FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Haziranın Kızılı ve Kendi İçin Açan Gelincik

Haziranın Kızılı ve Kendi İçin Açan Gelincik

Cemal T. Akça

Şair, “Haziranda ölmek zor” diye fısıldamıştı mısralarında. Belki de haklıydı; doğanın böylesine gür, böylesine pervasızca fışkırdığı bir ayda dünyadan gitmek, hayata haksızlıktı. Fakat ne acıdır ki tarih, haziran sıcağında son nefesini veren şairlerin vedalarıyla doludur. Sokaklar, kütüphaneler ve kalpler haziranda gidenlerin eksikliğiyle üşür.

Ama her veda, arkasında inatçı bir kök bırakır. Ölüm ne kadar gerçekse, yaşamın o her çatlaktan sızan direnişi de o kadar gerçektir. Tabiat, biz unutsak da bize durmadan hatırlatır: Yaşam devam ediyor. Sanat, galerilerin soğuk duvarlarında ya da kalın kitapların sayfalarında sıkışıp kalmış bir lüks değildir; kafamızı kaldırıp bakmasını bildiğimizde, doğanın her hücresinde, her yaprağında bize sunulan müstesna bir diyalogdur. Yeter ki o sesleri duymayı, o dilsiz sohbetlere kulak kabartmayı bilelim.

Tıpkı sert, demir bir parmaklığın arkasından göğe doğru uzanan bu iki gelinciğin hikayesinde olduğu gibi…

Dünya, sınırları korumak isteyenlerin inşa ettiği soğuk, siyah ve döküm demirlerle örülüydü. İnsan eliyle yapılmış bu parmaklıklar, hayatı bölmek, evcilleştirmek ve hapsetmek için oradaydı. Ancak yaşam, sınırları sevmezdi. Demir kıvrımların tam ortasından, toprağın özgür çığlığı gibi yükseldi iki gelincik.

Sabahın ilk ışıkları, haziranın o neşeli ama yakıcı güneşi, gökyüzünü yavaşça boyuyordu. Dişi gelincik, taç yapraklarını gecenin neminden kurtarmış, kızılın en dikbaşlı tonuyla parıldıyordu. Güneşin doğuşunu izliyordu; ama sadece izlemekle kalmıyor, o ışık selinin içinde püsküllü etekleriyle adeta dans ediyordu. Üzerindeki çiy taneleri en lüks mücevherlerden daha parlak, yapraklarının kadifemsi dokusu her türlü kumaştan daha asildi. Süslüydü, mağrurdu ve büyüleyiciydi.

Onun hemen yanı başında, parmaklığın daha gölgeli ve dar bir kıvrımında duran erkek gelincik ise tüylü, henüz tam uyanamamış başını hafifçe yana eğmişti. Boynu büküktü. Gözü, yanındaki bu göz alıcı kızıllıktan başkasını görmüyordu. İçinde kök salan, o tanıdık sahiplenme arzusu ve merakla karmaşık bir iç çekti. Dişi gelinciğin bu erken saatteki parıltısı, onun zihnindeki o ezberlenmiş soruları tetikledi.

Boynunu biraz daha bükerek, sesindeki o hafif hesap soran, hafifçe şaşkın tonu gizlemeye çalışmadan sordu:

 “Hayırdır… Bu saatte kimin için böyle süslenmişsin?”

Soru, yüzyıllardır kadınların kulaklarında çınlayan o tanıdık, görünmez pranganın sesiydi. “Kimin için giyindin?”, “Kimin için bu koku?”, “Güzelliğin kime ait?” Toplumun, erkeğin, kuralların kadını hep bir “başkasına ait nesne” olarak görme alışkanlığının sorusuydu bu. Erkek gelincik, bu güzelliğin mutlaka bir hedefi, kendisini var etmek için dışarıdan bir onaya, bir “erkeğe” ihtiyacı olduğunu varsayıyordu.

Dişi gelincik, rüzgarda hafifçe sallandı. Yapraklarını güneşe doğru daha da açtı, duruşunu hiç bozmadı. Ne bir mahcubiyet duydu ne de kendini açıklama gereği. Sesi, haziran rüzgarı kadar hafif ama kaya kadar sertti.

Tek bir cümle döküldü kızıl yapraklarından:

 “Kendim için.”

Erkek gelincik donakaldı. Boynu, şaşkınlığın ve ezberinin bozulmasının ağırlığıyla biraz daha büküldü. Nasıl yani? Bir canlı, bir dişi, sadece var olmanın tadını çıkarmak, kendi gözünü şenlendirmek ve kendi ruhunu doyurmak için süslenemez miydi? Bir güzelliğin var olması için, bir başkası tarafından “beğenilmesi” şart değil miydi?

Hayır, değildi. Feminist bir uyanışın en saf hali, o sabah bir demir parmaklığın arkasında, bir gelinciğin iki kelimesinde gizliydi.

Dişi gelincik, ne o soğuk demirlere aitti ne de yanındaki erkek gelinciğin onayına. O, haziranın yasını da coşkusunu da kendi bedeninde taşıyordu. Kendi varlığının, kendi renginin ve kendi güzelliğinin tek sahibiydi.

Doğa bize her sabah bu hikayeyi anlatır: Kadınlar; birilerinin kızı, birilerinin eşi, birilerinin annesi ya da birilerinin estetik nesnesi olmak için açmazlar yapraklarını. Kadınlar, tıpkı o dikbaşlı gelincik gibi, sadece ve sadece kendileri olmak için yaşar, kendileri için süslenir ve kendi gökyüzlerine doğru uzanırlar. Geriye kalan tüm bükük boyunlar ve şaşkınlıklar ise, sadece kendi sınırlarına hapsolmuş olanların payına düşer.

 

Cemal T.Akça

7 Haziran 2026 

Tuzluca

Picture of Cemal Akça

Cemal Akça

Tüm Yazıları