Hüzün Çiçeğe Durmuş Ağaç İçimde
Ayşe Dikici
Havalar yaz sıcağının bunaltıcı yakıcılığından serin esen melteme dümen kırdığında ve ağaçlar sararmış yapraklarını rüzgara bıraktıklarında ve dahi hüzün ruhumu kuşattığında biliyorum ki aylardan Eylül’dür. İncir ağaçları bal gibi tatlı meyvelerini veriyordur sepet sepet.
Eylülde serinleyen havayla birlikte yangınlardan, kavurucu sıcaklardan, sahilleri dolduran insan kalabalığından ve beynimi kör eden korna seslerinden kurtulmak, beklenmedik bir müjde gibi gelir bana. Yaz bitmiştir. Okulların açılmasıyla, o çılgın sayfiyeciler yanık tenleriyle birlikte evlerine dönmüştür. Ve anne reçelleri tadında bir dinginlik kalmıştır geriye. Deniz sakince akar kıyıya. Eylül bütün hüznüyle yanıbaşıma oturur. Kalemimin ucuna dokunur o derin kederiyle. Sevilmenin verdiği huzurla sarılırız birbirimize.
Dudağıma bir şarkı pelesenk olur, hani Alpay söyler ya :
” Eylül’de gel/ Eylül’de okul yoluna/ Konuşmadan yürüyelim/ Gireyim koluna.
O ses ki, sararan yaprakları yeniden yeşertir, akşam sefalar ebruli bakar gökyüzüne.
Şimdi Eylül, hayallerimin, hüzünlerimin, huzursuzluğuma huzur katan şefkatli ve sevecen zamanın izinde geçmişe çağırıyor beni. Yıllar öncesine koşuyoruz doludizgin birlikte…
Yorgun bir kasabanın tek katlı evlerinin kapı önlerinde seksek oynayan çocuklarının arasına karışıveriyorum birden. Bez bebeğime göz kırpıp, makarna ipinden saçlarını okşuyorum. Komşumuzun oğlu Ali’nin tahta atının üzerinde geziniyorum incir ağaçları arasında. Uykusu geliyor bebeğimin, dizlerimde sallıyorum: Uyusun da büyüsün ninni…
Arnavut kaldırımlı okul yolunda siyah önlüklerimizle tanımadığımız ölülerin yasını tutar gibi ama yine de o çocuk neşemizden ödün vermeden yürüyoruz seke seke…
Beslenme saatimiz var okulumuzda. Amerikan yardımı unlarla annemizin yaptığı kurabiyeleri yiyip, süt tozundan yapılma sütlerimizi içiyoruz – sütü sevmeyen ben, öğretmenim görmeden pencereden döküyorum bardağımdaki sütü!
70’li yıllarda barış güvercinleri uçmuyor gökyüzünde. Karartma gecelerinin o ışıksız, kalın perdeleri çekilmiş, evlerimizi zindana çeviren atmosferinde saklambaç oynuyoruz kardeşlerimle, sanki korkuyu oyunla kovmak ister gibi…
1980 yılı, Eylül’ün 12’si bir balyoz gibi iniveriyor takvimlerden yaşamımıza. Sivil yönetim derin kuyulara gömülüyor nitekim.
Ve bizler tutunamıyoruz bir kez daha “demokrasiye.” Askeri darbeyi sırtımıza bir heybe gibi yüklenip, kaygıyla başlıyoruz üniversiteye. Dersimizi alıp, oturuyoruz tahta sıralara: kurallara uyulmalı, çemberin dışına çıkılmamalı.
Okul bitiyor. İş aslanın ağzında. İdealist öğretmen adaylarıyız kimimiz. Kimimiz ise içi insanlara yardım etmek arzusuyla dolu doktor, savcı, mühendis,… Her yer vatan parçası deyip, çıkıyoruz yola. Değil mi ki “bu memleket bizim” demiş Nazım:
” Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak gibi uzanan
Bu memleket bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi hür ve kardeşçesine
Bu hasret bizim.”
Ayrımına varamıyoruz hızla geçen yılların. Coğrafya kader mi, bilemedik. Savaşlar, saldırılar, faili meçhuller hiç eksik olmadı topraklarımızdan. Bombalar patladı otel lobilerinde, kurşunlar uçuştu sokak aralarında . Siyaset hep yalancıydı! Hep de öyle kaldı.
Elbet, mutluluk, sevinç de oldu hayatlarımızda. Ama çokça Eylül’dük, çokça hüzün…
Gözyaşlarımız kurumadı gidenlerin ardından. Yüreğimiz gelincik tarlasıydı. Çünkü biliyorduk ki Eylül biraz ayrılıktır, biraz da hasret!
Ayşe Dikici/ 6 Eylül 2025



