpıp kırılır. Bu yüzden yalnızca nefes alıyorlar, birbirlerinin nefesini tanımaya çalışarak.

Bir yerlerde bir tabak çınlıyor, ince bir metal sesi. Kimin elinden düştüğü belli değil. O ses, içeride yıllarca bastırılmış bir yankının habercisi. Birinin parmakları titriyor, bir başkası o sesi duymamış gibi başını kaldırıyor. Ama hepsi aynı anda ürperiyor. Korkunun kaynağı artık tek bir adım değil; o, evlerin duvarlarına sinmiş, yılların içinde yaşamaya devam eden bir gölge.

Bir zamanlar o duvarların ardında çocuk sesleri vardı. Şimdi yalnızca duvarların kendi sesi kalmış. Her taş, bir nefesi yutmuş gibi. Birinin zihninde bir cümle dönüyor: Ev barınak değil, kapan. Bu düşünce söylenmeden, sessizce hepsine yayılıyor. Her biri bu cümlenin altına sığınıyor, kendi sesini orada duyuyor.

Işık titriyor lambada. Sarı değil artık, hastalıklı bir gri. Işık duvarın köşesine çarpıyor, orada kalıyor, ilerlemiyor. Zaman da öyle: duvarda asılı, akmıyor.
Biri o ışığın altına giriyor, yüzü görünür oluyor. Yanak çizgileri belirgin, alnında ter değil, tuz birikmiş. Dudaklarını aralıyor ama konuşmuyor. Sadece gözleriyle bir şey söylüyor: “Buradayım.” Bu, ses değil, varlıkla söylenmiş bir cümle.

Bir başka kadın, köşede oturuyor. Çantasını sıkıca kucaklamış. İçinde bir fotoğraf, kenarları yıpranmış, ortasında solgun bir gülüş. O fotoğraftaki yüzle kendi yüzü birbirine karışmış. Gülüşler yabancı ama eller aynı sıcaklıkta. Kağıdın yüzeyinde parmaklarının izi kalıyor; geçmişin somut hâli gibi.

Bir başkası aynaya bakıyor. Cam çatlamış. Kırığın kenarında toz birikmiş. Işık kırığın içinden geçerken bükülüyor, yüzünü ikiye ayırıyor. Yüzünün bir yarısı geçmişte, diğeri şimdi. Aynayı elinde tutarken parmaklarının ucunda küçük bir kesik açılıyor, kan yok ama yanma hissi var. O yanma, belki de yeniden hissetmenin kendisi.

Kapının ardından bir ses geliyor. Metalin içinden değil, tozun içinden geçen bir uğultu. Kadınlar başlarını kaldırıyor. Gözleri birbirine değiyor. Kimse ilk adımı atmıyor, ama hepsi biliyor: bu geçit, birine ait değil. Duvarın aralığında hareket eden bir ışık, sanki nefes alır gibi dalgalanıyor.

Birinin parmakları taşın yüzeyine değiyor. Taş, ten gibi sıcak geliyor bu kez. Nefesini tutuyorlar. O anda kimse geçmişi düşünmüyor; yalnızca o taşın altında gömülü olan sesi duyuyorlar — yıllarca susmuş, şimdi yeniden kabaran bir ses.

Ve tokmak, rüzgârın itişiyle azıcık kımıldıyor.

Tokmak titriyor. Metalin içindeki uğultu duvarlara yayılıyor, sanki taş bile bu sesten ürküyor. Hava yerinden oynamıyor, ama sessizlik değişiyor; ağır, daha diri bir hâl alıyor. Kapının ardında bir boşluk değil, bir nefes var artık.
Kadınlar birbirine bakıyor. Her bakışta, yılların sessizliğinden bir parça çözülüyor. Kimse konuşmuyor ama hepsi aynı şeyi hissediyor: bu kapı açıldığında içeride kalmayacaklar, içerideki karanlık da onlarla birlikte çıkacak.

Birinin parmakları yeniden tokmağa uzanıyor. Bu kez korku değil, tereddüt var. Dokunuşu yavaş, neredeyse törensel. Metalin soğukluğu avucuna işliyor, ama o çekmiyor elini. Rüzgârın sesine karışan bir inilti duyuluyor. Belki duvarların içinden, belki yıllardır saklanmış bir anıdan.
Toz havada asılı kalıyor, titrek ışığın içinde parlıyor. Gözler, o toz taneciklerinde geçmişin izlerini arıyor; her tanecik bir isim, bir nefes, bir gölge gibi.

Sonra, içeriden bir ses daha. Hafif, neredeyse bir nefes kadar kısa: .
Kimse emin değil, gerçekten duyup duymadıklarından. Ama hepsi o sesi duyduğunu sanıyor. Kadınlardan biri ileri çıkıyor. Kapının aralığından parmaklarını geçiriyor. Ahşap, yılların rutubetini taşımış; dokunduğu her noktadan geçmişin yankısı geliyor. Kapı önce inliyor, sonra yavaşça açılıyor.

Işık dışarıdan değil, içeriden sızıyor. Sarı değil; solgun, ama ısırgan bir ışık. Havada kül kokusu var. Duvarların yüzeyinde ellerin gölgeleri. Kapı aralandıkça, içerideki hava dışarı taşıyor; ağır, ama artık ölüm kokmuyor. Yaşamın kendisi gibi karışık, keskin, gerçek bir koku bu.

Kadınlar birer birer geçide doğru ilerliyor. Adımlar aynı ritimde. Taşın sesi, onların nefesiyle karışıyor. Ayak tabanlarının altındaki zeminde su birikintileri; her adımda o su titriyor, ışığı kırıyor.
Birinin çantası düşüyor, içinden buruşturulmuş bir kâğıt, solgun bir fotoğraf kayıyor. Bir diğeri eğilip alıyor, fotoğrafın yüzeyine dokunuyor. O dokunuş, birinin kalbine değmiş gibi oluyor. Fotoğrafı yerine koymadan devam ediyorlar. Artık hiçbir eşya, hiçbir iz, kimseye ait değil; hepsi ortak, hepsi birden.

Geçit daralıyor. Duvarlar üzerlerine eğilmiş gibi. Yine de yürümeye devam ediyorlar. Her adımda taş biraz daha gevşiyor, sanki yıllardır tutulmuş bir nefesin çözülüşü gibi. Biri sessizce ağlıyor, sesi çıkmadan. Gözyaşı taşın yüzeyine düşüyor, tozla karışıp kayboluyor.

Birden rüzgâr yön değiştiriyor. Bu kez içeriden değil, dışarıdan esiyor. Işıkla birlikte giriyor içeri. Kapının eşiğinde toz savruluyor, ışığın içinde altın gibi parlıyor. Kadınlar duruyor. Yüzlerine vuran o rüzgâr, yılların suskunluğunu siliyor gibi. Birinin saçları uçuşuyor, birinin eteği taş zemine sürtünüyor. Her hareket, bir hikâyenin yeniden yazılışı.

Bir adım daha.
Karanlık geride kalıyor. Mahzenin kokusu uzaklaşıyor. Işık genişliyor; artık sarı değil, beyaz.
Bir kadın elini kaldırıyor; avucunun içindeki pas lekesi artık yanık gibi görünmüyor, bir iz, bir hatıra gibi. Gözleri gökyüzüne kayıyor. Gri, ama bu kez açık. Bulutların arasında ince bir mavilik var.

Kadınlar yürümeye devam ediyor. Artık birbirlerinden ayırt edilmiyorlar; sesleri, adımları, nefesleri bir tek bedenin hareketine dönüşüyor. Adımların ritmi değişiyor; korkudan değil, kararlılıktan doğan bir tempo bu.
Birinin içinden bir cümle geçiyor: Çürüme durmaz, ama yer değiştirir. Artık o koku duvarlarda değil, geride bıraktıkları geçmişin içinde kalıyor.

Kapının ardında sessizlik değil, uğultu var şimdi. Dışarının sesleri: rüzgârın taşlara çarpması, bir kuşun kanat sesi, uzaktan gelen su damlaları.
Kadınlar birbirine dönmüyor; ama her biri diğerinin nefesini hissediyor. Aralarından biri yere eğiliyor, taşın yüzeyine dokunuyor. Taş, bu kez sıcak.
“Artık çıkıyoruz,” diyor biri — belki içinden, belki fısıltıyla. Diğerleri başını eğiyor. Bu söz emir değil, yemin gibi.

Son adımda, duvarın gölgesi arkalarına düşüyor. Gölge uzun, ama artık korkutmuyor. Her biri o gölgeyi kendi gövdesinde taşıyor. Artık saklanmıyorlar; taşın, kokunun, ışığın parçası olmuşlar.

Kapı tamamen açıldığında, içerideki hava dağılıyor. Ne karanlık kalıyor ne korku. Sadece taşın soğuk yüzeyinde bir sıcaklık.
Ve bir anlık sessizlik.
Sonra bir nefes — uzun, derin, ortak bir nefes.
Işık büyüyor.

Picture of Erinç BÜYÜKAŞIK

Erinç BÜYÜKAŞIK

Tüm Yazıları